Hayatın Sesi

Hayatın Sesi

Yusuf Nazım yazdı: Gerçeğin, o tek ve biricik olan sesini bir yalan değirmeninde acımasızca öğüttüler. Hayatın sesini kıstılar!

Yusuf NAZIM

Hayatın sesini kıstılar.
Biat etmenin, diz çökmenin, kulluğun ve köleliğin dünyasında gerçeğe açılan bir kapıyı daha kapattılar. 
Başların ayaklara tahammülü yoktu.
Ayakları can evinden vurdular.

***

Kurulduğunda milyonları yoktu… Milyonerleri de…
Zaten, milyonerlerin değil, milyonların sesi olmaktı amacı.
Öyle de yaptı.
Mikrofonlarını sokağa uzattı.
Yok sayılanın, dışlanmışın, ötekinin, en alttakinin sesi oldu.
Kameralarını Soma’ya, Tuzla’ya, Artvin’e çevirdi, buraların resmi oldu.
Zalimlik sınır tanımıyordu bir türlü; kentleri, ormanları, vadileri kemiriyor, yine de doymuyordu. Kaz Dağları, Solaklı Vadisi, Semistal Yaylası… Durmuyor, İspir, Munzur, Gerze, Cerattepe diye devam ediyordu…
Kuruyan ormanlara, susuz kalan ağaçlara, akmayan derelere ses, soluksuz kalanlara nefes oldu.
Çünkü hayatın sesiydi o.
On bin dolar, yirmi bin dolar, otuz bin dolar maaşlı çalışanı yoktu.
Saniyeleri milyonlar eden anlı şanlı reklamları da.
İşi zordu!
Zor olan bu yolu bilerek, isteyerek seçmişlerdi.
Çalışanlarının çoğu emekçi çocuğuydu. Yoksuldu ama pırıl pırıl, onurluydu.
Çoğu zaman karın tokluğuna çalıştılar, televizyon koridorlarında sabahladılar, haber takibi yaparken zaman zaman mucizeler yarattılar. 
Varlıklarıyla yoksunun, düşkünün, en alttakinin içine daima su serptiler.
Doğru haberden, gerçeklerden, bağımsız yayın yapmaktan asla vazgeçmediler. 
Hayatın rengarenk bir sesiydi o.
Her zaman, her yerde, her koşulda gerçeğin habercisiydi.
Sahibinin sesine değil, daima halkın sesine kulak verdi. 
Açık oturumlarında şeriatçısına, cemaatçisine, tarikatçısına övgüler düzen pek muteber konukları yoktu.
Özel araçlarla toplanan, para karşılığı salonlara doldurulan izleyicileri de.
Emirle hizaya gelmek, talimatla haber sunmak değildi adetleri.
Hep taşeron işçilerle doluydu stüdyoları; kağıt toplayıcıları, hurdacılar, seyyar satıcılar, mevsimlik işçiler; ışığa rengini verenler yani… Hayatı ilmek ilmek dokuyanlar…

Lüks ve gösterişli stüdyolardan, ışıklar içinde medya kulelerinden yayın yapmıyorlardı.
Yağmur altında grev çadırları, balçığa ve çamura batmış sokaklar, mazot ve yağ kokulu atölyelerdi stüdyoları. 
Yakılmış evlerden, yıkılmış kentlerden, yağmalanmış ormanlardan yayın yapıyorlardı; varoşlardan ve kenar semtlerden…
Gerçeğin yılmayan takipçisiydiler.
Sesi olmayanın sesi, gücü olmayanın gücü, kalemi olmayanın mürekkebiydiler. 

***

Gerçek, daima tek ve biricikti.
Gerçeğin, o tek ve biricik olan sesini bir yalan değirmeninde acımasızca öğüttüler.
Hayatın sesini kıstılar!
Eskimiş bir dünyaya aittiler.
Yıpranmış, korkmuş, anlaşılmaz bir gürültü halindeydiler.
İmtiyazlarıyla geldiler; darbeleri, yasa dışı emirleri, OHAL kararları, talimatlarıyla…

Nefesleri kirliydi; kanunları sahte, talimatları yalan!
Kökleri derin, duaları hileli, kokuşmuş bir karanlık içindeydiler.
Kirli ve yapışkan nefesleriyle hayatın bütün renklerini körelttiler!
Tuzla’da, Esenyurt’da, Dilovası’da işçiden yana esen yeli döndürdüler!
Yoksunun, ötekinin, dışlanmışın gözlerindeki ateşi söndürdüler!
Oysaki daha nice sözleri vardı onların, henüz söylenmemiş.
Oysaki daha nice hikayeleri vardı, anlatılmayı bekleyen.
Hilesiz bir kamerayı, temiz bir mikrofonu onlardan esirgediler!
Kot taşlama işçilerinin silikozis dolu ciğerlerine iki soluk nefesi bile çok gördüler!
Alevi’nin güçlükle duyulan sesini, bu kadim toprakların tükenmekte olan Zaza’ca türkülerini, Kürtçe ezgilerini, başka bir dilden çocuklara anlatılan masallarını…
Hayatın bütün seslerini, bütün renklerini, bütün ötekilerini yok gördüler.

***

Oysaki hayattı bu, çoğalacaktı.
Somalı madenciden, Tuzlalı işçiden, ciğerleri silikozis dolu emekçiden yana tutacaktı safını.
Yeni doğan güneşten, taptaze sürgünlerden, yemyeşil filizlerden; börtüden, böcekten, renk renk çiçekten alacaktı heyecanını.
Kuşku yok, gün gelecek, yine işçiden yana dönecek, emekçiden yana esecekti yel.
Esecek ve büyüyecek; büyüyecek, güçlenecek, ayaklar baş olmaya dönecekti.
Hiç görünmeyenin, yok sayılanın, en alttakinin cesaretinden alacaktı gücünü rüzgar. Karşı cinsin ezilmişliğinden, renklerin zenginliğinden, kimliklerin kardeşliğinden, hayatın hiç dinmeyecek sesinden…

www.evrensel.net