16 Ekim 2016 12:49

Bu roman işçi sınıfı öldü diyenlere de bir yanıt

Ayşen Güven, Ender İmrek ile 'Ben de sana onu söyleyecektim' romanını ve işçi sınıfının kısa yakın iz düşümünü, uzun gelecek tarihini konuştu.

Paylaş

Ayşen GÜVEN

“Ben de sana onu söyleyecektim”... Bir arkadaşla aynı heyecanı duymak. Sonra belki arkadaş, yoldaş olmak... Ender İmrek siyaset sahnesinden sandalyesini bu defa edebiyat masasına çekiyor. Bir yer değişikliği değil aslında, Türkiye işçi sınıfının yakın tarihini roman sayfalarınca anlatıyor. “İşçi sınıfı mı kaldı” diyenlere hem yanıt hem anımsama kitap. Romanda her şey ve herkes gerçek. Üstelik anlattıkları bitmemiş bir kavganın daha “O gün de gelecek” kuvveti gibi. Ender İmrek gazetemizdeki köşe yazıları, pek çok siyasi makalesi ve ilk gençliğinden beri kaleme aldığı bildirilerinden sonra ilk romanıyla raflarda. Ender İmrek’le romanını ve işçi sınıfının kısa yakın iz düşümünü, uzun gelecek tarihini konuştuk.

Yıllardır güncel politika üzerine köşe yazıları yazıyorsunuz. Bildiriler, siyasi makaleler, yazılar... Roman yazmanın bunlarla farkı nedir? Edebiyatla siyaset arasındaki kesişim kolay mı?
Sosyalist siyasetçi edebiyatsız yapamaz. İyi bir edebiyat okuru değilseniz yazmak, konuşmak, dahası yaşam oldukça yavan kalır. Siyasetçi iyi bir edebiyat okuru olmalıdır, aynı zamanda edebiyatçı olması hepten iyi olur.
Ancak edebiyatla siyasi metinlerin farklılıkları var tabii. Sonuçta iki farklı alandan, iki ayrı disiplinden söz ediyoruz. Gençliğimizden itibaren bildiriler makaleler yazdık, hayatımız toplantılarla, konferanslar, çoğunlukla politik konuşmalarla geçiyor. Şöyle ya da böyle hep yazan, okuyan biri oldum. Ama bir edebi eser yazmak o kadar da kolay bir iş değil. Tabii romanın yazım sürecinde çokça edebiyat çalıştım.

Neler okudunuz?
Kuram çalıştım, kitaplığın bir köşesinde kalmış bazı kitapları okuma gereği duydum. Eskiden okuduğum kitapları, roman dili, anlatım tekniği, kurgu, betim ve başka yanlarıyla yeniden değerlendirdim. Önemsemediğim bazı romanların edebiyatta önemli bir yere oturduğunu da bu süre içinde farkettim. Dünya klasiklerini ve daha önce okuduğum klasikleri ve romanları yeniden ve başka bir gözle okudum. Sevdiğim birçok yazarı tekrar okudum. Roman kurgularına baktım; geçişleri nasıl yapmışlar, geriye dönüşlere nasıl kolay geçiş yapmışlar, konuyu nasıl ele almışlar, nasıl tarif, nasıl tasvir yapmışlar, imge vs. roman yazımına ilişkin bir çok şey yani...

Tabii işin içine girince...
İşin içine girince durum değişiyor. Yazılmış her kitabın illaki belli bir okuru oluyor; ancak bu bir romandı, önemli bir konuyu anlatıyordum, bir sınıf romanı yazmaya soyunmuştum, sınıf mücadelesinin önemli bir kesitini edebi bir eser olarak sunmak istiyordum. Yani ciddi bir işe girişmiştim; o nedenle bayağı uğraştım. Hem ilk roman hem 600 sayfayla çıkıyorsunuz... Ne kadar başarılı oldum bilemem, tabii bunun sınırı da olmaz, mutlaka geliştirmek gerekiyor, zira her gün yeni şeyler öğreniyorsun.

Sonda sorulacak bir soruyu öne çeksem, başka romanlar yazılacak mı?
Evet, politik çalışmalarımın yanında roman yazmayı da sürdüreceğim. Elimde bir iki çalışma var. Şu an yeni bir şey çalışıyorum. Bu bir darbe romanı, 15 Temmuz hikayesi... Daha güncel bir konu. Kısa sürede iktidara güzelleme içerikli onca kitap yazıldı. O gece ben de sokaktaydım. Dışarıda sabahladım. Yine, farklı bir pencereden, işçilerin ve ezilenlerin bakışıyla o geceyi, o karmaşıklığı anlatan bir roman olacak. “Ben de sana söyleyecektim” tarzında romanları da devam ettirmeyi düşünüyorum.

‘BASİT, SICAK BİR ŞEY ARIYORDUM’

Ben de sana onu söyleyecektim, bu isme nasıl karar verdiniz?
Yirmi bin işçi... bir büyük metal fabrikası, işçi evleri, işçi mahalleri, vardiya treni, sonra sendika, örgüt, parti... Gazete, dergi... Zorluklar, kavgalar, direnç... Aşk, düşmeler, kalkmalar... İşçi Kerem’in hayatı... Tüm olup bitenler önceler kafamda “Çelik dövülürken” gibi bir şey çağrıştırıyordu. Kitabın içeriğine bakarsanız bir çelik dövülme sürecidir yaşanan... Örs, çekiç, demirin dövülmesi, çeliğe su verilmesi süreci... Fakat Sovyet romanlarını çağrıştırıyordu, baskıdan önce düşüncelerinden yararlanmak üzere okuması için verdiğim arkadaşlar da isme ilişkin öyle şeyler söylediler. Vazgeçtim. Basit, sıcak bir şey arıyordum. Sonra “Ben de sana onu söyleyecektim” çıktı ortaya. Bu sözlerde diyalog içinde oluşun sıcaklığı var. İlk anda sıcak, samimi bir cağrışım... Önceden düşünmüş, düşünülmüş olma hali var “ben de sana onu söyleyecektim" ifadesinde.

Farklı bir isim...
Böyle uzun roman isimleri az değil. Kerem’in aşık olduğu devrimci bir kadın var, ilk o söylüyor. Defne, bir kavgadan çıkıp işçilerle birlikte gençlik derneğine gelen Kerem’in yara bere içindeki elleri sıcak avucundayken söylüyor bu sözleri. Kerem kızarıp bozarıyor, çektiği ellerini sokacak yer arıyor. Defne şehirli, kendine güveni tam, sosyal ilişkilerinde rahat, genç soyalist bir kadın. Bu rahatlığından dolayı çokça aşk teklifi alıyor. Bir çok genç erkek Defne’nin rahatlığından kendisine aşık olduğu sonucu çıkarıyor. O farkında değil, ama Kerem onun bu sözlerine bayılıyor...

Bu aşk halinin statülerden bağımsız kendisiyle de ilgili yanı var sanki. Yanılıyor muyum?
Elbette... Aşk hali diye bir şey var. Kerem köyde doğmuş, büyüdüğü ortam yarı köylü yarı şehirli, Defne’ye açılamıyor. Yığınca örgüt işi var ve aşık... Yani aşk ateşiyle yanıp kavrulan bir devrimci. Örgütün il sekreteri, onca badire atlatmış, girişken, mücadeleci, gözü kara biri, ama sıra aşka gelince içerisinde doğup büyüdüğü ilişkiler ağından sıyrılamamış, ürkek biri.

Kerem pat diye politik olmuyor, pat diye örgütlü hayata ikna olmuyor. Hep soruyor, sorguluyor, anlamaya çalışıyor. Peki en nihayetinde Kerem’i kazanan yani bir işçiyi örgütleyen fikrin çerçevesini nasıl çiziyorsunuz kitapta?
Hiçbir şey pat diye olmuyor. içinde oluştuğu, gelişip, boy verdiği koşullar var. Kerem uyanık bir babanın oğlu... Onun muradı oğlunun din bilgini olması... İmam, müftü, il müftüsü olsun istiyor. Ancak Kerem başka koşullarla buluşuyor. O da kılı kırk yaran biri.

Fabrika, işçiler, devrimci örgütler...
Evet, bir kere kapitalizm doğal olarak işçi yaratıyor. Her şey yetmişli yılların atmosferinde boyverip gelişiyor. Onları Antep’te, Kambur diye bir kitapçı yönlendiriyor. Köylüsü Osman da, Kilisli Turan da öyle. “Büyük fabrikaya gidin” diyor Kambur. “Antep’te 50 tane 100 tane 300 tane dokuma işletmesi açılsa ne olur, ordaki bir metal fabrikası etmez” diye ekliyor. Kerem’in de işine geliyor akraba ortamından uzaklaşmak. Bir an önce çalışmak ve biraz para kazanmak istiyor. Kendi ayakları üzerinde durmanın derdine düşüyor. Hem kalsa ilesi onu bir an önce baş göz edecek. Dedesi bu işlerde maharetli biri... Kerem’inki aile çevresinden bir kaçış aslında. Özgüvenli hareket edişi ve koşullar onu başka bir mecraya sürüklüyor.

Örgütle tanışıyorlar...
Politik ilgisi zaman geçtikçe örgüt arayışına dönüşüyor. Önce şirketlerde çalışyor, şantiyelerde yaşıyor, barakalarda kalıyor, kötü günler geçiriyor, ama bir ön muharebe, hazırlık eğitimi gibi bir şey oluyor. Orada işçilerle, devrimcilerle tanışıyor. Direnişler oluyor. Kitaplar okuyor. Sonra 20 bin kişinin çalıştığı fabrikaya işçi olarak giriyor. Politik hareketlerin şekere üşüşen arılar misali metal fabrikasına, işçilere yöneldiği bir dönemde Kerem de kendisini devrimci örgütlerin sıcak, samimi atmosferi içinde buluyor. Ama hep soran, sorgulayan biri...

Sıcak politik ortam gelişimini hızlandırıyor...
Türkiye’nin o hızlı yılları... Müthiş bir toplumsal hareketlenme yaşanıyor. Denizler, Mahirler, Kaypakkayalar... Gençlik hareketleri, 15-16 haziran işçi direnişleri... Köylülerin toprak işgalleri, gecekondu dönemi, uyanışlar, saflaşmalar... Fabrikalar kuruluyor; İskenderun Demir-Çelik, Seydişehir… Bunlar büyük devasa fabrikalar ve büyük bir işçi birikimi yaratıyor. Köyden şehre akın var. Yani o dönem o koşullarda yüz binlerce, milyonlarca Kerem yaratıyor. Türkiye’nin her yerinde bir kavga verme hali ve politik bir atmosfer var o dönem. Kerem’i de, romanı da yaratıp geliştiren koşullar...

‘DEVRİMCİ OLANI AYIKLAYIP ÇIKARMA ÇABASI SÜRÜYOR’

Şimdi bugünün Türkiye’sine baktığımızda pek çok muhalefet odağı dahil artık işçi sınıfının “öldüğünü” devrimin başka türlü gerçekleşeceğini savunuyorlar. Bu savlar için ne dersiniz?
Bu bir roman, ama bir işçi romanı... Bir sınıf romanı... Kapitalizm ve işçi sınıfının, iki sınıfın kapışması var. Devrim nasıl olursa olsun, bir de işçi devrimleri var. Dolayısıyla roman bu tür iddialara da bir yanıt oluyor. Geçmişte kalan değil, geleceğe taşınandır işçi Kerem ve onun idealleri... Romanda hayıflanma yok... Devrimci olanı ayıklayıp çıkarma çabası sürüyor. Dünya bu kadar sorun yaşıyorsa, savaşlar ve kaos hakimse, bunun nedeni kapitalizm. Karmaşa içindeyse dünya ve bölgemiz bunun temel nedenlerinden bir tanesi sınıf hareketinin, sınıf örgütlenmesinin, sınıf partilerinin hem bulundukları ülkeler, hem bölgeler hem de uluslararası düzeyde zayıflamış olmasıdır. Sınıf örgütlenmesinde ısrar aynı zamanda kapitalizme karşı, savaşlara karşı ve dünyanın yaşadığı diğer tüm melanetlere karşı da yeni bir bilinç, yeni bir birikim hesabıdır.

Roman ısrarla işçi sınıfı, örgüt ve devrim diyor...
İşçi hareketinde, örgütlü sınıf hareketinde o dönemle kıyaslandığında bugün zayıf durumdayız. Sovyetler Birliği’ndeki kapitalist restorasyonun tamamlanışı ve yıkılışın sonrasında “Sosyalizm bitti”, “İşçi sınıfı öldü” “yaşasın kapitalizm” mevzusunu dünya egemenleri sınıfa ve emekçilere kabul ettirip, ölümcül bir darbe vurmak, ilelebet bir kazanıma dönüştürmek istediler. Moralsizlik, güvensiz arttı. Bunu solda yansımaları güçlü oldu. O kirli dalgaların etkisinden tam olarak kurtulabilmiş değiliz. Roman, temiz dalgaların güçlü yıllarını anlatmakla kalmıyor, sınıfın idiasını taşıyor. Bu gün de sınıf yaşıyor ve mücadele şu veya bu düzeyde sürüyor. Ama o köpüklü güçlü deniz dalgalarının köhne duvarları dövdüğü güçlü günleri yeniden göreceğiz. Kaygısı olan, devrim ve sosyalizm diye bir iddiası, ideali olan herkes romanda kendini bulabilir. Her işçinin, her sosyalistin, her devrimcinin yeri ve tuttuğu bir dalı var. Her işçiye, emekçiye, her devrimciye iyi gelecek bir kitap diyebilirim.

Kerem’in bir yığın kusuru da var. Yakalanma süreci kahrettiği bir süreç örneğin.
İdealize edilen bir işçi tipi değil. Devrimciliğin öyle ulaşılmaz bir şey olmadığını en iyi işçiler gösteriyor. Bir yığın kusur, zaaf var. İnsana dair olan birçok şey... Tabii romanın kahramanı hiç yapmaması gereken bir şeyi, yapmaması gerektiğini bile bile yapmış ve yakayı ele vermişti. Kerem’in yaptığını 12 Eylül döneminde şöyle ya da böyle yüzlerce, binlerce devrimci yapmıştır. Kendi hataları yüzünden yakayı ele verip örgütü çökerten onca devrimci var. Küçük bir kusur koca yıllara, büyük bedellere mal oluyor... Bir yandan çok büyük bir davanın sorumluluğunu almış, ama mücadele ettiği gücü, hasmını küçümsemiş, “bir şey olmaz” deyip geçiştirici bir tutum almış... Kerem o akşam o evde kalmasaydı yakalanmayacaktı. Ama bunların tümü deneyim olarak günümüz içinde önemli olsa gerek.

Okur tepkileri alıyor musunuz?
Tartışılıp konuşuluyor, geri dönüşleri çok oluyor. İlk ay içinde 1. baskısı tükendi. 2. baskıyı yaptı. Okuyup arayanlarla konuşma olanağı buluyorum, aldığım tepkiler sevindirici. İlk defa bir roman yazmaya girişmiş olan, emek veren, okuyanın edebi bir tat alması, o dönemin anlaşılması için çok çaba sarf etmiş birisi olarak bu tepkiler beni mutlu ediyor. Romanı okuyanlar sosyal medyadan değerlendirmelerini de paylaşıyorlar. Eleştiri-öneriler-övgü oluyor. Farklı birçok politik çevreden olumlu tepkiler alıyorum. “Ben de sana onu söyleyecektim”, hangi gelenekten olursa olsun, tüm devrimciler için bir deneyim sunuyor. Çünkü romanda anlatılan işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin, devrimcilerin hikayesi...

‘HER İŞÇİ EMEKÇİ RAHATLIKLA OKUYABİLİR’

Romanın devrimcilere nerelerden ya da nasıl dokunacağını anlattınız ama devrimci olmayan, politik olmayan bir insan bu romanı okur mu okursa zorlanır mı?
Bir defa anlatılan işçilerin, emekçilerin hikayesi. Yalın... Yani işçi ve emekçilere yabancı olmayan bir dünya. Her işçi, emekçi, her yaşta rahatlıkla okuyabilir ve kendi dünyasını görebilir. Farklı meslek gruplarından, farklı eğitim düzeylerinden ve farklı yaşlardan okuyanlardan aldığım tepkiler romanın oldukça rahat okunduğu yönünde... Roman öyle ağır değil. Sade, duru, hareketli ve akıcı olduğu sıklıkla söyleniyor. Tümü hayatın içinde var ve gerçekçi karekterlerle anlatılıyor.

Evet, karakterler çok gerçekçi...
Kanım o ki, canlı yaşam, sıcak ilişkiler, gerçekçilik romanı akıcı ve sıkılmaz kılıyor. Bir de coşkulu 70’li yıllar ve karanlık 12 Eylül darbesine uzanan dönem çok konuşulan, ilgi uyandıran, tartışılan bir dönem.

‘İŞÇİ SINIFI KAPSAMLI EDEBİYATI  DAHA GÖRÜNÜR KILMAK GEREKİYOR’

“Türkiyeli işçilerin hikayesinin anlatılması...” Edebiyatta da, sinemada da, tiyatroda da epeydir eksik. Zaten bir türlü başrole çıkamıyorlar, en fazla yan rol, o da hani daha çok günümüzde orta sınıf hikayelerinin içindeki mesela, ev temizlik işçisi gibi bir karakter olarak kendine yer bulabiliyor. Bunu neyle izah edebiliriz? Bunun üzerine düşündünüz mü?
Bir dikkat kayması olduğu doğru. Dönemin bunda payı var. İşçi hareketi zayıf... Dünyada ve bölgemizde ulusal çatışmaların, inanç kavgalarının sürdüğü bir görünüm var. Bunun ulusalcı yansımaları da oluyor. Bu sanatçıları da yazarları da etkiledi. Sınıf merkezli düşünme yetisi zayıfladı. Türkiye gibi demokratik devrimini tamamlamamış olan, kadın sorunundan inançlar sorununa, Kürt sorununa kadar demokratikleşme kapsamındaki eşitlikler, özgürlükler meselesi gibi bir çok şeyi çözememiş bir ülkede yaşıyorsanız burada daha çok dikkat kayması oluyor.

Bunlar bir gerçek...
Evet, ama nereden çıktı bu ulusal mesele, nerden çıktı bu inançlar meselesi, eşcinseller meselesi diyemez kimse. Bunlar hayatın bir gerçeği. O zaman devrimcilerin buraları algılama, anlama ve ele alıp değerlendirmede daha kapsayıcı olması gerek. İyi şeyler de oluyor, iyi eserler çıkıyor, onları görünür kılmalı. Sınıf sorunu ile demokrasi sorunun kopmazlığını bilerek, işçi sınıfı kapsamlı edebiyatı, sanatı daha görünür kılmak gerekiyor.

(Fotoğraf: Erdost Yıldırım)

ÖNCEKİ HABER

Tarihsel ve kolektif bir karakter: Benerci

SONRAKİ HABER

Selahattin Demirtaş'ın olası tahliyesine Ankara Savcılığından soruşturma engeli

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa