23 Ağustos 2026 00:20

Türkiye’nin üzerine alınmadığı düşmanlık!

İsrail’e düşman bir Suriye’de Türkiye’nin Şam’a karşı güçlere kalkan olan askeri varlığı Tel Aviv için sorun değildi. Çünkü İsrail de Türkiye de aynı hedefe bakıyordu: Suriye’nin Orta Doğu düzenindeki yerinin değiştirilmesi. Bir anlamda Şam’ın Amerikan eksenine kazandırılması.

İsrail, Suriye’deki Türkiye’yi hedefe koyunca kafalar karıştı. Mademki Suriye halledildi, Amerikan destekli IŞİD ve el Kaide eskileri İsrail’le iyi komşuluk güvencesi de verdi, peki neden İsrail’le barışmaya hazır bir Suriye’de Türk askeri varlığı onlar için ‘tehdit’ oluverdi. “Türkiye, İsrail’e tehdit mi?” sorusuyla başlayanlar yanlış adreste delil arıyor. Suriye’nin İsrail’e altın tepside sunulmuş olması, bırakın İsrail’in dostluğunu, saldırmazlık güvencesini bile satın almaya yetmiyor. Burada gidilmesi gereken adres İsrail’in biyolojik kodlarıdır.

İsrail’de bazı muhalif isimler, Türkiye’de iktidar çevreleri, ABD Başkanı Donald Trump ve avenesi, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun 27 Ekim seçiminde koltuğu kaybetmemek için gerilimlere bel bağladığı yorumunu yapıyor. Yine olay yeri ekiplerini yanlış adrese yönlendiriyorlar. Bu yaklaşım, İsrail dışında herkesin kendini tutmasını temin ediyor. Dönemsel izahatlar bazı doğruları içerebilir. Netanyahu’yu kurtaran koalisyonların tutkalı gerilim, işgal ve soykırım. Fakat bu aynı zamanda İsrail’in kuruluş felsefesindeki devamlılığın bir parçası.

Oslo Barış Anlaşması’nı bile Batı Şeria’nın yüzde 60’ını yutan ve iki devletli çözümün alt yapısını yok eden bir yol için paspas yaptılar. Netanyahu olmasa İsrail’in, işgalci ve soykırımcı politikaları bırakmış, uluslararası sınırlarını resmen ilan etmiş ve barış içinde yaşamaya karar vermiş bir devlet olacağını sanıyorlar.

Meselenin özü şu: İsrail’in fırsat buldukça işgal ve kontrol çemberini genişletme stratejisinin örtüsü olan manipülatif ‘güvenlik kaygıları’, Suriye’nin çiğnenmiş bir toprak parçası olarak kalmasını gerektiriyor. İsrail 8 Aralık 2024’ten itibaren Suriye’de bütün askeri altyapıyı bombalayarak yeni bir statüko hedefledi. Buna göre Suriye artık İsrail’in önünde bir bariyer olamaz; işgale karşı koyacak silahlara, İsrail jetlerini rahatsız edecek radarlara ve hava savunma sistemlerine sahip olamaz; ülkenin güneyindeki dört vilayete asker ve silah konuşlandıramaz.

Bu yüzden Türkiye’nin Suriye’ye İsrail’in saldırı ve hareket özgürlüğünü kısıtlama kapasitesine sahip askeri teçhizat göndermesi ya da kendi güçlerini konuşlandırması kırmızı çizgi ilan edildi. Türkiye tehdit oluşturduğu için değil; İsrail kendi sınırsız saldırganlığını etkileyebilecek bir güç yapılanmasını istemediği için böyle oldu. Sonuçta Golan Tepeleri 1967’den beri işgal altında; BM Güvenlik Konseyi ve BM Genel Kurulu kararlarına göre burası hâlâ Suriye toprağı. Şeyh Dağı başta olmak üzere 2024’te işgal ettiği yerleri de geçici olarak elinde tuttuğunu düşünenler yanılıyor. İsrail güncellenen statükoda değişiklik talep edebilecek bir Suriye istemiyor.

5-6 Ocak’ta Paris’te ABD’nin uhdesindeki Suriye-İsrail görüşmelerinde kabul edilen ön mutabakat, Tel Aviv’e sunulan güvenlik garantilerine rağmen rafta kaldı. Çok boyutlu normalleşme için teknik heyetlerin çalışacağı Amman merkezli üçlü füzyon hücresi (koordinasyon merkezi) kurulamadı. Çünkü İsrail’in ilgilendiği şey güvenlik garantisi değil Suriye’nin kendisi. İki yıldır Golan’ın beri tarafında işgal güçlerinin ayak izlerine bakarsanız odak noktalarının Suriye ve Ürdün’e can veren su kaynakları olduğunu görürsünüz.

Golan Tepeleri ve Şeyh Dağı’ndaki işgalin iki temel nedeni var: Biri İsrail’e stratejik derinlik kazandırmak, diğeri su kaynaklarına ulaşmak. Golan’dan öteye stratejik derinlik arayışı temel faktör olmaktan çıkıyor; burada su kaynakları birincil öncelik haline geliyor. Bu farazi bir durum değil.

İsrail iki yıldır Yermuk Havzası ve Rakkad Vadisi’ndeki barajların çevresine asker konuşlandırıyor, yolları kapatıyor, bölge sakinlerini göllere yaklaştırmıyor. Kuneytra’nın en büyük barajı Mantara’yı yakın planda tutuyor. Bunun yanı sıra Rakkad Vadisi’ndeki diğer barajlar Ruveyhine, Kudna, Bureka, Gadir el-Bustan ve Cisr el-Rakkad’ı fiilen kontrol ediyor. Yermuk Nehri üzerindeki Vahde Barajı da öyle. Bu barajlar İsrail’in işgal ettiği Golan Tepeleri ve Şeyh Dağı’nın yamaçlarına düşen yağmur ve kar sularından besleniyor. Yani İsrail suyun başını da tutuyor. Süveyde’de tehdit altındaki Dürzilerin durumunu bahane ederek güney Suriye’yi tampon bölgeye dönüştürürken gözünü diktiği şey su. Yeni bir çatışma döngüsünde işgalci çitleri daha derinlere itecektir. İsrail’in resmi sınırları yok, değiştirilebilir çitleri var.

Her şeyden önce İsrail’in içindeki ve dışındaki Yahudileri geleceğe hazırlıyorlar. Bir tarafta fiili işgal, diğer tarafta ellerinde Tevrat’la vadedilmiş toprakları keşfe çıkan fetihçi fanatikler. Yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin devreye girmesi tesadüf değil. Suriye için kurulan aparat Başan Öncüleri... Netanyahu hükümetinde ve Knesset’te destekçileri var. Şeyh Dağı’nı Suriye’de kurulacak Yahudi yerleşimlerinin çekirdeği olarak görüyorlar. Golan Tepeleri, Hermon Dağı (Şeyh Dağı), Kuyentra, Dera’nın kuzeyi ve kısmen Süveyde kırsalını Tevrat’ta geçen Başan Kralı Og’un toprakları olarak görüyorlar. Ocak 2025’ten beri Suriye topraklarına musallat oldular. Suriye’ye giriyorlar, yerleşim birimlerine İbranice isimler veriyorlar, ibadet ediyorlar, bu toprakların Yahudilere ait olduğuna dair semboller bırakıyorlar. Böylece geçici varlık inşa ettiklerini ve bu pratiklerin kalıcı yerleşimlere yol açacağını düşünüyorlar.

Eski Suriye, Golan’ı geri alabilecek güçte değildi ama 1974’teki ateşkes hattında durabiliyordu. O hat Türkiye’nin de yıkım ekibindeki üstün katkılarıyla yerle bir edildi. Bu bariyer yıkılmasaydı İran’a da saldıramazlardı. Şam’ın yeni efendileri ne topraklara ne de sıraladığım barajlara sahip çıkabilecek durumda. El yükselttiklerinde Halk Sarayı ya da Tişrin Sarayı’nın kendileri için mezara dönüşeceğini ya da bir anda ayaklarının altına serilen kırmızı halıların çekileceğini biliyorlar. Geçmiş sicilleriyle ancak Siyon düşü için kullanışlı aparat olabilirler ya da parya.

Bu bir öngörü meselesi. İsrail siyasetine yön verenlerin 2011’den itibaren dediği şuydu: “Keyfimiz yerinde, düşmanımız düdüklü tencere gibi içten içe kaynıyor ve ilk kez Suriye’de olup bitenlerden dolayı kimse bizi suçlamıyor!”

Türkiye’nin üslendiği rolün Suriye’yi kendi topraklarına sahip çıkabilecek konuma getirebileceği öngörüsüyle daha ilk andan itibaren “İran’dan boşalan boşluğu Türkiye dolduruyor” dediler. Yeni tehdidi 12 kişilik Nagel Komisyonunun raporuyla tanımladılar. 6 Ocak 2025’te Netanyahu, Savunma Bakanı Israel Katz ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’e sunulan raporun temel önermesi basitti: “Türkiye’nin Osmanlı etkisini yeniden kazanma hırsı, İsrail ile çatışmaya yol açabilir. Suriyeli grupların Türkiye ile ittifak kurması, İsrail için yeni ve güçlü bir tehdittir. Bu tehdit, İran tehdidinden bile daha tehlikeli bir şeye dönüşebilir. İsrail, Türkiye ile doğrudan bir çatışmaya hazırlanmalıdır.”

Suriye’den ayaklarına gelen pası gole çevirmek için söylem inşa etmeleri gerekiyordu ve bunun hazırlığını çoktan yapmışlardı.

Şimdi bakıyoruz Trump’ın en büyük ve en dişli bağışçısı Miriam Adelson’ın gazetesi Israel Hayom, “Türkiye’yi Suriye, Kuzey Kıbrıs ve Akdeniz’de vurursak NATO korumasından yararlanamaz” tezini işliyor. İsrail, Levant’ta kendini Leviathan sanıyor. Kollarıyla hükmedebileceği, dilediği gibi cezalandırabileceği bir güç denklemi. Bunun güç kaynağı da ABD. Bu denklem için tekrarlanan saldırganlığın seçimlerle ilgisi yok.

İsrail de bir kesim de ‘Türkiye, ABD’nin müttefiki ve NATO üyesi olduğu sürece İsrail’le savaşamayacağı’ tezini işliyor. Gerçeğe dokunan bir yanı var bunun.

İsrail T4, Palmira ve Hama Üslerine saldırıdan farklı olarak Ebu Zuhur’da Türkiye’nin konuşlanma ve teçhiz planlarını hedef aldığını ısrarla söylüyor. Fakat Türkiye, “Ebu Zuhur’da askeri varlığımız yok” diyerek saldırıyı üzerine almıyor. Çünkü “Hedef bizdik” demek farklı bir pozisyon almayı gerektirir. İttifak ilişkileri de bundan kaçınmayı dayatıyor. Gazze soykırımına karşı Ceyhan’dan İsrail’e petrol sevkiyatını bile kesememiş, hayalleri olan ‘büyük ülke’nin çaresizliği!

Sarayın kalemleri Mekke paktının İsrail’e karşı olduğu tezini işliyordu. Kriz kapıyı çaldı, şimdi “Sahi öyle mi?” diye sormak gerekmez mi? Üçlü ittifakın bir caydırıcılığı yok muydu? Belli ki İsrail, Mekke paktını kendisine karşı işlevsellik kazanacak bir ittifak olarak görmüyor. Muhtemelen Netanyahu da Trump gibi Mekke paktını İran’a karşı bölgesel güç birliği olarak yorumluyor. Fakat burada yeni bir sınav başlıyor. Söz gelimi Suriye, “Bizi de ittifaka alın” derse ne yapacaklar? Muhtemelen kıvranıp duracaklar. Trump’a bakacaklar, başlarını öne eğecekler.

İsrail’e hizmet ederek İsrail’in şerrinden emin olacaklarını sananların hiçbir caydırıcılığı kalmadı. Şimdi ‘yalvarma’ makamında Trump’tan sevgili Bibi’sini dizginlemesini bekliyorlar.

Evrensel seninle güçlü!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Fehim Taştekin

Türkiye’nin üzerine alınmadığı düşmanlık!
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et