22 Kasım 2011 12:54

Shakespeare ve ideoloji

Babamın Shakespeare ve tarih ilişkisine dair kendine özgü fikirleri var. Shakespeare –ve onun yolundan giden bütün bir drama sektörü– olmasaydı hem tarihin hem bugünün dünyasında çok daha az entrika ve kan olacağını düşünür.Babam spekülasyonlarını Dante ve Homeros’a kadar uzatırken ben s&uu

Shakespeare ve ideoloji
Paylaş
Barış Yıldırım

Babam spekülasyonlarını Dante ve Homeros’a kadar uzatırken ben sürekli Alman İdeolojisi’nden alıntılarım: “Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.” Shakespeare’in ve başkalarının kaleminden kan, kin ve entrika damlıyorsa, bu o kalemin hokkası olan içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin ağzına kadar kan, kin ve entrikayla dolu  olmasındandır.

Tiyatro Yeraltı’nın ‘Bir Fikr-i Firar Meseli: Macbeth’ adlı oyununu görmek üzere Maltepe’deki Tiyatro Tempo’nun merdivenlerinden inerken Shakespeare ve ideoloji bağlantısıyla bir kez daha karşılaşacağımı beklemiyordum.
Yeraltı, iktidar sorununu da kapsayacak şekilde ideoloji olgusunu, rejisinin düşünsel kurgusunun eksenine yerleştirmiş. Yılmaz Angay oyunu Shakespeare’in Macbeth başta olmak üzere ‘Titus Andronicus’, ‘Hırçın Kız’ ve ‘Hamlet’ metinlerinden yola çıkarak yazmış, sahnelemiş; dramaturgi de Fulya Paksoy’la birlikte Angay’a ait.

GERÇEĞİN VE YANILGININ DÜNYASI

Sahneleme ve dramaturgi, sahne etmenlerini ikiye ayırmış. Bir tarafta çoğunlukla kukla ve gölge oyunuyla temsil edilen ideoloji ya da “yanlış bilinç” düzlemi (oynatıcılar: Ali Değirmenci, Attila Aytekin, Aylin Topal, Fulya Paksoy, Hüseyin Martlı, Sedot, Yağmur Yalçın); diğer yanda çoğunlukla gerçek oyuncularla (Anıl Seren, Doğan Aktaş, Zeynep Başaran) temsil edilen gerçek dünya ya da “doğru bilinç” düzlemi.

İnsanlar dünya sahnesine çıktıklarından bu yana görünüşle gerçek arasındaki ilişkileri çeşitli biçimlerde anlamaya, açıklamaya çalıştılar. Bunun bir sebebi var: insan, algısıyla algı nesnesi arasındaki ilişkiyi bir şekilde çözmelidir, çünkü bu ilişki hiç de dolayımsız görünmez, sık sık yanıltıcı sonuçlara götürür. Bu yüzden Marx, görünüşle gerçek aynı olsaydı, bilime gerek kalmayacağını söylüyordu ya.

Yeraltı’nın Fikr-i Firar’ı, asıl olarak gerçeklerin farkında olan oyuncular düzleminin türlü yanılgılar içindeki kukla ve gölge oyunu düzlemine verdiği ayarlarla örülü. Üç cadı, kukla düzleminden firar ederek gerçek oyuncuların arasına karışan ve kukla sahnesinde kendi öyküsünü izleyen Macbeth’e içine düştüğü çeşitli yanılgıları gösterir. Kuklaları ve gölgeleri, metaforik anlamına uygun biçimde yanılgılar dünyası olarak; gerçek oyuncuları metaforik anlamına uygun biçimde gerçekler dünyası olarak kullanmak. Belki çok sıra dışı değil ama, yalın ve üretken bir fikir. (Kumpanyanın bu fikri metinsel ve sahnesel olarak işleyişini bir başka yerde tartıştığım için ayrıntıya girmiyorum: Shakespeare’li bir ‘Fikr-i Firar Meseli’, http://goo.gl/G6tjr)

BIRAKINIZ EZSİNLER Mİ?

Dünyaya dair doğru ve yanlış fikirlerin olmadığı, Nietzsche’nin ve “O senin doğrun, bu benim doğrum”u yaşam felsefesi olarak benimsemişlerin batıl inancıdır. Elbette Dünya öküzün boynunda mı duruyor?, Kapitalizm insanlığa mutluluk getirebilir mi? Nihat Doğan mı daha çok saçmalayabilir Nagehan Alçı mı? gibisinden birçok sorunun doğru ve yanlış cevapları var. (Kabul ediyorum, son soruyu bilimsel olarak cevaplamak biraz zor olabilir.)

Ancak odağına doğru ve yanlış bilinçleri alacak kadar iddialı bir oyunun (ki bu iddiada hiçbir sorun yok) kendi ideolojisinin mercek altına alınması gerekir. Fikr-i Firar, Shakespeare’in Macbeth ve diğer metinlerindeki ideolojik kurgusunu eleştirirken, kendisi temelde soyut bir şiddet karşıtlığı konumunu benimsiyor. Feminist bazı tınılar da alttan alta bu konuma eşlik ediyor: Macbeth’in savaşta yaptığı şiddet iyidir de amcasını öldürmesi mi kötüdür? Lady Macbeth’in neden kendi adı yoktur da Macbeth’in leydisi olarak anılır? İktidar ve şiddet nasıl iç içe geçmiştir vs. Bu ideolojik düzlem son derece zayıf olduğu için zaman zaman komiğe ırayan indirgemeci düşünceler sahneden bize vaz ve vaaz edilir. Hamlet Ofelya’yla, Macbeth (hem de bir sahne önce “erkeksi” bir şiddeti kışkırtan kadın olarak mahkum edilen) Lady Macbeth’le cinayet yüzünden delirdiği vakitlerde neden alakadar olmamıştır?

Elbette dramaturgi, bu oyunların meselesinin erkeğin kadını ihmalinden ibaret olmadığının farkındadır, ama feminist propaganda yapma çabasına (ki propaganda yapmakta hiçbir sorun yok) kendilerini kaptırdıkları için metni farklı okuma adına zorlama yorumlara başvururlar.

Şiddet meselesine gelince zemin iyice kayganlaşır. İki sebepten: Birincisi, bir Shakespeare metnini içerdiği şiddet yüzünden eleştirmek anlamsızdır; zira her şeyin sütliman olduğu, herkesin herkese engin bir hoşgörüyle yaklaştığı bir dünyada, drama olsa olsa iç bayan bir sevgi pıtırcığının mıy mıy sesinden ibaret olabilir. İkincisi ve daha önemlisi, şiddet “kiremit gibi damdan düşen” bir şey değildir. Dünya yüzündeki bütün şiddetleri saiklerine göre ikiye bölüp bir terazinin kefelerine koyabilsek, bireylerin birbirine uyguladığı nedensiz şiddet kefesinin, egemen sınıfların iktidar hırsından kaynaklanan şiddet ve savaşların kefesi karşısında anında toprağa yapışacağını görürdük.

Fikr-i Firar, şiddetle iktidar ilişkisini zaman zaman görmeyi başarıyor, ama iktidarın sınıfsal niteliğini göz ardı ettiği için hızla soyut şiddet ve savaş karşıtı söyleme rücu ediyor. Egemenlerin ezilenlere muazzam bir şiddet uyguladığı bir dünyada, siz egemenin şiddetine değil genel olarak şiddete karşı durursanız, ezilenin egemenin şiddetini şiddetle bertaraf etme ve egemensiz, dolayısıyla şiddetsiz bir dünya kurma hakkını da elinden alacağınız için, aslında söylediğiniz tek şey vardır: Bırakınız ezsinler, bırakınız ezilsinler!

[email protected]

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Göç de çare olmadı

SONRAKİ HABER

"Ücret pazarlıklarında enflasyonda 12 aylık ortalama dikkate alınmalı"

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa