16 Ekim 2016 13:38

Başkanlık referandumu ve Seyyar Tatlıcı Ali

Hakkı Özdal yeniden tartışılmaya başlayan Başkanlık Sistemini ve olağanüstü hali yazdı.

Paylaş

Hakkı ÖZDAL

Türkiye, geride bıraktığımız haftayı, gizlendiği yıkıntıların arasından çıkarak yeniden zuhur eden “Başkanlık Sistemi” tartışmalarıyla kapattı. Elbette “ülkenin ihtiyacı” olan bir tartışma değil bu. Bir yandan “olağanüstü hal” uygulamaları ve bu uygulamalar aracılığıyla, zaten uzun süredir çok sınırlı hale gelmiş özgürlüklerin iyiden iyiye budanması; bir yandan giderek daha çok ağırlığını hissettirmeye başlayan ekonomik sıkıntılar; bir yandan yıllardır devam eden yanlış tercihlerin getirip Suriye ve Irak’ta ayrı ayrı çıkmaza soktuğu dış politik durum ve elbette Kürt sorununda çatışmalı sürecin giderek derinleşmesi… Türkiye, tüm bunlarla çevrelenmiş ve modern tarihinde görülmemiş bir “topyekûn kriz” gerçeğiyle karşı karşıya kalmışken “Başkanlık” tartışmasının kimin ve neyin yararına olduğu üzerinde fazlaca durmaya gerek yok.

Neredeyse AKP’nin kuruluşundan beri, adet olduğu üzere bir “kurtarıcı” olarak ortaya çıkan MHP ve liderinin Salı günü parti grubunda yaptığı konuşmada başlattığı “rejim” tartışması, artık açıkça tek bir kişinin maddi-manevi varlığıyla özdeşleşmiş bulunan iktidar için bulunmaz bir nimet gibi karşılandı. 7 Haziran’daki seçimden sonra siyaseti, 1 Kasım’dan sonra da hukukun kalan son kırıntılarını askıya alarak girişilen “yeni rejim” inşası için, 15 Temmuz’daki darbe kalkışması da bir “nimete” dönüştürülmüş, bu bakış açısı, ister bir dil sürçmesi ve gaf, ister meydan okuma olarak algılansın, bizzat Erdoğan tarafından dile getirilen “Allah’ın lütfu” söylemiyle ilan edilmişti. Evet, kanun gücünde kararnamelerle ülkeyi yönetme, yani bir süredir fiilen sürdürülmekte olan ‘tek adam’ ya da ‘Başkanlık’ sistemini, anayasaya da aykırı olacak şekilde bir dokunulmazlık zırhıyla kaplama şansı veren OHAL, bu darbenin sağladığı ortamın bir “lütfu” olarak hayata geçti. MHP’nin açıkça ve gönüllü olarak bir iktidar aparatı haline geldiği, CHP’nin 15 Temmuz’un dehşeti karşısında Yenikapı’ya savrulduğu, HDP ve parlamento dışı muhalefetin ağır baskı ve şiddet ortamında etkinliğinin gerilediği koşullarda bu ‘olağanüstü kararname rejimi’ hem hız hem de etkinlik artışı sağladı Saray’a.

Ancak, uluslararası alanda ‘eski dostlarla’ bir zamanlar ‘eş başkanlık’ düzeyinde yürütülen ilişkilerin gördüğü ağır hasar, bizzat müsebbiplerinden olduğu bölgesel savaş ve krizler karşısındaki çaresizlik ve uluslararası emperyalist sisteme göbekten bağımlı ekonominin tüm bunlarla da bağlantılı olarak girdiği türbülans, rejim ve liderindeki ‘güvenlik endişesi’ni tetiklemiş gibi görünüyor. 

MHP başkanının (ki herhangi bir bakanlık müsteşarlığı düzeyindeki bir iktidar fonksiyonudur bu koltuk artık) ‘Başkanlık tartışması”nın bir süredir kayıp bir hortlağa dönüşmüş ruhunu çağırmasıyla başlayan süreç; OHAL ve kararname rejiminin, Türkiye’nin gelecekteki pozisyonunu çerçeveleyen bir mutlakiyet rejimi olarak kalıcılaşması için fırsata dönüştürülüyor. MHP ile CHP arasındaki, Türkiye’deki burjuva muhalefetin içler acısı ve “kullanışlı” halini de açığa çıkaracak şekilde, “don lastiği” falan gibi “imge”lerle yürütülen manasız tartışma henüz başlamışken, Erdoğan’ın, Cuma günü önce Konya’da ardından Trabzon’da (Türk dinci-milliyetçi sağcılığının bu iki simge kentinde) adeta Başkanlık referandumu kampanyasını başlatır şekilde konuya el atması, bunun bir “fırsat” olarak görüldüğünü kanıtlıyor. Bu biraz da aceleci fırsatçılık, artık bir frene ve toplumun bir bölümüyle (zaten hiçbir zaman istemediği) uzlaşma şansına sahip olmaksızın son sürat ilerleyen, ülkenin anayasası ve hukukunu geri dönülmez şekilde ilga etmiş bulunan iktidarın, bu mutlakıyet rejimini, olası ‘tek’ ve ‘son’ çıkış yolu olarak gördüğü şeklinde de yorumlanabilir. Önümüzdeki günlerden itibaren türlü yollarla topluma dayatılacağı anlaşılan bu Başkanlık (mutlakıyet) arayışı, o nükseden (ve kronik olarak nüksedecek) ‘güvenlik endişesi’nin de tetiklediği bir ‘çıkış’ arayışıdır. 

Saray Partisi, şoven milliyetçilik ve dinci taassubun bir alaşımı halindeki Türk-İslam sağcılığının, bir başka deyişle dinci faşizmin, bir “sayısal çoğunluk” sağladığı ve bunu sağlamaya devam edeceği varsayımından hareketle, toplumu kendi lehine bir sonuç çıkaracak şekilde böleceği bir ‘referandum’ hayal ediyor belli ki… 

Bir yandan ‘ihalecilik’ bir yandan ‘sadakacılık’ ile farklı toplumsal sınıflardan rıza devşiregelmiş Saray Partisi’nin bu ‘referandum’ projesinin, eğer hayal ettiği gibi işlerse, başta bu yolun ‘kamuoyu tetikçisi’ MHP’yi ölümcül bir sona sürükleyecek olması ironiktir. Ama toplumun tümünü asıl ilgilendiren, tarihin herhangi bir döneminde “kutsal devlet” uğruna komandoluktan koltuk değnekliğine dek farklı çap ve ebatlarda ‘görev’i gocunmadan üstlenmiş bir hareketin ironik sonu değil, bir toplum olarak bizzat kendi trajik sonunun ihtimal olarak ortaya çıkmış olmasıdır. 

Muhalefetin neredeyse tüm basın yayın olanakları gasbedilir; hakim ve savcılar gülünç duruma düşme pahasına düğmesiz cübbelerinin önünü iliklemeye çalışarak Saray’da endam eder; kendini yoksayan Anayasa Mahkemesi’nden aşure yasaklayan valiliklere kadar öteki tüm kurumlar bir biat çukurunda ölü toprağıyla işlevsizleşirken yapılacak olası bir halk oylaması (yüzde 92 oyla ‘kabul edilen’ 12 Eylül anayasası gibi) tarihsel olarak er-geç geçersizleşecektir. Ama toplumun, sayısız korku efektiyle izlettirilen “kendi olası sonu” karşısında yılgınlık ve panikle davranması böyle bir ‘oylama’dan daha ağır sonuçlar doğurabilir. 

Unutmamalı ki, uyuşturucuların, kendisinde avuntu arayan mutsuzların sefaletini pekiştirmekten öte bir işe yaramaması gibi, olağanüstüleşmiş siyasal şiddet ve baskı da çaresi olsun istendiği ‘yıkım’ı önleyemez. Sistemleri ayakta tutan,“güvenlik endişesi” ve buna bağlı bir tür “morfinmanlık” olan “devlet terörü” değil, “huzursuzluğun örgütlenememesi”dir. Sağcıların yüzde 65 olduğu ve son noktada ‘Reis’in arkasında hizalanacağı varsayımı; “15 Temmuz gazisi” Seyyar Tatlıcı Ali’nin İstanbul sokaklarında ekmek teknesine saldıran Ak-Zabıtalara gösterdiği döner bıçağı kadar ‘keskin’ bir gerçekliğe çarpabilir. 

“Huzursuzluk”, kural olarak, yaratıcılığı ve çözüm yollarını güçlendirir: Bir avuç insanın, ağaçlara sarıldıkları bir parktan, kimyasal sıvılar, dozerler ve başka açık şiddet araçlarıyla sökülmesinden sonra yüz binlerce insanın ‘huzursuzlanarak’ bunu tarihsel bir direnişe çevirdiği Gezi’de olduğu gibi...

ÖNCEKİ HABER

OHAL’in olağanlığı, istisnanın normalliği

SONRAKİ HABER

Hatay'da 25 farklı noktada orman yangını çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa