Tarih gerçeğin peşindeki gazetecileri yazacak

Tarih gerçeğin peşindeki gazetecileri yazacak

Göktepe ve Şık’la aynı dönemde mesleğe başlayan Elif Ilgaz: İleride ne Göktepe’yi öldürenleri, ne de Ahmet’i cezaevine gönderenleri hatırlayacağız.

Elif ILGAZ

Metin Göktepe... Adı mıh gibi yüreklerimizde, aklımızda... 21 yıl geçti öldürülüşünün ardından. Benim gibi mesleğe onunla aynı dönem başlayanlar için en acı, en unutulmaz öfkemiz.

Çoğu zaman yaşasaydı nasıl olurdu diye düşünmüşümdür... Hayatta olsaydı, yani o coplarla, tekmelerle başlayan karanlık, lanet gece yaşanmasaydı diye... Belki kır düşmüş olacaktı saçlarına, belki biraz göbek yapmış, hatta evlenmiş çoluk çocuğa karışmış olacaktı. Bizler gibi... 48 yaşın olgunluğu, mesleki tecrübesiyle hakikatin peşinde koşmaya devam edecekti. Tıpkı son gittiği haberde “mutlaka ben izlemeliyim” deyişi gibi...  Yine öyle heyecan duyacak, cesaretle gerçekleri halka duyurmak için koşturacaktı. Hiç şüphem yok buna. Ama maalesef bugün de tutkuyla yaptığı mesleği için yine ağır bedeller ödemesi gerekecekti. Tıpkı Ahmet Şık gibi...

Ahmet Şık... Gazeteci...  Daima doğru bildiğini, inandığını söyleyen, sözünü sakınmayan, gerçeğin peşindeki meslektaşımız, dostumuz. Dostumuz diyorum çünkü Metin’in de en yakın arkadaşlarından biriydi. 29 aralık sabahı gözaltına alındı ve yılbaşına bir gün kala tutuklandı... Gazetecilikten.

Bu Ahmet’in ikinci tutuklanışıydı İlki yargının Fethullah Gülen Cemaati’nin elinde olduğu, Ergenekon davaları dönemi, Odatv davasındandı. Emniyet içindeki cemaatçi yapıyı anlattığı İmamın Ordusu kitabını bastırmak üzereydi. Cemaat aleyhine konuşan herkesin cezalandırıldığı bir dönem. Ahmet gözaltına alınırken “Dokunan yanar” diyerek özetledi durumunu. Dönemin Başbakanı Erdoğan, “bazı kitaplar vardır bombadan daha tesirli” diye tanımladı o kitabı. İmamın Ordusu basılmadan toplatıldı. Başbakanın böyle iddialı bir sözü söylediğine göre kitabı okumuş olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla 2011 itibarıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın aklında böyle bir soru işareti var. Bunu ayıralım kenara başka bir yazının konusu...

Silivri’de geçen 375 günün ardından Ahmet Şık cezaevinden girdiği gibi dik çıktı. Çıkışta yaptığı basın açıklamasında “bu komployu kuran polisler, savcılar, hakimler bu cezaevine girecek. Onlar buraya girdiğinde bu ülkeye adalet gelecek. Bunun mücadelesini vereceğiz.” dedi. AKP’nin cemaate cevaz verdiğini, sesini çıkarmadığı için siyaseten sorumlu olduğunu söyleyen Şık, “Ama herkes şunu bilsin. Bunca baskı ve zulümden o iktidarın korktuğu bizimse özlemini duyduğumuz ve mücadelesini sürdürmeye devam edeceğimiz bir hayat çıkacak”

IŞIK KAYNAĞINI GÖREBİLMEK İÇİN HERKES KONUŞMALI

Çok geçmedi. AKP ve cemaatin arasındaki köprüler atıldı. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ise, Ahmet’in söyledikleri bir bir oldu. O polisler, o savcılar, o hakimler cezaevine girdi.

Cezaevinden çıktıktan sonra da yazmaya, haber yapmaya devam etti. Sakınmadı sözünü. Gerçekleri olanca açıklığı, çarpıcılığıyla aktardı. Ne eksik, ne fazla. OHAL’ler, KHK’ler baskı arttıkça başka sesler duyulmaz oldu. İnsanlar sustu, Ahmet konuşmaya, haber yapmaya devam etti. Hilmi Hacaloğlu’yla 32.Gün için yaptığı söyleşide korkmuyor musun sorusu üzerine “Kim korkmuyorum derse yalan söyler. Korkmak çok insani bir duygu ve elbette ki endişelerim var. Ama endişelerimiz olması hakikati perdelememizi gerektirmez.” derken tek başına konuşup sivrilmiş olmaktan da duyduğu rahatsızlığı ifade etti “Konuşanların sayısı fazla olmalı. Hakikati dile getirmek gerekiyor. Evde, iş yerinde, sokağında, komşuluk ilişkilerinde hakikati dile getireceksin. (...) Çok karanlık bir tünelin içindeyiz ve şu an zerrece ışık kaynağı yok. O ışık kaynağını görebilmek için herkesin konuşması gerek” ne için istiyordu bunu, hepimizin geleceği ve başta da çocuklarımız için...

Ahmet’le en son Ben Gazeteciyim inisiyatifinin düzenlediği fotoğraf çekiminde beraberdik. Yeni yıl dileği için kart göndermenin dahi yasak olduğu cezaevlerine, gazetelerde basılmak üzere çekilecek toplu bir fotoğrafla iyi dileklerimizi gönderecektik. Ne çok, eğlenip güldük o akşam.

Ertesi sabah attığı bir tweet’ten gözaltına alındığını öğrendim. İki gün içinde de tutuklandı. Bu defa iddia daha da beterdi. Cemaat yüzünden 375 gün cezaevinde ailesinden sevdiklerinden ayrı kalan, cezaevlerini muhaliflerle doldurduğu için herkesin ağzını açmaya korktuğu bir dönemde, Gülen cemaatine ‘dokunarak’ yanmayı göze alan Ahmet Şık, cemaat propagandası yapmakla suçlanıyordu. Güler misin, ağlar mısın? Attığı tweet’ler, yaptığı haberler delil olarak gösterildi. Propaganda suçu tutuklanmayı gerektirmezken ve dahi ‘deliller’ ortadayken neden tutuklandığını anlamak da mümkün olmadı.

Önceki gün Ahmet’in eşi Yonca’yla birlikte görüş için Silivri cezaevindeydik. Ben sadece Yonca’ya eşlik ettim. Metris’te tutulduğu 3 gün boyunca su verilmediğini, gazete verilmediğini, televizyon izlemediğini öğrendik kahrolduk. Tecritte olduğu için Reina saldırısına dair de hiçbir bilgisi yoktu. Neyse ki dün tecritten çıkarılıp, gazeteci İnan Kızılkaya ile aynı koğuşa konuldu.

KIZILKAYA’NIN SAVUNMA HAKKI GASBEDİLİYOR

İnan Kızılkaya da kapatılan Özgür Gündem’in Yazı İşleri Müdürü. Araç olmadığı gerekçesiyle duruşmalarına getirilmiyor. Savunma hakkı gasbediliyor.

Bugün gazetecilik mesleği can çekişiyor. Sayıları her geçen gün artan 145’in üzerinde gazeteci tutuklu ve hükümlü var. Cezaya, hatta işkenceye varan tutukluklar bunlar...

Sınır Tanımayan Gazeteciler’in hazırladığı 2016 Basın Özgürlğü Endeksine göre Türkiye 2 sıra daha gerileyerek 180 ülke arasında 151 sıraya düştü.

Metin Göktepe ve Ahmet Şık... Mesleğimizin yüzü akı iki gazeteci. İleride ne Göktepe’yi öldürenleri, ne de bugün Ahmet’i cezaevine gönderenleri hatırlayacağız. Ama her ikisi de onurlu birer gazeteci olarak tarihe geçecekler.

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Ocak 2017 15:24
www.evrensel.net