Suriyeli göçmenler ve pazarlıklar

Suriyeli göçmenler ve pazarlıklar

Kuvvet Lordoğlu Ercüment Akdeniz'in Sığınamayanlar kitabını Evrensel Kitap'a yazdı.

Kuvvet LORDOĞLU*

‘Sığınamayanlar’ kitabı üzerine notlar:
Bildiğiniz gibi sığınmak fiili Türkçe’de “tehlikelerden kaçarak güvenli bir yere çekilmek” olarak tanımlanmaktadır. Buradan hareket ederek sığınamayanların bu eylemi gerçekleştiremeyenler anlamında kullanıldığı anlaşılıyor. Gerçekten beş yıldan bu yana yaklaşık dört buçuk milyon Suriyelinin yer değiştirdiğine, evlerini terk etmek zorunda kaldıklarına ama bir güvenli limana sığınamadıklarına tanık oluyoruz. Kitap bu anlamda bizlere sığınamayanların yani Suriyeli göçmenlerin Türkiye’de karşılaştığı olguları çarpıcı biçimde özetliyor.
Kitap ayrıca bu sığınmanın gerçekleşememesindeki temel faktörün aslında sınıfsal konumları itibarı ile en altta olmalarından kaynaklandığını vurguluyor ve mültecilerin üzerlerinde oluşan pazarlığı uluslararası boyutta açıklıyor.
Bu yazı kitabı bir ölçüde okuyucuya tanıtırken, bu alanda yapılmış araştırmalara da referans vermekle, çalışma hayatı ile göçmenlik olgusunu açıklamaya girişiyor.
Nurullah Ataç bir eserinde “Hepimiz bir malın satıcısıyız” demişti. Bunu, galiba “Bütün hayatımız boyunca hepimiz göçmeniz” olarak da farklılaştırmak mümkün. Bir ülkenin sınırları arasında, sınırlarının dışında, ama her durumda mutlaka hareket etme ve bu hareketlerimizi de bir biçimde anlamlandırma çabası içindeyiz. Basit anlamda göç olgusuna anlam veren hareketlilik, bireyi, ailesini ve geldiği-gittiği toplumu da hem dolaylı hem doğrudan etkileyen bir durumu kabaca özetler. Bu hareketlilik genel olarak zorunluluktan olabildiği gibi gönüllü bir biçimde de olabilir. Evrensel anlamda dünya bizim evimizse evimizin içinde dolaşmaya ve istediğimiz yere yerleşmeye de hakkımız olmalı. Ancak bu kalıp elbette günümüz göç hareketlerine bir gerekçe oluşturamıyor.
Aksine evimize nerede yerleşeceğimiz konusu ciddi sınırlamalara tabidir.
Sermaye hareketliliğinin belki de tam tersine...
Bu hayali durum, galiba insanlık tarihi içinde sadece bir kez o da insanların olmadığı bakir alanlar için gerçekleşti. İnsanın bulunduğu her alanda o alana daha önce yerleşenler diğerlerini “göçmen, muhacir” ve bunun gibi sıfatlarla kendilerinden ayırdılar, onları kabul etmediler, mümkünse geldikleri yere geri göndermeye çalıştılar, en sonunda zoraki kabul ettiler veya onlara asimile olma koşulunu dayattılar.
Kapitalizmin doğuşu ve gelişimi bu yer değiştirme olgusunda yeni gelenlere bir yandan ihtiyaç duydu bir yandan da sınırlamaya çalıştı. Günümüzde bu çelişkinin hızı kesilmeden sürüyor. Türkiye’nin coğrafi konumu, tarih boyunca insan hareketliliğine kolaylık sağlayacak bir güzergah sunmuş, bugün de aynı kolaylığı sağlar durumda. Göç edilecek alanlara ulaşmada ciddi fiziki engeller bulunmaması göçmenler için bir cazibe olarak görülebilir. Diğer yandan yola çıkılan yöreye olan uzaklığın artmasının göçü daha kalıcı hale getirdiğine dair deneysel araştırmalar bulunuyor. Elbette sınırlar ve diğer engelleyici unsurların olması beraberinde her zaman bunların da aşılmasını sağlayacak mekanizmaları kendi içinde üretmiştir.
Özellikle savaşlar ve çatışmaların, göç hareketini hızlandıran unsurlar olduğunu biliyoruz. İnsanın hayatiyetini sürdürme ve var olma güdüsü gibi temel bir güdü, Türkiye yakın dönem göç tarihinde önemli izler bırakmıştır. 1979 İran Mollalar devrimi, Halepçe katliamı, Bosna savaşı ve son olarak Suriye iç savaşı ülkeye çok sayıda göçmenin gelişine neden olmuştur.
HAYAT VE ÖLÜM
ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ...
Suriye savaşının hâlâ sürüyor oluşu  ve gelen göçmenler ve kalış süreleri dikkate alındığında ortaya çıkan tablonun diğer örneklere göre çok daha karmaşık olduğu görülüyor.
Bu sadece göçmen buzdağının Türkiye tarafından görünen kısmı. Suriye’den gelen göçmenin ise gideceği ülke, orada kalış şartları, yolculuk koşulları gibi önceden bilinmesi mümkün olamayan sorular zorunluluktan dolayı ertelenir ve sorulamaz. Yola çıkılır. İşte tam bu noktada göç ve mülteci sorunları üzerine duyarlı Türkiyeli bir gazeteci birbiri ardına iki kitap yayınlar. Göçmenlerin çalışma hayatları üzerine çeşitli haberleri tarayan ve röportajlar yapan Mülteci İşçiler kitabı, ardından Sığınamayanlar...
Ercüment Akdeniz’in son kitabı, Suriye’den gelen göçün hayatta kalmak ile ölüm arasındaki ince çizgi içinde yer aldığını... Bu çizginin bir tarafında ölüm varken diğer tarafında bu ölüm üzerinden oluşan uluslararası tepkileri pazarlığa dönüştüren yapıları şiddetle eleştirmektedir. Özellikle Ege denizinde 2015 yılında artan göçmen ölümleri, sınırların kapatılması çok sayıda umudun da sınır kapılarında sönmesi anlamına gelmekteydi.
Türkiye göç tarihi içinde önemli ölçüde göç hareketleri bulunuyor ve bunların çoğunun kendine özgü nitelikleri var. Son beş yıldır Türkiye’ye yönelik gerçekleşen Suriyeli nüfus akımında çoğu kez ‘kardeş’ ,‘komşu’ ve ‘misafir’ kavramları kullanılmasına rağmen Suriyeli göçmenler ve diğer göçmenlerin tümü genel anlamda yabancı kategorisi içinde ve bir bölümü de ırkçı söylemlerle tanımlanıyor. Çok kısa bir sürede sayısal olarak üç milyon civarına ulaşan Suriyeli göçmenlerin (2.748.367 –Göç İdaresi, 2016) küçük bir bölümünün kamplarda geniş grubun kentlerde yaşamaya mahkum olması göçmenlerin görünürlüğü nedeni ile göçmen karşıtlığına ırkçılık da ekleyerek katmerli hale getirmiştir.
UCUZ İŞGÜCÜ KAYNAĞI 
Kitabın ön sözünde Ö. Müftüoğlu’nun belirttiği biçimde Suriye iç savaşının tetikleyicilerinden biri olan Türkiye’nin 3 milyon göçmeninin ülkede bulunmasının da başlıca sorumlusudur. Yapılan araştırma sonuçlarına göre bu göçmenlerin yaklaşık 1/3’ü çalışma hayatına katılma isteği ve çabası içinde. Bu çaba ve istek Akdeniz’in kitabında değindiği gibi kimi işverenlerin iştahını kabartıyor. Kayıt dışı istihdamın yüksek bir oranda seyretmesi Suriyeli göçmenlerin iş piyasası koşulları katılımları için tehdit oluşturuyor. Bu tehdit kadın ve çocukların, yani bu göçmenler içindeki en zayıf halkanın, son dönemde daha fazla oranda iş piyasalarına dâhil olmalarını beraberinde getiriyor. Suriyeli göçmen ve sığınmacıların Türkiye’ye düzensiz girişleri, herhangi bir hak ve güvenceye sahip olamayışları özetle korunmasız olmaları onları başta inşaat ve tarım sektörlerinde ucuz işgücü kaynağı yapıyor. Bu alanların dışındaki sektörlerde ise ücret düzeyi yerli işçi ile benzer olsa bile uzun çalışma saatleri, iş güvenliklerinin bulunmayışı ve sahip oldukları nitelik açısından nisbi bir ücret düşüklüğü söz konusu. Bunların dışında Akdeniz’in kitabında alıntıladığı göçmen işçi ölümleri 2013-2015 yılları arasında yüzde 200 oranında arttı. Üstelik bu ölümlerin yüzde 61’i Suriyeli göçmen işçilerden oluşuyor. Bu iş kazalarının çoğunluğunun Suriyeli olması iş piyasasına katılan çok sayıdaki Suriyeli göçmen işçinin varlığını doğruluyor.
Sonuç olarak, Türkiye’ye gelmek zorunda kalan mülteci ve sığınmacı gruplar ekonomik ve toplumsal ve siyasi nedenlerle ülkelerini terk etme durumunda kalmışlardır. Bu grupların iş piyasalarına dâhil olmaları onların Türkiye ile uyumu ve ülkede yaşayanların da bu gruplarla bütünleşmesi için zorunluluktur. Bu göçmenlerin iş piyasalarına katılmalarının ortaya koyacağı başta gelir ve sosyal güvenlik ve insanca yaşam gibi hakların, merhamet, cömertlik ve diğer insani gerekçelerin dışında tutulması gereklidir.
E. Akdeniz’in kitabı “Sığınamayanlar” göçmenlik hikayesi üzerine yazılmış bir belge niteliği olarak kitabın her sayfasında kendini hissettiriyor.

* Kocaeli Dayanışma Akademisi 
(KODA) Kasım 2016

 

www.evrensel.net