16 Ekim 2016 13:05

Anlı şanlı sokak

Düşün ki sokağın sahipleri, akmışlar bütün sokaklara… Nasıl aksın nehirlerden kan, nasıl bağırıp dursun böyle pervasız kana susayan!

Paylaş

Cemal SALMAN

Şimdi siyah beyaz bir filmin arasında siyah beyaz bir şarkı dinlemek üzere susan sokağa bakabilirim. Peki bu sokağın bir rengi var mıydı siz taşındığınızda? 

Kapısına koçbaşları dayanmış radyoların, saçı çekilen kanalların olduğu bir sokak mı bu? Hayatın sesi kısık, özgürlüğün Türkçesi bozuk. Sonra işte antenler var kırık, gazeteler var yırtık, olan biten hep kapalı, hep örtük… “Eeeh yeter artık!” diye bağıran son teyzeyi de dedikoduya yardım ve yataklıktan aldırdılarsa zabıtaya, bundan sonra balkonlara bihaber mi tıkılacağız yani? Çal Ramazan, vur davulcu! “Duyduk duymadık demeyin!” Sonra…

Köşede o hep yükselen ve yükselen ve durmadan işçiler yutan, işçiler yiyen gökdelen; odur bu sokağın maskotu, evet. Anneler korkulu masallarını çocuklarına, böyle anlatıyorlar artık: “Sokağın başında hep bir canavar ev yaşarmış. Her gün 3-5 işçiyle karnını duyururmuş. Ancak öyle büyürmüş, böyle uzun, uzun, upuzun olurmuş… Acıkınca kocaman ağzını açıp, kocaman vinçleri ile sokağa uzanır, o günkü kurbanını alınca bir kat daha büyürmüş. Siz de yaramazlık yaparsanız, büyüyünce o canavar eve kurban verilecek işçilerden biri olursunuz!” O an bir çocuk daha kanar bu masala. Bir kurban daha gider vincin avcuna… Büyüme çocuk, der anneler, işçi de, kurban da olma!

Cenazeler gelir; genç cenazeler, çocuk cenazeler, kadın cenazeler; sahipli-sahipsiz, isimli- isimsiz, sonsuz cenazeler... Kaldırımları olmayan bir sokakta nereye sığar bunca ölüm? Kimi şanlı törenlerle allı bayraklı; kimi gayri resmi ağıtlarla sessiz sedasız… Ölüsü bile ayrımdan nasiplenir sokağın; ayrı ayrı yollardan, aynı toprağa düşenler ey… Yandaş stüdyolarında çalgı çengi havası; cami hoparlöründe vakitsiz sela sesleri! Selanın sedası da dostlar kime dokunur?

Ölümden bahsetmeyi yasaklar bir el sonra. Bir el sokaktaki bütün kedilere havlama emri verir. “Kirli, beyaz kedi”, o buruk şarkıdan çıkıp bu sokağa girmek isteyebilir; o da mı sorgusuz sualsiz kurşuna dizilecek? Yağmurdan bahsedenler olacaktır elbet; bakkalda ekmeğin bayat, kahvede sohbetin yavan olduğundan şikâyet edenler... Karşı binaya taşınan Suriyelilerin ne kadar kirli ve ne kadar gürültülü ve ne kadar kalabalık ve ne kadar Suriyeli olduklarından bahseden kadınlardan biri, daha dün sokağa terlikleriyle çıkmış ve nasıl da kınanmıştı oysa. Karadeniz Kıraathanesi’nde iki bacağını ayırıp oturan tekstilci, yoldan geçen kalçalardan kafasını kaldırıp demiş ki mesela, “Hepsini sallandıracaksın bu K…’lerin!” Atölyede 33 K; sigortasız aylıksız… “O başka, demiş sonra, cumayı kaçırmayalım.” Egemenlik kayıtsız tabelasız atölyelerin midir o zaman, en çok onların sesi çıkıyor bu sokakta? K kimdir bir de hemşerim? Kürt mü, Kızılbaş mı, komünist mi, kedi mi? “Kedidir kedi” demiş Metin ağabey de olaysız kapanmış mevzu. 

Ama öyle yağma yok efendiler, öyle yağma yok. Ne olmuş çocukların topu tüfeği sizin sokağa kaçmışsa? Ne olmuş öfkeli gençlerimiz kızlarınıza sarkmışsa? Bu kadar yol, kaldırım yaptık. Bu kadar köprü, gökdelen diktik. Nehirler kırmızı çizgimizdir. Şehirler kırmızı çizgimizdir. Kuyular, borular, minareler ve de her şeyler kırmızı çizgimizdir! Ve dahi katırlar kırmızı çizgimizdir! Çocuklarımızın topları, gemileri, tüfekleri ve kutu kutu penseleri de elbet, kıpkırmızı çizgimizdir. Zaten mahallenin bütün sokakları bu sokağa, evet nasıl olur tam da bu sokağa, sırf bu sokak çok köprülü ve çok şeritli ve çok metrolu ve çok anlı şanlı bir sokak diye düşman kesilmedi mi? Bitti. 

Eğer sahiden merak ediyorsanız, bu sokaktaki bütün kara kediler şu arka bahçede yaşıyor çoktan. Camiden kaldırılmayan cenazeler için dikenli çelenk gönderiyor iş adamları. İşçiler ölmüyor hiç; yaşayanlar ölebilir derdi Aristo yaşasa, onu öğrendiler en azından Marks’tan bu yana. Radyoda terete soğukluğunda şarkılar ve Umudumuz Şaban’a bile katlanamayan televizyonlar açık. Pekiyi bu şarkıyı ne yapacağım ben şimdi, nerede saklayacağım? Yanımda sessiz, masum, bembeyaz uyuyan çocuk; uyandığında olan biteni ona nasıl anlatacağım? 

Ondan diyorum zaten; bu siyah beyaz filmin arasında çalan siyah beyaz şarkıyı dinlemekle nereye kadar? Düşün ki herkes kendi rengini kuşanıp çıkmış sokağa. Kırmızı bir radyo alır biri kucağına; biri yeşil seccadesiyle açar kapıyı. Mavi badanalı evlerden amber gözlü, buğday yüzlü, mercan etekli kadınlar çıkar. Sarı kedi beyaz kediye sokulur; leylak rengine boyar çocuklar, merdivenleri. Sonra atölyeler boşalır, inşaatlar, kahveler, evler, çarşılar… İşçi işsiz doluşur sokağa, taşar kaldırımlardan. Düşün ki herkes kendi dilinde, kendi renginde söylüyor şarkısını! Nasıl dursun o gökdelen o zaman ayakta? Nasıl girsin tanklar, tüfekler caddelere? Nasıl gelsin yoksul cenazeler, süslü cenaze arabalarında? Düşün ki sokağın sahipleri, akmışlar bütün sokaklara… Nasıl aksın nehirlerden kan, nasıl bağırıp dursun böyle pervasız kana susayan!

Belki bu sokağın bir rengi yoktu siz taşındığınızda; ama artık vaktidir işte: Renkli televizyonlarda siyah beyaz şarkılar çaladursun; durma, hayatın rengi sokakta…

ÖNCEKİ HABER

Dylan, Nobel’den büyüktür

SONRAKİ HABER

Halime Encu: Veli kalmıştı elimde, onu da aldılar

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa