30.11.2008 06:00

fatih a.’yı kim koruyor?

Fatih Altaylı’yı ne zaman televizyonda görsem, ne zaman yazılarından birine gözüm ilişse “ağzında” bıçak sağa sola tehdit savuran bir adamın görüntüsü geliyor gözümün önüne.


Fatih Altaylı’yı ne zaman televizyonda görsem, ne zaman yazılarından birine gözüm ilişse “ağzında” bıçak sağa sola tehdit savuran bir adamın görüntüsü geliyor gözümün önüne. Öfkeyi bütün yaratıcılığından soyutlayıp bir intikama dönüştüren o yalıtılmış kibir, Fatih A.nın cesaret diye andığı şey aslında. Ve ne zaman dürüstlük adına spekülatif kabalıklarını gözümüzün ucuna dayasa, “kanattıkça doğrucu olacağına inanan” militan dürüstlükten, meselenin aslını kaçırıyoruz her defasında. Bu yüzden, “halkçı” olmak adına en delikanlı, en raconu bol erkekegemen dili sahiplenerek salladığı parmağını, kadınların gözüne sokmadan çekinmedi hiç.

Hakkat; ordu neyi korur?
Fatih A. “Ordu neyi korur?” başlığıyla yazdığı yazısında başlığa cevap olarak, “ordular, ülkelerin sadece sınırlarını, topraklarını, bütünlüğünü korumaz. O ülkenin namusunu, iffetini korur, kadınların bacak arasını korur” diye bir açıklamayı arayıp bulmuş. Aslında Fatih A. da galip tarafın askerlerinin “savaşın sonunda en acı intikamını” kadına tecavüz ederek aldığını söylüyor zaten. Peki Türk Ordusu’nu bu suçu işlemekten alıkoyan ne o zaman? Orduların bir savaş taktiği olarak tecavüz ettiğini bildiğimize göre, Türk Ordusu Türk olduğu için mi tecavüz etmiyor? Bu yoldan gidersek varacağımız rota, “Türkiye’de hiç tecavüz vakası da yaşanmamıştır” saçmalığına saplanıp kalır. Küçük yaştan itibaren kışkırtılmış erkekliklerinin esaretinde askere alınan pek çok erkek, devlet hizmetinin inisiyatiflerine bırakıldığı zamanlarda bu ‘başıboşluğu’ gayet güzel kullanıyor. Ülkelerarası savaşlarda kadınların bacak arasını koruyanlar, içerdeki savaşlara önce kadınların bacak arasından başlıyor. Bu durumdan, tecavüzü politik bir susturma aracı olarak işaretleyen (ki bunun en önemli delili kadın erkek demeden cop sokulup tecavüz edilmesidir); diyelim ki işaretlemese bile, erkek şiddetinin bir denetim aracı olarak uygulanmasının -yapılacak daha önemli işleri var diye ya da zulmetmeden çözmeyi bilmediği için; fark etmez- önüne geçmeyen devlet sorumludur. Fatih A.nın sözleriyle; “Ülkelerin orduları böyle abuk sabuk söylemlerle yıpratılamaz. Yedekleri yoktur. Ulusun en önemli varlıklarındandır.” diyerek devleti insansız, taştan bir yapı gibi sabitlemek, “ordular olmasa, uluslar olmaz. Devletler ayakta duramaz” fikriyle “sarhoş olsun, dayak atsın; yeter ki kadının başında bir koca bulunsun” mantığının uzantısında şahlanan bir devlet fikrini varlığın temeli olarak göstermek, olsa olsa Fatih A gibi erkekliğini bir kılıç gibi kuşanmış adamların işi olabilir. Bu konudaki en ağır vakalardan biri olarak; 1994’te iki kez daha gözaltına alınan 13 yaşındaki Ş.E’nin. üsteğmen üniformalı bir kişiyle sayısını hatırlamadığı (çünkü 400’ün üzerinde olduğu ortaya çıktı) askerlerin ağzına tuz doldurularak tecavüzüne uğradığını, mahkemelerin devlet görevlilerinin taciz ve tecavüzüne ilişkin olarak yapılan suç duyurularında verdikleri ret kararlarında gerekçe olarak hep “kadın teröristler devlet görevlilerini zan altında bırakmak için böylesi açıklamalarda bulunuyor!” ezberine başvurduğunu, gözaltına alınan 6 çocuklu anneye bekaret kontrolü yapıldığını… ve de bir gazeteci olarak, çok daha fazlasını, kulaklarını tıkamadıysa, duymuştur. Daha fazlasını öğrenmek istiyorsa devlet kaynaklı cinsel şiddeti belgeleriyle ortaya koyan, kendisinin bir zaman “ilk gördüğüm yerde tacizde bulunmazsam namerdim” dediği Eren Keskin ve Gözaltında Hukuk Bürosu’nun diğer bir çalışanı Leman Yurtsever’in birlikte hazırladığı “Devlet Kaynaklı Cinsel Şiddet” kitabına göz atabilir. Fatih A.nın bilmediği konuda susmayı erkekliğine yediremediği için de bir türlü yoluna koyamadığı dilinin, kadınlar söze gelince “asarım, keserim” rahatlığıyla zıvanadan çıkmasında 2005’teki kararında Fatih A.nın
Eren Keskin’e hakaretini “eleştiri ağır da olsa davacı katlanmak zorundadır, zira bu konuşmaya kendi ağır kusuru ile sebep olmuştur” diyerek savunan mahkeme de sorumludur! Bu ezberin “kuyruğunu sallayan kadın tacize uğrar” mantığından ne farkı var!

Kendini Fatih Sultan Mehmet, kadınları da İstanbul sanıyor!
Geçtiğimiz günlerde Hüseyin Üzmez’le ilgili olarak katıldığı bir televizyon programında çıplak kadın figürlü kol düğmeleriyle dikkat çeken Fatih A., “çıplak kadın resmi var, ancak cinsel organı gözükmüyor” diyerek kendini savunmuştu.
Muhtemelen Fatih A. “bedri baykamvari” bir entellektüellikle bu kol düğmelerini taktığında, pek çok arkadaşının “seni hınzır” diyerek sırtını sıvazlamasını, yaşlanan çapkın bilgili erkek imajının tazelenmesini bekliyordu.
Ama, Türk ahlak değerleri olarak bilinen “kadın hareket yasaklarına” aykırı cümleler sarf etmesi halinde ciddi tepkilerle karşılaşacağı bir yerde, televizyon hapishanesinde yer alacağını aklından çıkarmıştı belli ki. Fakat ‘el çabukluğuyla’ bu sorunun da üstesinden gelen Fatih A., cinsel organı gözükmeyen çıplak kadın figürünün sadece eğlendirici bir obje olmakla kalacağını da fısıldayarak, ‘iyi çocuk’ kontenjanından faydalanmış oldu.
“İşkence yapan ama asmayan devlet adamı ya da döven ama öldürmeyen kocayım yahu!” diyordu kısaca, çok kısaca. Fatih A.nın “Çağdaş kadının yeri eşinin yanıdır. Benim eşimin yanımdaki yeri her makamdan üstündür” cümlelerinde olduğu gibi, hepsinin evli olduğu “çağdaş kadınlar” tanımını da, buyurun buradan yakabilirsiniz! “Çağdaş kadın en üstün makama erişmek için, önce evlenmelidir yani. Nitekim dünyayı tanıyan, daha iyi eğitimli ve muhtemelen daha akıllı olan, çocuklarına iyi eğitim verme imkanına sahip olanlar… Biz bunları duya duya çocuk sayımızı kısıtladık. 2’ye 1 çoğaldığımız için sayımız artmadı.
Oysa... kendi köyünden bile fazla uzaklaşmamış olanlar. Eğitimsizler, muhtemelen daha az akıllı olanlar, dünyayı tanımayanlar, çocuklarına doğru düzgün eğitim verme imkanından yoksun olanlar bu propagandayı duymadılar. Biz giderek azalıyoruz, onlar giderek çoğalıyor. Bununla mücadelenin yolu çok çocuk yapmaktır.
Bizim gibilerin çok çocuk yapmasıdır” diyen bir arkadaşının, Türkiye tarihinde özellikle Kürtlere karşı bir çoğalma tekniği olarak çokça öne sürülen Hitler’den çalınmış muhasebesini, ilave bir örnekle bir zekilik alameti olarak sunarak “fabrika kadınlar” özlemini de açıkça dile getirmiş. Bir çocuğun annesi olmak bile kadınların hayatını tam zamanlı bir mesaiye dönüştürürken, pek çok kadın çok çocuk yapmak istemediği için öldürülürken bu sözleri söylemenin ta kendisi, ayrımcılıktır!

Fatih A. korunmaya muhtaç!
Oysa Fatih A. 15 Ocak 2008 tarihinde yazdığı bir yazıda, kadınların anayasada “korunmaya muhtaç” olarak değerlendirilmesini, “ama bu ayrımcılık şeklinde, kadınları aciz varlıklarmış gibi göstererek Anayasa’ya koymakla olmamalı” diyerek eleştiriyordu.
Anlaşıldığı kadarıyla bu çıkışının temelinde “Türk kadınlarının kimseye muhtaç olmayan bıçkın delikanlılar” olduğu fikri yatıyormuş. Çocuk yapmak istemeyen, devletin tacizine uğrayan, Kürt ya da eşcinsel olan kadınların Fatih A.nın bahşettiği bu tespitin kapsamına girmediği açık. İşte bu yüzden yazısının sonunda “Kadınlar öyle diyor. Ben onların sözcüsüyüm” derken adaylığını koyduğu temsilcilik, kadınların değil ama kadınlar adına konuşan erkeklerin sözcülüğü olabilir ancak.
Siyasetin dedikodusunu yazmayı bıraktığında, soyunduğu sözcülük işinin cılkını çıkarmadan, susmanın da bazen öğrenmenin kapısı olabileceğini hatırlaması ne iyi olur. Çünkü Fatih A. kadınların mücadelelerle ortaya koyduğu sözlerle kendi erkekliğini sınayacağı yerde, saldırgan ve hasta bir çocuk edasıyla “ille de oyuncak silahım” diyor.
Bu yüzden, 25 Kasım “kadına yönelik şiddete son” gününde, polisin şiddetine karşın Taksim’i terketmeyen kadınlar, kadını dövmedikçe kadına şiddet uygulamadığına inanan Fatih A. gibi “çağdaş erkek”lere de sözlerini esirgemedi! Fatih A.’nın yazılarının sonuna eklediği “Ne Zaman Adam Oluruz?” başlığına bir cevap da biz yazalım: İnsanlığı adamlıkla özdeşleştirmediğiniz, insan olabilmek için adamlığınızdan vazgeçebildiğiniz zaman!
Gülnur Elçik
10.02.2026 11:18

Tarih verildi: İstanbul’a yeniden kar ihtimali

Meteoroloji uzmanı Orhan Şen, 16 Şubat’tan sonra İstanbul’da soğuk havanın yeniden etkili olacağını belirterek, sıcaklığın 5 derecenin altına düşmesi halinde kar yağışı görülebileceğini söyledi.

Tarih verildi: İstanbul’a yeniden kar ihtimali

Fotoğraf: AA

10.02.2026 12:43 / Güncelleme: 13:24

Hatimoğulları barış için üç ana talep saydı: Mazeret kalmadı, süreci hızlandırma zamanı

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, süreçte somut adım atılmadığını belirterek, 30 Ocak mutabakatının hayata geçirilmesi, hukuki ve demokratik zeminin güçlendirilmesi çağrısı yaptı.

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!