6 Eylül 2026 00:15

Türkiyede son dönemde birbirinden farklı görünen soruşturmalar, gözaltılar ve tutuklamalar ortak bir hattı giderek daha görünür hale getirdi. Komedyen mizahı nedeniyle, sendikacı işçi hakkını savunması nedeniyle, müzisyen sahne performansı nedeniyle, sosyal medya kullanıcısı yaptığı paylaşım nedeniyle, hak savunucusu bir kimliğe yönelik saldırıları gündem etmesi nedeniyle, gazeteci haberi nedeniyle hedef haline gelebiliyor. Bazen kamu düzeni”, bazen halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, bazen kanuna aykırı toplantı ve gösteri”, bazen de müstehcenlik” “suçları” devreye sokuluyor.

Suçlamaların başlıkları değişiyor ama ortaya çıkan sonuç değişmiyor: İktidarın siyasal olarak uygun bulmadığı söz, eylem, beden, sanat ve yaşam biçimleri üzerindeki denetim alanı genişliyor.

Diğer suçlamaların siyasal ve baskıcı mahiyeti toplum nezdinde daha açık. Bir protestocunun toplantı ve gösteri hakkını kullandığı için gözaltına alınması, bir gazetecinin yaptığı haber nedeniyle soruşturulması, bir komedyenin söylediği sözler nedeniyle tutuklanması doğrudan siyasal baskı olarak görülebiliyor.

Müstehcenlik” ise farklı bir iş görüyor. Müstehcenlik, siyasal bir müdahaleyi siyasal bir müdahale olmaktan çıkarıp ahlakın”, ailenin”, “çocukların” ve toplumun değerlerinin korunması” gibi herkesin üzerinde kolayca mutabakat kurabileceği başlıkların arkasına gizleyebiliyor.

Bu nedenle müstehcenlik, iktidarın toplumsal ve siyasal denetiminin en görünmez ve en kabul edilebilir” biçimlerinden biri olarak karşımıza daha çok çıkıyor.

Konu tek başına “hangi görüntünün ve davranışın müstehcen olduğu” değil, devletin hangi bedeni, hangi ilişki biçimini, hangi var oluşu, hangi aileyi ve hangi yaşam tarzını makbul saydığı. Ve daha önemlisi: Bu makbullük normunun giderek cezalandırmanın ve yok etmenin gerekçesi haline getirilmesi. Bu gerekçe ağırlıklı olarak “ailenin ve çocukların korunması” söyleminin arkasına sığınılarak hayata geçiriliyor.

‘Aileyi koruma’ ile ‘müstehcenlikle mücadele’ iç içe

AKP iktidarında aile, hiçbir zaman yalnızca bir sosyal politika başlığı olmadı. Kadınların çalışma yaşamındaki yeri, doğurganlık, çocuk sahibi olma, boşanma, cinsellik, LGBTİ’lerin varlığı, gençlerin yaşamdan beklentileri ve kadınların bedeni, siyasal iktidarın toplumu dizayn uygulamalarının önemli unsurları haline getirildi.

Aile” söylemi de giderek daha fazla toplumun nasıl olması gerektiğine ilişkin bir norm üretme aracına dönüştü.

Bugün Aile Yılı ”ndan Aile ve Nüfus On Yılı”na uzanan çizgiye baktığımızda bunu daha açık görüyoruz. İktidarın aile politikası, yalnızca ekonomik teşviklerden ya da sosyal yardımlardan ibaret değil. Hangi aile biçiminin makbul olduğu, kadın ve erkek rollerinin nasıl kurulacağı, çocukların nasıl yetiştirileceği ve gençlerin hangi toplumsal değerler içinde yaşayacağına ilişkin kapsamlı bir siyasal çerçeve kuruluyor.

Bu çerçevenin dışında kalanlar ise giderek daha fazla toplumsal bir tehdit haline getiriliyor.

LGBTİ’leraileyi tehdit”, kadınların kendi bedeni ve yaşamı üzerinde söz sahibi olması “aile kurumunu zayıflatma”, kamusal alanda görünürlükgençleri ve çocukları tehdit” olarak sunuluyor.

Aileyi koruma” söylemi ile müstehcenlikle mücadele” söylemi iç içe giriyor. Birinde makbul aile tanımlanıyor. Diğerinde makbul beden ve makbul cinsellik. Birinde bunun dışındaki yaşam biçimleri aileyi tehdit ediyor” denilerek hedef haline getiriliyor. Diğerinde ise aynı yaşam biçimleri müstehcenlik” ya da “çocukları koruma” gerekçesiyle hukuk alanına taşınıyor.

Böylece iktidarın siyasal ve ekonomik tercihleri ahlaki bir zorunluluğa, bu zorunlu iktidar ahlakı ise faşist inşa sürecinde hukuki bir norma dönüştürülüyor.

Müstehcenlik: Sınırları belirsiz, sopası ağır

Müstehcenlik kavramının sınırları zaten son derece yoruma açık. TCK 226'nın kendisi de müstehcenlik”i normatif, yani toplumda egemen değer ölçülerinin dikkate alınacağı bir alan olarak tarif ediyor. Devletin hangi toplumsal değeri egemen değer” olarak kabul ettiği ise zaten kendiliğinden siyasal bir mesele. Yani mesele yalnızca kanunda bir suçun bulunması değil. Devletin hangi toplumsal değeri egemen değer” olarak kabul ettiği. Ve bugün o değeri belirleyen siyasal iklim, aile”yi kadının erkeğe tabi olduğu heteroseksüel birliktelik üzerinden tanımlayan, LGBTİ varoluşunu hedef alan, kadınların bedenleri ve yaşamları üzerinde daha fazla denetim kurmaya çalışan, çocukları itirazı, gücü ve hakkı olmayan bir nesne haline getiren bir faşistleşme süreci.

‘Müstehcenlik’ neden bugün bu kadar elverişli bir yargı sopası?

Çünkü doğrudan senin yaşam biçimini beğenmiyorum” demek hukukta yeterli değil.

Ama “çocukların korunması”, genel ahlak”, müstehcenlik”, toplumun değerleri” dediğiniz anda devletin müdahalesini meşrulaştıracak bir hukuk dili üretebiliyorsunuz.

Çocukların cinsel istismardan, pornografik içerikten ve sömürüden korunması ile yetişkinlerin cinselliğinin, bedenlerinin, sanatının ve ifade özgürlüğünün devlet tarafından ahlakileştirilmesi aynı şey değildir.

İktidar tam da bu ayrımı bulanıklaştırdığında elini güçlendiriyor. “Çocuğu koruma” gibi herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir gerekçenin arkasına, yetişkinlerin yaşam tarzını ve ifade özgürlüğünü sınırlayan daha geniş bir siyasal program yerleştirmek kolaylaşıyor.

Kim çocukların istismardan korunmasına karşı çıkabilir?

Kim çocukların cinsel sömürüden korunmasını savunmaz?

Meşru bir koruma amacı ile yetişkin yurttaşların yaşam biçimlerine yönelik müdahale aynı torbaya konulduğunda, aradaki sınır görünmez hale geliyor.

Çocuğu korumak ile yetişkinin bedenini denetlemek aynı şey değildir.

Cinsel istismarı önlemek ile LGBTİ varoluşunu kriminalize etmek aynı şey değildir.

Pornografik sömürüyle mücadele etmek ile bir sanatçının klibine, kıyafetine ya da sahne performansına devletin ahlak ölçüsüyle müdahale etmek aynı şey değildir.

Bu ayrımlar ortadan kaldırıldığında, ahlak” adına iktidara çok geniş bir müdahale alanı açılabiliyor. Müstehcenlik suçlaması bir sınır çizme” aracına dönüşüyor: Kim normal, kim anormal; hangi beden makbul, hangisi değil; hangi cinsellik görünür olabilir, hangisi gizlenmeli; hangi sanat kabul edilebilir, hangisi cezalandırılabilir…

Bu yüzden müstehcenlik, siyasal tercihin hukuki kılıfla saklanması için çok elverişli bir araç.

Faşizmin inşası dönemlerinde soruşturmanın kendisi de bir cezalandırma biçimi. Gözaltına alınmak, evin aranması, telefonların incelenmesi, iş ilişkilerinin zarar görmesi, konserlerin iptal edilmesi, kamuoyu önünde hedef gösterilmek, hakkında ahlaksız”, “çocukları tehdit eden”, toplumsal değerlere saldıran” biri imajı yaratılması… Bunlar için mahkûmiyet kararına ihtiyaç yok. Hukuk sopasının caydırıcı gücü, bazen sopanın kullanılmasından çok, her an kullanılabileceğinin bilinmesinden kaynaklanır. İktidar açısından mesele yalnızca “gayriahlaki” olarak işaretlediğini cezalandırmak değil; toplumun geri kalanına da sınırı göstermek.

Müstehcenlik suçlamasında tartışmanın özü yalnızca iktidarın dinci muhafazakar fıtratı değil. Son dönemdeki gözaltı ve tutuklama furyasıyla müstehcenlik soruşturmalarını aynı siyasal-yönetsel mantığın parçaları olarak görmek gerekiyor.

Yargı paketleri: Ahlaki dayatmanın ceza normuna dönüşmesi

10., 11. ve 12. yargı paketlerinin etrafındaki tartışmayı ayrıca hatırlayalım. 2025'te 10. ve 11. yargı paketlerinde gündeme gelen LGBTİ düşmanı düzenlemeler yoğun tepkilerin ardından paketlerden çıkarılmıştı. 2026'da ise benzer düzenlemeler 12. Yargı Paketi taslağında yeniden gündeme geldi. Paket sonunda 16 Temmuz 2026'da yasalaştı. İktidar bu paketlerdeki maddelerle aile, cinsellik, LGBTİ’ler ve toplumsal yaşam alanına ilişkin siyasal tercihlerini yeni hukuki düzenlemeler yoluyla kalıcılaştırmaya çalıştı.

İktidarın aile ve cinsellik konusundaki ideolojik tercihleri ile ceza hukuku arasında giderek daha doğrudan bir bağ kurulmak isteniyor.

Bu yüzden müstehcenlik soruşturmalarını yalnızca savcıların hukuku yanlış yorumlaması” diye açıklamak eksik kalır.

Burada daha büyük bir dönüşüm var:

İktidarın siyasal olarak tarif ettiği makbul toplum”, giderek daha fazla ceza hukukunun tarif ettiği makbul toplum” haline getiriliyor.

Bu, son derece önemli bir dönüşüm.

Çünkü “Biz böyle bir toplum istiyoruz” demek bir siyasal tercihtir.

Ama Benim istediğim gibi yaşamayan suç işlemiş olur ve her türlü yöntemle cezalandırır, yok ederiz” demek, bambaşka bir şeydir.

Birincisi siyasal mücadele alanıdır, karşıtlarıyla var olur.

İkincisi faşizmdir ve tüm muarızlarını yok etmeye programlıdır.

İktidar, toplumu yalnızca ekonomi politikalarıyla ya da seçimlerle yönetmez. Bedenler üzerinden de yönetir. Kimin görünür, kimin görünmez olacağını belirleyerek yönetir. İnsanların arzularını, korkularını, aile ilişkilerini, çocuk yetiştirme biçimlerini ve kamusal davranışlarını düzenleyerek yönetir.

Ve sınırı sermaye devleti çizdiğinde, mesele artık toplumu korumak değil. Mesele sermaye iktidarıdır. O zaman mücadele de ona karşı olmalıdır.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et