16 Ekim 2016 13:31

OHAL’in olağanlığı, istisnanın normalliği

Nuray Sancar, olağanüstü halden hukuk haline geri dönüşün ne kadar olanaklı olduğunu yazdı.

Paylaş

Nuray SANCAR

Roma Hukuku’ndan başlayarak Olağanüstü Hal bağlamında yasa ve yasasızlık arasındaki ilişkiyi tartışan Giorgio Agamben, yasanın uygulanabilmek için yasasız öğeye ihtiyacı olduğunu, yasanın kırılgan eski yuvasının kendi düzenini korumaya yönelik gerilimi içinde her zaman yok olmak ve bozulmak üzere olduğunu yazar. İstisnai olan, Olağanüstü Hal’de kural haline geldiğinde hukuki siyasal sistem ölümcül bir makineye dönüşür. Mealen, uzun bir olağanüstü hal döneminde yaşadığımızı ima eden Agamben, “İçinde yaşadığımız olağanüstü halden hukuk haline geri dönüş olanaklı değildir, çünkü ‘hal’ ile hukuk kavramlarının kendileri sorgulanmaktadır” diye not düşer.1 

Gerçekten de yasanın bir süre askıya alınmasına yasa düzeninin kendisinin izin verdiği OHAL, kendi geçiciliğini ve en kısa zamanda olağan yasa düzenine geri dönüleceğini vadeder. Böylece uygulama süresince istisnailiği sürekli hatırlatır. Ne var ki olağanüstüden geri dönüldüğündeki hal, eski olağan hal olmayacaktır. 

Naomi Klein, Şok Doktrini adını taşıyan kitabında, dünyada birbirinden farklı nedenlerle yürürlüğe girmiş olağanüstü hal biçimlerinin eskisinden farklı yeni bir olağan hal inşası için nasıl elverişli bir fırsat sunduğunu örnekleriyle gösterir. Bu sebepler, ezilen kesimlerin bastırılmasına yarayan bir darbe de olabilir, doğal bir felaket de. 

2005’te Katrina Kasırgası’nın kimi bölgelerini yerle bir ettiği New Orleans’ta kentin yeniden imarı gündeme geldiğinde “refah toplumu” döneminden kalan ve yoksul emekçilere ucuz barınma imkanı sağlayan toplu konutların tasfiyesi, devlet okullarının özelleştirilmesi vb. gibi neoliberal hamleler yapılmıştı. Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Richard Baker şöyle diyordu: “Nihayet New Orleans’taki toplu konutları temizlemiş olduk. Bu işi biz yapamıyorduk, Tanrı yaptı.”2

Olağan koşullarda kamuoyunun tepkisini çekebilecek iktisadi-siyasi dönüşümleri yürürlüğe koymakta ciddi sıkıntılar yaşayan devletlere, büyük çaplı şokların yol açtığı krizlerden yararlanmaları tavsiyesinde bulunan liberal iktisatçı Milton Friedman New Orleans yıkımı üzerine şunları söylüyordu: “Kasırga sonrasında bu çocuklar artık ülkenin dört bir yanına dağılmış durumdadırlar. Bu bir trajedidir aynı zamanda da eğitim sisteminde radikal reformlar gerçekleştirmeye zemin hazırlayan bir fırsattır. Bu temel değişiklik geçici bir önlem olamaz, daha ziyade kalıcı bir reform olacaktır.” 

Bu fırsat Şili darbesinde, Sri Lanka’da, 11 Eylül saldırılarından sonra Irak ve ABD’de ve birçok başka yerde sarsıcı bir radikalizmle uygulandı. Yaşanan ağır şoktan zarar görenler yeniden toparlanıp kendilerine ait şeyler üzerinde “hak iddia etmeden önce, coğrafyada veya ülkenin tamamında daha önce asla yapılamayacak olan düzenlemeler için” felaketler, içine ne isteniyorsa yazılabilecek boş bir sayfa olarak değerlendiriliyordu. Neoliberal kapitalizmin büyük felaketlerin yarattığı şoklara ihtiyacı vardı. 

Bu şok sonrasındaki deregülasyonu toplu özelleştirmeler, sosyal politikaların tasfiyesi, tekellerin imtiyazlarının artırılması biçiminde yeniden yapılanma takip ederken düşmanlaştırılan, “kapitalist dönüşüm biçimine karşı duranların acıyla kıvranan bedenlerine eziyet etmek suretiyle” insan faktörü de biçimlendirilmekteydi. Kapitalist sermaye birikiminin bu yeni evresinde bölüşüm düzeninin şimdiye kadar oluşmuş bütün teamüllerini yıkarak ilerleyen sürecin sonunda, istisnai dönemin bittiği, yasal düzene geri dönüldüğü ilan edilse bile eski yasa, ister istemez, kendiliğinden geçersiz olacaktır. Çünkü toplumsal ilişkiler de kurumlar da bunlara ilişkin algı da değişmiştir artık.

OHAL’in başlangıçtaki vaadi asla gerçekleşemez; eski yasaya dönme vaadi, askıya alınmış yasanın her şey olup bittiğinde artık arkaik hale geldiği tablo karşısında dayanıksızlaşır; istisna olan, kuralın yerine yerleşmiştir. OHAL sona erdiğinde eski hayat, eski iş, eski ev, eski komşu, eski kent ve nihayet eski “siz”in yerinde yeller esecektir. 

Buradan kendi “OHAL’imize” gelirsek; on binlerce insanın yerinden ve işinden edildiği, gözaltı prosedürünün sıradanlaştığı, bir dizi basın yayın kuruluşunun kapatıldığı, el koyma yoluyla FETÖ’cü güruhun sermayesinin el değiştirdiği bir aralıktan geçiliyor. Buna daha OHAL öncesindeki süreçte Kürt kentlerinin yıkıma uğraması da eklenirse, aslında bu “şok” sürecinin ilan edilmemiş bir olağanüstü hal olarak bir yıldan fazla bir sürece yayıldığı, siyasi iktidarın bir, bir yıl daha rezerve ettiği söylenebilir.

15 Temmuz darbe girişimi, deregülasyonun yaşanan ve öngörülen boyutları bakımından bir Katrina Kasırgası ile 11 Eylül vakasının yarattığı fırsatlardan kokteyl bir “lütuf” sunmuş gibidir. Tam da bu aşamada Başkanlık sisteminin yeniden tartışmaya açılmasıyla eskiden, bir ara ifade edildiği gibi “Türkiye’de rejim değişmiştir” cümlesinin içini dolduran adımlar atılmıştır.

OHAL VE ESKİYE DÖNÜŞ

OHAL sürecinde gerçekleştirilen uygulamaların hata payını baştan kabul eden, “mağdurlara yargı yolu açıktır, yanlışlar düzeltilecektir” diyen mevcut Başbakan, kanun hükmündeki kararnamelerin OHAL sonrasında geçerli olmayacağını önceden ilan eden Anayasaya göre konuşmaktadır. Fakat bir trajediden doğan fırsatları zaman geçirmeden değerlendirmek, insanlar şoktayken deregülasyonu gerçekleştirme tavsiyesinde bulunan Friedman’ın sınanmış aklı ne OHAL’de ne de OHAL sonrasında kerteriz alınacak bir yasanın kalmayacağına da güvenir. 

OHAL bir dönüm noktasıdır. Kendisinden sonraki yasa, norm, kural… artık her neyse onu  inşa etmeye çalışır; sonuçları itibarıyla kalıcılaşır. Eski normdan sapma olduğu baştan kabul edilen şey artık bir normdur.

... 

Kartezyen akıl, hukuk ile hukukun iptal edildiği istisnai halleri birbirinden ayırarak kapitalist devlet sisteminin işini kolaylaştırdığı gibi, hukukun zedelenmiş birliğinin aslında hukuktan sapmaya  çok şey borçlu olduğunu görmezden gelir. Nazi liderlerinden Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanmasını konu alan Hannah Arendt, daha önce de yaptığı gibi, Kötülüğün Sıradanlığı kitabında da dünya tarihinde bir sapma, cinnet hali olarak görülen faşizm ile normal olan arasındaki ilişki üzerine kafa yormuştu. Yazılı eski hukukun bertaraf edildiği, hareketin normun yerine geçtiği faşizm istisnai durumların en karakteristik olanıydı.

Arendt şöyle yazar: “Asıl sorun tam da Eichmann gibi insanın olmasından, onlarcasının ne sapık ne sadist olmasından; ne yazık ki hepsinin eskiden de şimdi de dehşet verici bir biçimde normal olmasından kaynaklanıyordu. Hukuk standartlarımız ve yargılama usullerimizin ahlaki standartları açısından bu normallik, yapılan bütün kötülüklerin toplamından daha dehşet vericiydi… Bu yeni suçlu türü, yaptığı şeyin yanlış olduğunu anlamasını ve hissetmesini neredeyse imkânsız hale getiren koşullarda bu suçu işliyordu.”3

Fakat OHAL biçimindeki “şok terapisi”nden sonra bütün kötülüklerden daha dehşet verici bir normallikle baş başa kalmamak elbette mümkün. Ortada bir boş sayfa varsa, bunu doldurmaya aday emekçiler için de bir fırsattır bu. Normun sık sık normsuzlukla yer değiştirmesine cevaz veren sınıfsal özünü değiştirecek bir eylem ve müdahale hali OHAL’i kalıcı hal yapmaktan çıkartabilir.  

1. Giorgio Agamben, Olağanüstü Hal,  çev: Kemal Atakay, Varlık yayınları- 2005
2. Naomi Klein, Şok Doktrini, çev. Selim Özgül, Agora- 2010
3. Hannah Arendt, çev: Özge Çelik, Kötülüğün Sıradanlığı, Metis-2009

ÖNCEKİ HABER

Erdoğan,modern burjuvazinin dini ve Polonya’nın hatırlattığı

SONRAKİ HABER

Kılıçdaroğlu: Anneleri ayrıştırmadan kucaklamamız gerekiyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa