ONUR SAYLAK: Doğusu batısı yok, dünya yuvarlak işte

ONUR SAYLAK: Doğusu batısı yok, dünya yuvarlak işte

Dünya haritasını ters çevir ve isimleri düzgün yaz. Doğu neresi, batı neresi, kuzey neresi, güney neresi anlamıyorsun. Çünkü bildiğimiz haritayı İngilizler yapmış ve en üstte İngiltere olmuş. Halbuki yuvarlak baba, nerden baktığına göre değişiyor olay.

Oyuncuları, oynadıkları karakterlerle bir tutmak hastalığı memleketimizde çok yaygın malum, ölen karakter için cenaze namazı kılmalar falan, biliyorsunuz. Biz aklı başında adamlar olarak rolle aslını birbirinden ayırabiliyoruz çok şükür. Ayırabiliyoruz ayırmasına ama ne yalan söyleyeyim Sonbahar’ın, Karadeniz’deki köyüne ölmek üzere giden F tipi mağduru devrimcisi Yusuf’u oynayan Onur Saylak’ın nasıl bir adam olduğunu, Yusuf’un üzerimdeki etkisinden olsa gerek çok merak ediyordum. Sinemada kültleşmeye aday karakterler böyle bir hissiyat yaşatabilir insana ve Yusuf bu hissiyatı fazlasıyla hak ediyordu kanımca.Onur Saylak vizyondaki yeni filmi Denizden Gelen’de elindeki silahın iktidar büyüsüne yenik düşüp bir göçmenin kanına girmiş ve bununla hesaplaşmaya çalışan eski polis Halil’i canlandırıyor. Denizden Gelen göçmenler için geçiş ülkesi olan ülkemizde her gün “başaramadılar” haberleriniyle karşılaşmayı kanıksadığımız göçmenlerle ilgili bir hikaye. İzleyiciyi Hemşince’yle tanıştıran Sonbahar gibi Denizden Gelen de bizi saran önyargıları sorgulamayı vazife ediniyor. Göçmenlerin yaşadığı sorunlardan evvel, senin canlandırdığın polisin hikayesi de çok dikkat çekici. Eski polis Halil, senin benim gibi bir adam ama elindeki silah onu adeta canavara dönüştürmüş, sonra da bunun farkına varıp pişmanlık duyuyor. Halil’le nasıl bir empati kurdun? Halil, Dalyan’lı, kasaba çocuğu. Ben de Kuşadası’nda büyüdüm. Batıda olduğundan herkes Kuşadası’nı modern zanneder ki alakası yoktur. Tamam, yazın bir milyonu aşıyor nüfus, dışarıdan baktın mı yabancılarla iç içe falan filan yok öyle bir şey. Bizim yaşadığımız yer son derece kapalı bir toplum. Benim hâlâ arkadaşlarım var; polis olan, orada dükkan açan... Gördüğü, bildiği, babasından ona gelen yaşam tarzını sürdüren insanlar. O yüzden Halil’in böyle bir şey yapıyor olması o kadar doğal geldi ki bana. Babasının zoruyla polis olmuş. Ve öfkesine yenildiği nokta da, iki kere dur dediği için durmayan bir zenci. Canavarlaşma noktası bu. Ondan sonra ne yapıyor? Kendince arınmaya çalışıyor. İntihar etmeye kalkmış, edememiş. Babaya küsmüş... O yüzden Halil yakın geldi bana ama öyle bir canavarlaşma noktasına gelir miyim? Gelmem. İnsan canı almak zor olsa gerek. Elinde silah varsa daha bir kolay sanki…İnsanın eline güç verdiğin zaman sapıtma olasılığı çok fazla. Polis, hele hele Türkiye’deki polis tipine baktığın zaman, onlar kendilerini, tırnak içinde söylüyorum “Tanrı” gibi görüyorlar. Her şeyi yapma şansı var çünkü “Bunu niye yaptın?” diyen yok. Halil birini vurmuş. Bütün kasaba, berberinden satıcısına ne diyor? “Aferin, tabii vuracaksın, bunlar gelip bizim ekmeğimizi mi yiyecek?”. Herkes onu kahraman haline getiriyor. Tiyatroda Gürcü bir hocam vardı, “Bir insanı tanımanın en iyi yolu, eline güç vermektir” derdi. Peki sence nasıl bir haklılık duygusuyla oluyor bu işler?Diyor ki; “Biri bunu yapmalıydı, ben yaptım” ve gurur duyuyor bundan. Karşısındakini insan diye görmüyor ki. Hep öteki diye, başkası diye görüyor. Ülkeyi yönetmek için en basit politikadır; İyiler – kötüler, bizler – onlar, hep bir başkaları var ve biz hep başkalarından korunuyoruz. O yüzden ordumuz çok güçlü, polisimiz çok güçlü. Bu olaylar olmazsa onlar olmayacak ki. Düşünsene, burun kırma olmasa, çocuklar coplanmasa o zaman polisin değeri nerde ortaya çıkacak. Muhtemelen korkusuz insanlar olacağız mesela…Tabii ki abi, korkmayacaksın, onlardan da korkmayacaksın. Düşünsene ya, bir insana yumruk atmakta, bir insanı öldürmekte, çocuğa 13 kurşun sıkmakta nasıl bir haklılık olabilir ki? Neyin farklı ki sende o hak var? Azınlık- çoğunluk meselesi, sen çoksan haklısın. Çoğunluk derken iktidarda olan, televizyona, gazeteye, oraya buraya, sirayet eden ve senin bilinç altında biat ettiğin... Ondan korkacaksın, onun kurallarına uyacaksın... İstanbul en büyük Kürt kenti aslında dünyadaki. Ama bir şekilde asimile ediliyor, yok sayılıyorlar. Hep onların yaptıkları yanlış, tuhaf, garip… Çünkü işte devlet ideolojisi, Türk geliyor, Kürt öteki, ona vurmak serbest.BU TOPRAKLAR KİMİNDoğduğun topraktan dilini bile bilmediğin bir başka coğrafyaya yola çıkıyorsun ve ölüm de küçük bir ihtimal değil. İnsan hangi şartlarda buna girişir sence?Uzaktan uzaktan konuşuyoruz, gerçekten insanın aklı almıyor. Bir insan nasıl olur da ülkesini terk eder? Bir insan ne yaşar da doğduğu topraklardan hiç bilmediği bir yere gider? Çok büyük muamma ama demek ki insan yaşayamadığı, barınamadığı yerden kopabiliyor. Teknelerle, TIR’ların depolarında, gemilerin tankerlerin depolarında ve çoğu kez başaramadan… düşünsene ölmeyi kabul ederek gidiyorsun. Asıl zorluk da gidince başlıyor üstelik…Benim en çok takıldığım yer şu; gittiğin yer neresi? İngiltere, Fransa, Almanya falan filan. Yani bu insanları sömürüp ülkeler şehirler kuran toplumların kucağına gidiyorsun ya. Bu nasıl bir tarihsel ironi. Zamanında seni köle diye kullanmış, senin öz kaynaklarını almış, seni sömürmüş, bitirmiş ve bitik bir halde bırakmış. Şimdi de o nedenle onların kucağına gidiyorsun ve bir de seni kabul etmiyor öyle kolay kolay. Bir başka nokta, güya biz tüm etnik guruplarımızı kucaklıyoruz, açılımlar maçılımlar yapıyoruz. Ama; “Gerekirse yüz bin Ermeni’yi ben sınır dışı ederim” de diyoruz. O yüz bin Ermeni, babasının hayrına mı Türkiye’de? Adam aç, ekonomi yok, para yok, sırf ekmek parası kazanmak için gelmiş.Biraz önce bahsettiğin ironinin on misli orada galiba...Vakti zamanında kovmuşsun, sövmüşsün, yıkmışsın, yakmışsın, katletmişsin, ne kadar zor ya, düşünsene... Çok büyük bir yalan var ortada, “Ben Türküm, bu topraklar benim”. Yahu Türk olmak ne, Kürt olmak ne, toprak kimin? Dünya kimin? Geçenlerde bir arkadaşım bana bir Alman felsefecinin yaptığı bir haritayı gösterdi. Dünya haritasını ters çevir ve isimleri düzgün yaz. Doğu neresi, batı neresi, kuzey neresi, güney neresi anlamıyorsun. Çünkü bildiğimiz haritayı İngilizler yapmış ve en üstte İngiltere olmuş. Halbuki yuvarlak baba, nerden baktığına göre değişiyor olay. Evrenin ortasındasın, bitti…HEMŞİNCEYİ KARADENİZ’İN BİR AĞZI SANIYORDUMDenizden Gelen’in de önyargılarla da derdi var… Bu ön yargılardan nasıl kurtulacağımızı düşünüyorsun? Ön yargıdan kurtulmak için insan sevgisi lazım. Kendini nasıl tanımladığınla da alakalı. Dünyadaki varlığının ne olduğunu az çok sorgularsan ve insanın değerli bir şey olduğunu kendine kanıtlarsan, ön yargı diye bir şey olamaz ki. Peki sinemanın ön yargılarla mücadele etmek bakımından bir gücü olduğuna inanıyor musun? Mesela Sonbahar’ın asıl politik yanı Hemşince konuşulmasıydı. Türk sinema tarihinde ilk kez Hemşince diye bir şey olduğunu öğrendik. Ben de Hemşince dediklerinde -çok açık söyleyeyim- Karadeniz’in bir ağzı zannettim. Bayağı dil eğitimi aldım. Hâlâ Hemşinliler gördüm mü konuşuyorum. Hemşinli diye bir şey olduğunu biliyor artık bir çok insan. Son zamanlarda bu genç yönetmenler sağ olsunlar daha özgün, daha “radikal” konulara el atabiliyorlar ve ön yargılara büyük darbe iniyor. Bu çabaları büyütmemiz lazım.
AYNI ROLÜN ADAMI OLMAK İSTEMEMNeden hep “özgürlükçü” genç rolleri düşüyor sana acaba?Dizi için konuşuyorsak dizide yapımcı elinde hazır bunu oynamış ve bununla etiketlenmiş bir oyuncu varsa o role onu koyuveriyor. TV ticari bir olay, para yatırılıyor ve karşısında bir para kazanılacak. O yüzden de en riski az olan oyuncuyla çalışıyorlar. Çok nadirdir bir rolde gördüğünü, bir sonraki dizide bambaşka görmek. Bu oyuncuyu kısıtlıyor değil mi?Dizilerde kısıtlayabilir tabii ama sinemada kısıtlamasını hiç istemem. Sinemada gerçekten başka şeyler yapmak istiyorum. Diziler benim çok umurumda değil. Çünkü dizilerde oyunculuk ya da yönetmenlik filan yapılmıyor, yönetmen işçiliği, oyuncu işçiliği… zanaat yapıyoruz. Yüz sayfayı beş günde çekiyorsun usta. Ne ara oynayacak, ne ara okuyacak, ne ara özümseyeceksin? Öyle bir şansın yok. Bu, bütün diziler için geçerli ve bunun herkes farkında. Biz sadece işimizi dürüstçe yapmaya çalışıyoruz Yusuf, F tipinden çıkmış bir adamken, Halil’e bak; cinayet işlemiş bir polis. İkisi bambaşka şeyler. Benim için ne kadar farklı o kadar güzel. Sonbahardan sonra bana bir iki tane Yusuf tipolojisinde rol geldi, ben istemedim. Karadeniz’de çekilen bir iki film geldi. Onlara da hayır dedim. Çünkü ne olacaktı o zaman? Bir rolün adamı olacaktım…
DİZİDE REYTİNG GELİYORSA HER ŞEY YOLUNDADIRGönülçelen dizisi nasıl gidiyor?Dizi işte, dizide reyting geliyorsa her şey yolundadır. O dizi en az iki yıl devam edecek. O yüzden herkes memnun. Allah’tan sette Nadir (Sarıbacak), Umut (Kurt) var, Naz Erayda, sanat yönetmeni var, birlikte dalgamızı geçiyoruz. Çok tatlı adamlar, onlar da benimle aynı kafada. Ayakta kalmaya çalışıyoruz, ya bütün bu işlerden sıyrılıp, şan şöhrete vurup kendini, çok paralar kazanacaksın ki geriye döndüğünde ne kalacak? Dizilerde oynayan bir çok starın -ki star olmak da ayrı bir meziyet, haksızlık etmeyeyim- şu anda binlerce sinema filmi çekiyor olması lazım. Ama öyle bir kirlenmenin içine giriyorsun ki o kadar kolay olmuyor. Biz yandan yandan gidelim dizilerden, mümkün olduğunca sinemada iyi performanslar gösterelim diye düşünüyoruz. En azından, sinema kariyeri olarak bir derdi tasası olan filmlerin içinde olayım da, gerisi önemli değil.TİYATRONUN T’SİNDEN ANLAMAZDIMÜç fakülte bitirdiğin söyleniyor…Hayır. ODTÜ fiziği bitirmedim, üçten terk, kamu yönetimi bitti, 2001’de de Bilkent tiyatro. Biraz çok olmamış mı?Evet ama işte ne oldu? Ben fiziğe başladım, ilginç, hani evren mevren… böyle tuhaf şeyler öğreniyorsun. Ama sonra “Peki ben yapmak istiyor muyum bu işi?” diye soruyorsun. Sonra yine girdim sınava, yine çok iyi puan geldi. O kadar puan aldın doğru düzgün bir şey yazayım diye kamu yönetimi yazdım.Fizikten tiyatroya girsen anlaşılırmış da…Ama yoktu, hâlâ yoktu. Tiyatronun T’sinden anlamazdım, utangaç adamın tekiyim, kızarırım bozarırım, sonradan oldum. Oyunculuk macerası nasıl başladı peki?Kamu yönetimine girdiğim zaman siyasalda çok sıkıldım ben. ODTÜ çok büyük kampüstü, ötekiler küçücük. Bir şey yapayım derken tiyatro topluluğunun afişini gördüm. Gittim ve oradaki insanlarla çok iyi anlaştım. Hâlâ farkında değildim, çalışılıyor ediliyor, güzel zaman geçiyor. Oyun yaptık, sonra, hocalar dahil herkes, “Sen tiyatro yap” dedi. Ben de “Olur mu, olmaz mı” derken derken oldu.
YUSUF YİTİK BİR DEVRİMCİ DEĞİLDİ, ÖLMEK ÜZEREYDİİnsanlar Yusuf karakterini seninle çok fazla özdeşleştirdi gibi geliyor bana. Seninle ilgili araştırma yaparken seni AVM’de gören birinin “Yusuf’un ne işi var alış veriş merkezinde” gibi yorumlarını okudum İnternette…Geçen gün bir kafede oturuyoruz, bir çocuk geldi, Eskişehir’de okuyormuş. “Sen nasıl dizide oynarsın yaa” dedi. Böyle konuşuyor bir de, üstten üstten. “Bittin sen” filan diyor bana. Ben de oturup ona düzgün düzgün “Ya babacım ekonomi denen bir şey var, nerden yiyip nerden içicem. Gönül ister ki evet bulaşmayalım, ama yok ki öyle bir şey.” diyorum. Ben işçi çocuğu bir adamım. Sonbahar “sol çevrelerde” olumsuz da tartışılabildi, kulağına gelmiştir…Aynen abi, “Siz nasıl içeriyi anlatmayıp, dışarıyı anlatırsınız?” diyen bile oldu. Biz de “Bak ne güzel düşünmüşsün, sen de çalış, sen de içeriyi anlat” dedik. Böyle bir film var mıydı da bunu sorguluyorsun? Bu bir açılım, bir ilk. Buradan yola çıkarak sen de yap, o da yapsın, gidelim, alkışlayalım. Sence Yusuf hayattan bıkmış ve ölüme razı bir adam mıydı? En çok tartışılan şeylerden biri de bu olmuştu.Hayır canım, çocuğa bir şeyler öğretmeye çalışıyor, bisiklet sözü veriyor. Geziyor, giderayak tulumla uğraşıyor falan filan. Yusuf yitik, her şeyden vazgeçmiş bir adam değil ama adam ölüyor yaa. Daha bunun ötesi yok. Doktor moktor zaten fayda etmediği için çıkarıyorlar adamı. Yurt dışında kimse böyle bir şey sormadı bize. Çok enteresan sorular geldi, Locarno’da bir Fransız gazeteci “Bugün Yusuf yaşasa, Kemalist mi olurdu AKP’li mi olurdu?” dedi. Biz böyle bir şey düşünmemiştik. Bizdeki sorulara da onlar akıl sır erdiremez herhalde…Bizde maalesef bazı solcular enteresan. Yumruk havada olsun istiyorlar. Avrupa’da on beş yıl F tipinde kalmış devrimci insanların belgesellerini izledim. Yüzde sekseni konuşma özürlü, beyin hasarlı. F tipinden bahsediyoruz abi, normal hapishaneden değil. Ben bu adamları izleyerek oynadım. Şimdi neden omuzlar düşük, konuşmuyor, öyle tuhaf bakıyor, nereden çıktı bu rol? Hopa’da maalesef böyle iki üç tane arkadaş vardı. Biz çekim yaparken yanımızdaydılar. Hatta bir tanesinin köyüne gittik, adam dışarı çıkamadı bizi polis zannettiği için. Filmdeki bir çok sahne bu adamların gerçek hikayelerinin sahneleri; satranç sahnesi, ışık açma kapama... Almanya’daki F tipinde kalan bir kadın konuşmayı unutmuş. Hapishanedeki son beş yılında tekrar konuşma öğretmişler kadına. Şimdi bu insan devrimci değil mi?
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net