Prof. Onur Hamzaoğlu cezaevinden birlik çağrısı yaptı
Fotoğraf: Hasret Gültekin Kozan/EVRENSEL

Prof. Onur Hamzaoğlu cezaevinden birlik çağrısı yaptı

Şubat ayından beri tutuklu bulunan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, Evrensel'den Çağrı Sarı'ya konuştu: Bütün ‘yok’ları ‘var’ etmek için...

Çağrı SARI
İstanbul

Türkiye, 21 aydır OHAL koşullarında yönetiliyor. Üstelik iktidar tarafından, bu koşullarda yapılacak baskın bir seçime sürükleniyor. Son derece anti demokratik bir ortamda iki ay sonra seçime gidecek olan ülkenin cezaevleri gazeteciler, siyasetçiler, milletvekilleri, akademisyenler, avukatlarla dolup taşıyor. İşte o isimlerden biri Prof. Onur Hamzaoğlu. 

Yıllarını halk sağlığına adamış, bu uğurda iktidarla karşı karşıya gelmeyi göze almış bir hekim, bir bilim insanı... Binlerce öğrencinin öğretmeni... Barış savunucusu... 

Şubat ayında tutuklandı. Tutukluluğunun üçüncü ayında; ancak iddianamesi henüz ortada yok. Tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevinde sorularımızı yanıtlayan Onur Hoca’nın çağrısı şöyle: “Bugün Türkiye’de demokrasi, adalet, özgürlük, refah, eşitlik ve barış yok. İşte bütün bunlar, yani ülkemizde ‘yok yok olsun diye’ birlikte mücadeleyi kurumsallaştırmalıyız. Gezi-Haziran İsyanı’nda, 7 Haziran seçimlerinde, referandumda olduğu gibi...”

Türkiye’de, özellikle OHAL ile beraber, uzun tutukluluk süreçlerine tanık oluyoruz. Siz de gözaltına alındığınız 9 Şubat gününden beri tutuklusunuz. Dava sürecinizle ilgili bir gelişme var mı? 

Dava süreci neredeyse donduruldu. Biliyorsunuz “suç unsuru”, barış çağrısı yapan, halkların kardeşliğini anımsatan, savaş karşıtı içeriğe sahip bir basın açıklaması metni. Metne imza koymuş dokuz yapının temsilcileri için birbirinden çok farklı uygulamalar yapıldı. Bu tutumlarındaki ısrar devam ediyor. 

Onur Hocam, siz önemli çalışmalara imza atmış bir akademisyensiniz. Dilovası’ndaki hava kirliliği araştırmanız nedeniyle davalık olduğunuzu biliyoruz. 15 Temmuz’dan sonra ise KHK ile ihraç edildiniz. Şimdi de Afrin operasyonuna ilişkin düşünceleriniz nedeniyle tutuklusunuz... Bütün bunlar size, bize ne söylüyor?

Yaşam biçimi olarak; söz, karar nereden gelirse gelsin bilimsel kuşkuculukla ve bilimsel yöntemi kullanarak sorgulayan, bilimsel bilgiden yararlanmayı gündelik yaşamında da içselleştirmeye çalışan bir tercihin sahibiyim. O nedenle özellikle yöneticilerin çoğu zaman hazzetmedikleri birisi olduğumun farkındayım. Dilovası çalışmalarımız sırasında fırsat aradılar, ancak beceremediler. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metninin imzacısı birçok akademisyen arkadaşım gibi ben de KHK (No: 672) ile 1 Eylül 2016’da, Dünya Barış Günü’nde devlet üniversitesinden çıkartıldım. Şimdi de HDK Eş Sözcülüğü görevim hoşlarına gitmiyor olacak ki, barış istediğim için tutukluyum. 

Yaşadıklarımdan hiçbiri sürpriz olmadı. Bu tutuklama da tutuklama süresinin uzatılıp cezaya dönüştürülmesi de sürpriz değil. Daha önce, özellikle son 4-5 yılda tanıklık ettiğim bir şeyi şimdi kendim yaşıyorum. Bunun adı “suçsuzluğun öldürülmesi”dir. 

HEKİM, AKADEMİSYEN, BARIŞ SAVUNUCUSU... 

Onur Hamzaoğlu yıllarını halk sağlığı için vermiş bir hekim... Tutuklanmadan önce HDK Eş Sözcüsü idiniz, barış bildirisi imzacısısınız, Kocaeli Dayanışma Akademisi içerisindesiniz... Hekim kimliğiniz ile barış ve demokrasi mücadelesi arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? 

Hayatımda üç kurum var. Her birisi de kendi alanlarında ve benim için önemli, öncelikli. Üçü de benim işim. GATA’dayken asistanlığımın ilk yılı tanışıp 28 Şubat’ta resen emekli edilene kadar üye olmamın yasak olduğu, 26 Mayıs 1998’de, aktif çalışmaya başladıktan 10 yıl sonra, üyesi olabildiğim Türk Tabipleri Birliği. Benim için bir okuldur. Halk Sağlığı’nı orada öğrendim. Şimdi de öncelikli olarak, bu yıl 40. yaşına giren Toplum ve Hekim Dergisi çalışmalarının içindeyim. 

HDK ile 2011 Eylül’ünde, daha kurulmadan tanıştım. 2007 ve 2011 Temmuz aylarında yapılan genel seçimlerde sol muhalefetin Kürt sorununun siyasal çözümünden yana taraf olanların kazandığı başarılar HDK’nin alt yapısını oluşturmuştu. Kocaeli’de hava kirliliği ile bunun doğmamış bebeklerdeki varlığını göstermeyi amaçlayan araştırma projemizin sonuçları kenti yönetenleri ve rektörü çok kızdırdığı için beni üniversiteden atmaya niyetlendikleri, “sorunlu”, bir dönem yaşıyor olmama karşın böyle bir oluşumun dışında kalmayı doğru bulmadım. O tarihten beri de hep yürütme kurulunda çalıştım. Kasım 2016’dan itibaren de bu platformun eş sözcülüğünü yapıyorum. Toplumsal sorumluluğu benim için en ağır ve en yukarıda olan faaliyetim. 

Kocaeli Dayanışma Akademisi’nin kuruluşu; anayasa darbesinin yarattığı koşullarda ben ve ortak arkadaşlarımın elinden alınan yaşam biçimimizin devam ettirilmesine karşı kolektif bir tutumdur. Geleceğin akademisini deneyimliyoruz. Toplum içinde, toplumla birlikte ve toplum için. Mesleğim hekimlik. Ancak işim, yaşam biçimim akademisyenlik. O nedenle kendimi KODA dışında düşünemiyorum. Üniversiteye döndükten sonra da KODA’yı devam ettireceğiz. Bunda çok kararlıyız. Bir de Kocaeli Dayanışma ve Araştırma Derneğini kurduk ki tüzel kişiliğimizi de sağlayalım diye. Ben buradayken arkadaşlarım uluslararası akademik bir toplantı gerçekleştirdiler. Üniversitede bulunduğumuz dönemden daha yoğun, daha kolektif çalışıyoruz, üretiyoruz. 

Hekimlik, tarih boyunca yaşam için var olmuş, olması gereken epey eski mesleklerden bir tanesi. Hem hekimliğimin hem de halk sağlıkçı oluşumun, tabii ki yıllar içinde pekişen bir kimlik olarak, bu tutum alışın gelişmesinde etkisi vardır. Ancak, son 10-15 yılın mutsuzluğu ile zehirlenmiş toplumumuz için mutluluğu yeniden anlamlı kılmayı sağlayabilmeliyiz. Bu saptamamın da etkisi var. 

GEZİ’DE, 7 HAZİRAN’DA, 16 NİSAN’DA OLDUĞU GİBİ BİRLİKTE YÜRÜMELİYİZ 

OHAL yeniden uzatılırken, AKP-MHP ile ittifakı Türkiye’yi seçime götürüyor. Sizce demokrasi güçleri bu süreci nasıl karşılamalı, neler yapmalı?

Nisan 2017’deki referandum sürecindeki olumlu yanlarımızı geliştirmeli, eksikliklerimiz ve hatalarımızdan ders çıkartarak gidermeliyiz. Bunu gerçekleştirebilecek bilgiye, birikime ve de insana sahibiz. Bugün Türkiye’de demokrasi, adalet, özgürlük, refah, eşitlik ve barış yok. İşte bütün bunlar, yani ülkemizde “yok yok olsun diye” birlikte mücadeleyi kurumsallaştırmalıyız. Gezi-Haziran İsyanı’nda, 7 Haziran seçimlerinde ve referandumda olduğu gibi, herkes kendisi olmaya devam ederek, ortak hedeflerimizi birlikte planlayıp, birlikte hayata geçirebiliriz. 1 Mayıs 2018, bunun için bir vesile olabilmeli. Birlikte kürsü kullananlar, 2 Mayıs’tan itibaren daha da genişleyerek birlikte yol yürümeye devam edebilmeliler. Edebilmeliyiz. Unutmayalım, tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan hemen her zaman vardır. 

OHAL koşulları ve seçim yasasında iktidar lehine yapılan değişiklikler, seçim güvenliği tartışmalarını yeniden gündemin ilk sıralarına taşıdı. Demokratik olmayan bu seçim ortamı seçmeni sandıktan uzaklaştırır mı sizce?

Temsilde adalet ilkesinin sorunlu olduğu hem yerel hem de genel seçim sistemimiz vardı. Geçtiğimiz ay AKP-MHP ittifakıyla çıkarılan yasa ile birlikte, “temsilde adaletsizlik” daha da arttı. Yanı sıra, seçim güvenliğini tehdit eden “önlemler” eklendi. Değişiklikler, özellikle de iktidarda olan partilere aşırı ve haksız avantaj getirdi. Ancak, görünen o ki iktidarın topluma, hâlâ, “demokrasinin tüm kurumlarıyla askıya alınmadığı görüntüsünü vermeye” ihtiyacı var. Aksine, muhalefeti bir blok haline getirmek ve sorunun muhalefetin yetersizliğinden kaynaklandığı, alternatifsiz oldukları imajını yaratmaya çalışıyor. 

Böyle bir durumda bizlerin işi, “madem seçim güvenliği ortadan kalktı ve bir şey değişmeyecek, sandığa gitmeyelim, oy kullanmayalım” düşüncesinin yaygınlaşmasını engellemek, mümkün olduğunca azaltacak faaliyetlerde bulunmak olmalıdır. Hep birlikte, seçmen kütüğü ve seçmen listelerinden, ıslak imzalı sandık tutanaklarının YSK’ye gönderilmesi, sayılmış oy çuvallarının teslim edilmesi dahil, seçimlerin her bir aşamasını yeni şekliyle çok iyi analiz etmeli, her bir aşamada en güvenli halin sağlanması için neler yapılması gerektiğini belirlemeli ve gereğinin nasıl yerine getirileceğini şimdiden kamuoyuna açıklayabilmeliyiz. Böylece oyların boşa gitmeyeceğinin güvenini verirken, kamuoyunun çok daha geniş desteğini ve aktif katılımını sağlayabiliriz. Her ne değişiklik yapılmış olursa olsun, seçime katılımı en yüksek seviyeye çıkartmamız çok önemli. Bugünden, seçim virajına kadar, konuşulacak ve çalışılacak öncelikli başlığımız “sandık güvenliği” ve “biz seçim/sandık güvenliğini nasıl sağlayabiliriz” olmalıdır. Başka tercihlerin başarısı bunun yanında çok çok daha zor olacaktır. 

Beraberinde, iki aşamalı seçim sisteminin uygulandığı ülke örneklerini de incelememiz, analiz etmemiz gerekiyor. Özellikle de benzer sosyokültürel ülkelerde, ikinci aşamadaki seçmen tutumunun nasıl olduğu ve etkileyen faktörleri şimdiden ortaya koyabilmemiz önem taşıyor. Virajı seçime doğru dönerken de “ilkelerimiz, oyların boşa gitmeyeceği ve ortak yönetime adayız” güvenini vermeliyiz. Mutfaktaki tencerenin nasıl dolup kaynayacağından başlayarak her bir YOK’u nasıl VAR edebileceğimizi anlatabilmeliyiz. Ben umutluyum..."

‘İÇİME GÖKYÜZÜNÜ ÇEKEMİYORUM’

Gözaltına alınıp tutuklanmanızın üzerinden iki aydan fazla bir süre geçti... Bu zamanda neler yaşadınız, nasıl bir süreç geçiriyorsunuz, okurlarımızla paylaşabilir misiniz? 

“Deneyimleyerek öğrendiğim” bir süreci yaşıyorum. Nezarethanede gecelemek de hapishanede yaşamak da benim için bir ilk. Sabahın kör karanlığında yaşlı bir komşumu uyandırıp apartmana giren, zil sesiyle değil de kapıya vurarak, bağırarak bütün komşularımı uyandıran kar maskeli, uzun namlulu silahlı görevlilerin ev baskınında, evin kütüphanenin büyüklüğü nedeniyle, iki buçuk üç saat aranmasını da 57 yaşımdayken deneyimliyorum. Kimseye önerilebilecek deneyimler değil tabii ki. Geleceğin toplumunda, kuracağımız toplumda olmaması, yaşanmaması gerekiyor. 

Şu anda tutulduğunuz  Sincan Cezaevindeki koşullarınız nasıl? Kaç kişi ile kalıyorsunuz? Gazete, kitap gibi araçlara ulaşmakta sorun yaşıyor musunuz?..

Bütün bunlar benim için ilk olduğundan karşılaştırma yaparak, koşullar iyi ya da kötü diyebilme olanağım yok. Bununla birlikte, dört duvar arasında, sürgülü ve asma kilitli demir kapılar arkasında tutuluyoruz. Havalandırmada bile doğrudan gökyüzüne bakamıyoruz. Üzeri kafes teli ve demirlerle örtülmüş, nisanın ilk günü sonsuzluğa uğurladığımız Ülkü Tamer’den alıntıyla “İçime gökyüzünü çekemiyorum.” OHAL ile birlikte “hakların” kısıtlandığı; koşulların ağırlaştırıldığı söyleniyor. Her şeyin kuralı var; ancak kuralların okunacağı bir kitapçık, doküman yok. Dilekçe yazıp soruyorsunuz.

Koğuşlar normalde üç kişilik. Ben anadili Arapça olan üç kişiyle birlikte kalıyorum. Yani koğuşumuz diğer pek çok koğuş gibi “3+1”. İki tanesi Suriyeli göçmen. Türkçe okuma yazma çalışıyoruz. Çalışma defteri de aldık. Düzenli bir biçimde devam ediyor. 

Bu süreçte ilk gazetelerimi 1 Mart’ta okuyabildim. Gözaltına alındıktan 21 gün, tutuklandıktan 13 gün sonra... Kitap konusu daha da vahim. Kütüphaneden ilk kitaplar hapishaneye geldikten 19 gün sonra, 7 Mart’ta verildi. Postayla gönderilen ya da ilk hafta içinde elden teslim edilen kitaplarım daha da geç geldi. Kendi seçtikleri üç tanesini 26 Mart’ta kırkıncı günüme iki gün kala verdiler. 

Bu arada çok sayıda mektup ve kart alıyorum. Hele ki fotoğrafların arkasına yazılmış olanların keyfi daha başka oluyor. Tümünü yanıtlamaya gayret ediyorum. Bazıları “sakıncalı” olarak tanımlanıp verilmiyor, yerine tutanak veriyorlar.

HAMZAOĞLU’YA DAYANIŞMA KARTI

Fotoğraf: Evrensel

Kocaeli'de #OnurBarışÖzgürlük İnisiyatifi, Sincan F Tipi Kapalı Ceza Evinde 17 Şubat’tan bu yana tutuklu bulunan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na dayanışma kartı yolladı. Hamzaoğlu’nun öğrencileri tarafından çekilmiş fotoğraflar ve notların yer aldığı kartları İzmit PTT’den postalayan  #OnurBarışÖzgürlük İnisiyatifi üyeleri, Hamzaoğlu’nun iki aydır tutuklu olduğuna dikkat çekerek serbest bırakılmasını istedi. 

Son Düzenlenme Tarihi: 21 Nisan 2018 09:32
www.evrensel.net