24 Nisan 2016 07:43

Hint kumaşı mı, Kürt kumaşı mı?

Sinema Yazarı Evrim Kaya'nın, Tuğçe Madayanti Dizici'nin 'Toz Bezi'nin Hint Kumaşı Düşmanlığı' başlıklı yazısına dair eleştiri ve soruları var.

Paylaş

Evrim KAYA

“Değişik şeyler yapmak isteyen, derdi sadece sinema olan gençlere fırsat verilmiyor ki! Önleri kapalı. O yüzden birbirine benzeyen filmlerimiz var.”

Geçen hafta BirGün gazetesindeki köşesinde yazan Tuğçe Madayanti Dizici, “Toz Bezi’nin Hint Kumaşı Düşmanlığı” başlıklı yazısında aslında sinemamızın ve dahi dünya sinemasının gidişatını kendine dert edenlerin uzun zamandır konuştukları bir soruna kendi penceresinden parmak basarken, bulduğu yanıtı bu cümlelerle açıklıyordu. Bu ‘kendi penceresinden’ konuşma durumunu ne kadar vurgulasak az. Dizici’nin yazısı, özetle, geçen bir iki senede birkaç festival takip etmiş ve izlediği filmlerden ve verilen ödüllerden hoşnut kalmamış herhangi birinin bir arkadaşıyla sohbet ederken dile getireceği türden şikâyetleri içeriyor. “Toz Bezi’ne neden ödül verdiler anlamadım, hiç güzel değil bence”nin ötesinde bir eleştiri içermiyor.  Sonra bu olmayan eleştirilerle etnik merkezli sinema diye bir şey tanımlanıp, sinemamızın içine düştüğü bir tezgâh sonucu bunların hâkimiyeti altına girdiği iddia ediliyor. Bu filmleri kimler çekti, kaç taneler, ne ödül aldılar, hangi filmleri nasıl gölgelediler öğrenemiyoruz. Tek bildiğimiz Erol Mintaş’ın iki sene önce çektiği bir başka Kürt filminin de böyle olduğu, ve ondan beri Kürt yönetmenlerin, yapımcıların gerçek sosyal gerçekçi sinemacılara nefes aldırmadığı.

Gerçekten de tüm yazı boyunca, koca koca iddialar dile getirilirken hepi topu iki (2) filme referans veriliyor. İki filme referans vermek “yönetmenlik rengi olmayan, sinema diline uzak, etnik eksenli filmlerin tam kuvvet desteklenerek, ödüllerle uçurulması ve alternatif sinemanın önünün tıkalı bırakılması” gibi büyük bir savın doğruluğunu kanıtlamak için yeterliymiş gibi yapılıyor. Yazıyı analiz edip argümanları ayırt etmek zor, garip bir kişisel öfkeden, apaçık ithamlardan başka bir şey içeren kayda değer bir cümle yok. Dertlerini günlüğüne yazacağı gibi kaleme almış yazar, bu yüzden anlayıp yanıt vermek de zor. Fikirlerini  arkadaşlarıyla kahve içerken paylaşsa, belki blog’unda anlatsa kimsenin bir şey diyeceği de yok ama memleketin bağımsız-muhalif gazetesinde bir köşenin otoritesinden ortaya döküldüklerinde işin rengi değişiyor.

Saflık ölçüsünde iyi niyetli bir okumayla yazarın şuna benzer bir derdi olduğunu söyleyebilirdik: Festivallerde yarışan filmler pek çok fona başvurmak zorunda, bu kaçınılmaz olarak bir standartlaşmayı getiriyor. Belli konular öne çıkıyor, Türkiye sineması özelinde zamanında Nuri Bilge Ceylanların Zeki Demirkubuzların önünü açtığı minimal sinema dilinin hâkimiyeti kolay kolay kırılamıyor. Nitelikli işlerin niteliksiz olanlara oranı yüksek değil. Gişe sineması ile seyirciye ulaşamayan ‘arthouse’ arasında bir kategori de nice zamandır ortada yok.

Bunlar herkesin farkında olduğu, kendince çözümler üretmeye çalıştığı, aslında yıllardır tartışılan sorunlar. Dizici bunları henüz keşfetmiş gibi, kendinden başka herkes sinemamızın içinde bulunduğu durumdan yüzde yüz memnunken o bir ‘kral çıplak’ cesareti göstermiş gibi ifade ediyor, bu bir sorun. Ama meseleyi, aslında hem nitelikli hem de canlı bir senaryoya, olgun bir mizaha, acemiliklerinin yanında gayet bilinçli bir yönetmenliğe ve yaşayan karakterlere sahip olan Toz Bezi’ne saldırarak tartışmaya açmasıyla, aslında hem cehaletini hem de gerçeklik algısını zedeleyen kötü niyetini açık etmiş oluyor.  Çünkü yazarla yazıyı okuyup onay verenleri, daha da ötesi Türkiye’de sağcısı solcusu kitleleri birleştiren başka bir gizli bilginin alanına giriyoruz: Bunu Kürtler yapıyor, Kürtler hep bir şekilde hak etmedikleri bir şeye sahip oluyor, baskın geliyor, kapıları tutuyor, sinemanın ve memleketin asıl sahipleri de buna sesini çıkaramıyor, potansiyelini gösteremiyor. Onlara Türk demeye gerek yok, Türkleri anlatan filmler sinema, Kürtleri anlatanlar etnik merkezli film oluyor. İşte biri, hem de böyle bir dönemde, bunu ifade eden bir yazı yazıyor, ve belli ki herkesin bir fark etse hemen kabul edeceği bir fikri olduğundan onu temellendirmeye bile gerek duymuyor. Bunları söylemek ırkçılık olmuyor, karşı çıkmak liberallik ya da Kürtçülük olacak.

Birkaç soru:

Dizici söze Toz Bezi’nin aldığı ödüllerle başlıyor, sonra ‘mesele Toz Bezi özelinde değil’ diyor, ama ancak iki sene öncesine kadar gidip, yönetmeni ve başkarakteri yine Kürt olan Annemin Şarkısı’na uzanıyor. Mesele ne özelindedir? İçinde Kürt olan ve herhangi bir festivalde ödül alan filmler özelinde midir?

Bu iki filmden hareketle “Etnik merkezci filmlerin sosyal gerçekçilik diye yutturulması bir tezgahtır” diyor yazar. Bu filmler afişlerine sosyal gerçekçi diye bir not mu düşmüşler, yoksa yönetmenleri ‘sosyal gerçekçi yönetmen’ diye kartvizit mi bastırmış? Sosyal gerçekçi ne demektir, söz konusu yutturmayı kim nasıl yapıyor, bu tezgahın sorumlusu kimdir?

“Bu sonuçtan herkes memnun gözüküyor; benim dışımda” diye bir iddia ile devam ediyor. Bu herkes kimi kapsıyor? Örneğin benim favorim Ana Yurdu bu festivalde kayda değer bir ödül almadı, acaba burada da bir tezgâh var mıdır? Etrafımdaki herkes her ödül için başka başka favorilerden bahsediyor. Bizi memnun kılıp sizi mağdur eden nedir?

“Festivallerin de bu tarz filmleri bilinçli desteklediğini düşünüyorum” diyor yazar. Hangi festivaller bunlar? Bu iddia kimleri zan altında bırakıyor? Seçici kurulları mı? Her sene her festivalde değişen jürileri mi? Toz Bezi ilk kez Adana’da yarıştı, önemli bir başarı göstermedi, Adana tezgâha dahil edilemedi mi? Annemi Şarkısı büyük ödülünü Bela Tarr’ın jüri başkanı olduğu Saraybosna’dan almıştı. Konuyu dağıtmak istemem ama yakın bir dostum, Tarr’ın bir festivalde bir araya geldiği Atom Egoyan’ı Ararat’ı çekerken tarihe saplanıp sinemayı ikinci plana atmış olduğu gerekçesiyle azarladığına şahit olduğunu anlatmıştı zamanında. Tarr geçen iki üç senede çok mu bozdu? Saraybosna’da paralel jüri ihtimalini değerlendirsek mi?

Yazı tanımlamadığı halde kim olduğunu anlamamızı beklediği birilerinden bahsediyor durmadan: “Seyirciyi ya BKM tipli filmlere ya da gerçekçilik adı altında sıkıcı filmlere mahkum ettiler.” “Saldırıyorlar, ırkçı mısın sen kızım, diyen bile oluyor.” “Hangi konuların hangi festivallerde prim kazanacağını çok iyi biliyorsunuz. Ama iyi film çekemiyorsunuz. Sinema diliniz yok.”

Yazarın bazen ‘onlar’, bazen doğrudan ‘siz’ diye hitap ettiği ve çeşitli şekillerde suçladığı bu kişiler kim? Sanki yazar kendisi dışında herkesi ‘etnik merkezci filmler’ dediği bu filmlerle, bir şekilde festivalleri ele geçirmek, alternatif bir sinemanın önünü kapatmak, başka bir şey söyleyenleri susturmakla suçluyor.

Dizici bir de “Bu konuda insan rahatlıkla yazı da yazamıyor” demiş. Burada bir ironi mi var? Bütün yazı bir şaka mıydı? Yoksa bu sahiden rahat rahat yazılamamış hali mi? Böyle iddialı bir fikir yazısında herhangi bir mantık-retorik kuralına riayet etmemenin rahatlığı yetmiyorsa, sizi rahatsız eden nedir? İmla kurallarının faşizan baskısı mı?

Tuğçe Madayanti  Dizici’ye fazla gelen Kürt sinemasına bir bakmak gerekiyor belli ki... Hakkari’de Bir Mevsim’in sansürden Genco Erkal’ı tutan bir öksürük yardımıyla geçen tek Kürtçe repliğinden sonra uzun süre Kürtçeyi sinemada göremedik. Yeşim Ustaoğlu’nun Güneş’e Yolculuğu bir milat oldu, arkasından Handan İpekçi geldi. Yeni Türkiye sinemasının Kürt yönetmenler kuşağı illa biriyle başlatılacaksa hâlâ bir festival torpiline şahit olmadığımız Kazım Öz’le başlatılabilir. Bir takım analizler yapılacaksa, birkaç yıl daha geriye gidip, Orhan Eskiköy’le Zeynel Doğan’ın başka bir sinema yazarının yakışıksız saldırılarına maruz kalan Babamın Sesi filmi hatırlanabilir. Her koşulda, ırkçı bir eğitimin verdiği cehaletle körleşmemiş gözler sayıca da, festival başarıları açısından da köşe başlarının tutulmadığını, yüz yıllık bir yokluğun önüne geçmeye çalışan bir avuç filmden söz ettiğimizi görmekte zorluk çekmeyecektir. Adını koyalım, mesele yine Kürt sinemacıların Hint kumaşı derdi değil, Türk kibrinin Kürt kumaşı alerjisi. Bunu bütün çıplaklığıyla açık eden bir yazının dersine hiç çalışmamış olmasına sahiden hayret.

Böyle ciddi suçlamaların, bu kadar büyük, böylesine tarihi perspektif gerektiren analizlerin arkasında sağlam örnekler, iddialar, argümanlar olması gerekir. Aksi halde yazar o yazıya kalkışmamalı, o kalkıştıysa bile ciddi bir gazetenin editörleri yazıyı o haliyle yayınlamamalıdır. Bu işin biraz teknik, biraz etik tarafı. Benim bu yazıyı ciddiye alıp yanıt vermeye kalkışmamın arkasında daha duygusal bir neden var. Tuğçe Hanım’ın yazısını okuyunca, her geçen gün daha az karşılaştığımız, asla kaybetmemiz gereken çok önemli bir duyguya kapıldım: Hayret.  

Hayretle birkaç soru daha sormak istiyorum:
 
Kürtler, yıllar, yıllar boyunca çevrelerine var olduklarını bile bir argüman gibi sunmak zorunda kalmış, 90’lara kadar içinde Kürt sözcüğü geçen bir film çekilememişken, son birkaç yılda üç beş ‘içinde Kürt olan’ film görmek bu kadar canınızı mı sıktı gerçekten?

Yok sayılan, bastırılan, kovulan bir fikrin, bir kimliğin bulduğu ilk fırsatta görünür olmak istemesi, şaşırttı mı sizi?

Sosyal ne demek, gerçek ne demek, bilmiyor musunuz? Türkiye coğrafyasında sınıfların ortaya çıkışlarından itibaren etnik köklerle, bu temele dayalı soykırımlar, katliamlarla nasıl iç içe olduğunu, gerçekten mi görmüyorsunuz?

İçinde Kürt hikâyesi geçmeyen filmlerde bir türlü göremediğimiz yaratıcı patlamanın sorumlusu da Kürt yönetmenler midir?

Hükümetin ‘kentsel dönüşüm’ sözünü, dümdüz edilen Sur için, Diyarbakır için telaffuz ettiği günlerde “sırf görüntü olsun diye işlevsiz bir şekilde” yerleştirilmesinden söz ederken iki kez düşünmediniz mi?

Nazan Kesal’ın Hatun’u, Asiye Dinçsoy’un Nesrin’inde sadece temizlikçinizden değil, annenizden, teyzenizden, kendinizden bir şeyler görmediniz mi?

Sinema Genel Müdürlüğü’nün birkaç hafta önce açıkladığı kararda bir tek Kürt sinemacının hikâyesine destek vermediğini fark etmediniz mi? Üç beş senedir Kürt hikâyelerinde gördüğümüz bu artışın sonunun geliyor olması ihtimalinin ne kadar güçlü olduğunu görmüyor musunuz? Kürtleri sinemada görmemek sizi rahatlatacak mı?

‘Kıro bir yapımcı’ diye bir ifadeyi gerçekten kullandınız mı? Klavye tutukluk mu yaptı, copy-paste hatası mı oldu? Kıro ne demek biliyor musunuz? Gerçekten hakaret amaçlı olarak kıro sözcüğünü kullandınız mı? Kıro-bir-yapımcı. Bunu siz mi yazdınız?

Çok çiğ, çok tanıdık, çok yazık. Hayret!

ÖNCEKİ HABER

Akademiyi neden savunuyoruz?

SONRAKİ HABER

UNISON Konferansı'nda Türkiye'deki baskılar konuşuldu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa