5 Soruda SDG: Nasıl kuruldu, neden feshediliyor?
SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) askeri, güvenlik ve idari yapılarının Suriye devlet kurumlarına entegrasyon sürecinin tamamlandığının SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi tarafından açıklanması, yalnızca Suriye ve Rojava açısından değil; Türkiye’de yürütülen süreç ve Ortadoğu’daki yeni güç dengeleri bakımından da önemli bir gelişme. SDG’nin ortaya çıkış koşullarından ABD ile kurduğu ilişkinin sınırlarına, Türkiye’nin Suriye Kürtlerine yönelik politikasından son “süreç” ile Suriye’deki entegrasyon arasındaki ilişkiye kadar birçok gelişmeyi de birlikte değerlendirmek gerekiyor.
1. SDG hangi koşullarda ve nasıl kuruldu?
SDG’nin omurgasını oluşturan PYD (Demokratik Birlik Partisi), Öcalan’ı önder olarak gören KCK sistemi içindeki partilerden biri olarak 2003’te kuruldu.
Erdoğan iktidarı 2011 yılında ABD ve Fransa’nın desteğinde Suriye’de rejimi değiştirmeye yönelik müdahalenin öncülüğüne soyunduğunda en beklemediği sonuçlardan biri de Kürtlerin Kuzey ve Doğru Suriye’de (Rojava) özerk bir yönetim kurmasıydı. Ancak Esad/Baas rejimi ile Batı ve Türkiye destekli cihatçılar arasındaki savaşın yayılması karşısında 2012 yazında Kürtler, PYD öncülüğünde kendi askeri güçlerini de oluşturarak (YPG-Halk Savunma Güçleri) yaşadıkları bölgelerde (Kobanê, Cizîre ve Afrin) özerk kanton yönetimleri ilan ettiler. Bu tarihten itibaren Kürtler hem Erdoğan yönetiminin hem de cihatçıların hedefi oldu. HTŞ’nin (Heyet Tahrir eş Şam) önceli olan el Nusra ve ardından IŞİD Kürtlere saldırılar gerçekleştirdi.
Öte yandan Esad/Baas rejiminin kısa sürede devrilmesi beklentisinin gerçekleşmemesi iki önemli sonuca yol açtı: İran’ın bölgesel gücü arttı ve Suriye’de emirlik kuran IŞİD, 2014 haziran ayında Musul gibi önemli bir enerji merkezini işgal ederek Irak’ta da etki alanlarını genişletti. Bu gelişmeler karşısında ABD emperyalizmi İran’ı kuşatmak üzere iş birlikçilerini kendi politik ekseninde birleştirmek ve IŞİD’in, kendisinin bölgesel çıkarları ile İsrail’in “güvenliği” için yarattığı istikrarsızlık ve tehdidi bertaraf etmek amacıyla “IŞİD ile mücadele” adı altında bir “strateji” geliştirdi ve bu strateji temelinde “IŞİD ile Mücadele Koalisyonu”nu kurdu.
ABD’nin Suriye Kürtleriyle iş birliği de ekim 2014’te IŞİD’in Kobanê kuşatmasına karşı sürdürülen direnişe hava desteği vermesiyle başladı. ABD açısından bu iş birliği, yalnızca IŞİD’e karşı bir taktik değil; aynı zamanda Suriye rejiminin Rusya ve İran’ın desteğinde ülke genelinde kontrolü yeniden ele geçirmesini engellemek ve dahası enerji kaynaklarının denetimi konusunda rejimi baskılamak için kullanışlı idi. Bu nedenle ABD, Kürtlerle iş birliğini eylül 2015’te Arap aşiretleri ile Asuri/Süryani unsurları da kapsayan geniş askeri çatı örgütü SDG’nin kuruluşu üzerinden kalıcı hale getirdi ve bunu rejim değişikliği hedefi doğrultusunda “kullanışlı bir politika” olarak sürdürdü.
2. ABD Kürtlerle iş birliğini hangi biçim ve sınırlar içinde sürdürdü?
ABD, SDG’nin eylül 2015’te kurulmasının ardından Kürtlerle askeri iş birliğini derinleştirdi; ancak Rojava Özerk Yönetimini siyasal olarak tanımadı. Dahası, Türkiye’nin olası operasyonları karşısında Kürtlere bir savunma güvencesi vermeyeceğini, iş birliğini sadece IŞİD ile mücadele ile sınırladığını defalarca açıkladı.
Türkiye ile SDG konusunda yaşanan gerilimlere rağmen ABD’nin temel önceliği, Esad yönetiminin ülke genelinde kontrol sağlamasını engellemek ve Rusya-İran ekseninin bölgesel etkisini sınırlamaktı.
Ancak ABD ile kurulan bu angajman, Kürtlerin ABD ve Rusya arasındaki çelişkileri kullanarak kendilerine manevra alanı açma politikasını önemli ölçüde daralttı; ABD’nin tutumu Kürtler açısından belirleyici hale geldi. Bu durumun sonuçları, özellikle rejim değişikliği ve geçici HTŞ yönetiminin ABD-İsrail’in bütün istemlerini yerine getirmesi sonrasında Kürtlere yönelik saldırganlığın önünün açılmasında ve devamında 29 Ocak anlaşması sonrasında Kürtlerin kazanımlarının sınırlandırılmasında ve entegrasyona zorlanmasında açık biçimde görüldü.
3. Türkiye bu dönem boyunca SDG’ye karşı nasıl bir politika izledi?
Erdoğan iktidarı, Suriye Kürtlerinin statü kazanmasını hem bölgedeki yayılmacı emelleri hem de Türkiye’deki Kürt meselesi açısından tehdit olarak gördü. Bu nedenle 2016’da görünüşte IŞİD’e karşı olan, fakat esas olarak Kobanê ile Afrin kantonlarının birleşmesini engellemeyi hedefleyen Fırat Kalkanı operasyonuyla başlayan bir dizi askeri müdahaleyi ÖSO/SMO gruplarıyla birlikte gerçekleştirdi. Her ne kadar SDG konusunda ABD ile anlaşmazlık yaşansa da iki ülke İdlib’de aynı çizgide buluştu; ABD, Türkiye’nin HTŞ ile kurduğu fiili iş birliğini destekleyen bir tutum benimsedi.
Öte yandan Erdoğan iktidarı, SDG ve Rojava’ya yönelik operasyonları ve baskı politikasını iç siyaseti dizayn etmenin bir aracı olarak da kullandı. Fırat Kalkanı operasyonu sürecinde MHP ile Cumhur İttifakı’nın temelleri atıldı ve başkanlık rejimi için referandum yapıldı. Afrin operasyonu sırasında ise ülkede adeta seferberlik ilan edildi ve operasyonu eleştirmek bile yasaklandı. Bu atmosferde yapılan 24 Haziran 2018 seçimleriyle yeni rejim resmen başlatıldı.
Aynı dönemde binlerce Kürt siyasetçi tutuklandı, dokunulmazlıklar kaldırıldı, belediyelere kayyımlar atandı. Böylece sınır ötesi operasyonlar ve Kürt sorunundaki savaşçı politikalar içeride her türlü demokratik hakkın askıya alınmasının dayanağı haline getirildi.
4. Türkiye’deki süreç ile SDG’nin entegrasyonu arasında nasıl bir ilişki vardı?
Saray rejimi, hem bugün İran savaşıyla yeni bir boyut kazanan altüst oluşta kendisine yönelmesi muhtemel riskleri bertaraf etmek hem de ABD ile uyum içinde bölgesel roller üstlenmek için süreci kullandı. Aynı zamanda iç politikada muhalefeti bölmek, özellikle ana muhalefet partisine yönelik kritik operasyon dönemlerinde Kürt muhalefetini pasivize etmek; süreci bozmamak adına bu müdahalelere karşı çıkamaz hale getirmek için bu süreci araçsallaştırdı.
Bahçeli’nin Öcalan’a yaptığı çağrı ve Öcalan’ın PKK’ye yönelik “silah bırakma ve örgütsel fesih” çağrısının SDG’yi de kapsadığı yönündeki açıklamalar, Türkiye’nin bölgesel planlamasının bir parçası olarak gündeme geldi.
Suriye’nin başına getirilen HTŞ yönetiminin ABD ve İsrail’in tüm taleplerini yerine getirmesi -IŞİD ile Mücadele Koalisyonuna katılması ve 6 Ocak 2026’da İsrail ile iş birliği anlaşması imzalaması- sonrasında SDG’ye yönelik yeni saldırı dalgası başlatıldı. 7 Ocak’ta Halep’teki Kürt mahallelerine ve ardından diğer Kürt bölgelerine yönelik saldırılar, ABD’nin SDG’yi HTŞ’nin dayattığı koşullarda entegrasyona zorlamasıyla eş zamanlı ilerledi.
ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack, “Suriye’deki ana partnerlerinin değiştiğini” açıklayarak çerçeveyi netleştirdi. Barrack’a göre ABD, demokratik ya da federatif modeller yerine güçlü merkezi yönetimlerin daha “kullanışlı” olduğunu düşünüyordu.
Bu bağlamda Türkiye’nin “Türk-Kürt-Arap ittifakı” söylemi, ABD’nin İran’ın bölgesel etkisini zayıflatma ve direniş eksenindeki güçleri tasfiye etme stratejisiyle uyumlu bir zemine oturdu. Kürtlerin Suriye ve Irak rejimleriyle entegrasyon sürecine zorlanması da bu stratejinin parçası haline geldi.
Türkiye’de çıkarılan çerçeve yasa ile SDG’nin entegrasyon sürecinin tamamlanmasının eş zamanlı gündeme gelmesi, iki sürecin birlikte yürütüldüğünü açık biçimde gösteriyor.
5. SDG’nin bugün kendini feshetmesinin olası sonuçları nelerdir?
SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin, SDG’nin Şam’daki geçici HTŞ yönetimine entegrasyonunun tamamlandığını açıklaması birkaç açıdan değerlendirilebilir.
Birincisi, ABD’nin Türkiye-Suriye-Irak ekseninde dayattığı yeni bölgesel mimari Kürtlerin sınırlı kazanımlarını bile tehdit eden bir nitelik taşıyor. Barrack’ın 16 Haziran’da Erbil’de Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile yaptığı görüşmede Suriye’deki entegrasyon sürecinin yıl sonuna kadar tamamlanmasını istemesi, bu baskının açık göstergesiydi.
İkincisi, Abdi’nin entegrasyonun tamamlandığı açıklamasında aynı zamanda “Mücadelenin ve taleplerin bitmediği” yönündeki vurgusu, Kürtlerin ulusal-demokratik taleplerinin ancak kendi örgütlü güçleri ve mücadeleleriyle korunabileceğini gösteriyor. Çünkü HTŞ yönetiminin orduya katılmasını kabul etmediği YPJ’nin (Kadın Savunma Birlikleri) statüsüyle ilgili belirsizliğin devam etmesinden ana dilinde eğitim sorununun çözülememiş olmasına, kendini 5 yıl boyunca ülkenin lideri ilen eden HTŞ Lideri Colani’nin Kürtler tarafından boykot edilen göstermelik seçimlerinden 210 sandalyeli yeni mecliste Kürtlere sadece 4 sandalyenin verilmesinde kendini gösteren siyasal temsil sorununa kadar birçok sorun yerinde duruyor.
Üçüncüsü, İran savaşı bölgedeki dengelerin ne kadar kırılgan olduğunu, herhangi bir gelişmenin nasıl bölgedeki bütün diğer süreçler üzerinde önemli sonuçlara yol açtığını ortaya koydu. Ayrıca bölgedeki bu genel kırılganlık ve belirsizliğe Suriye’deki Arap Aleviler ve Dürzilerin HTŞ yönetimiyle sorunlarının çözülememiş olmasını da eklemek gerekiyor.
Dolayısıyla bugün entegrasyonun tamamlandığı açıklaması, Kürtlerin sorunlarının çözüldüğü ya da HTŞ yönetiminin Suriye halkları için yarattığı tehdidin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine Suriye’de bölgedeki diğer gelişmelerle iç içe geçmiş belirsizlik ve kırılganlıklar, halkların demokratik kazanımlarını koruyabilmesi ve geleceklerini belirleme mücadelesinde sadece HTŞ yönetimine karşı değil; bölge gericiliklerine ve emperyalist dizayna karşı ortaklaşma ve dayanışmanın gerekliliğini gündeme getirmiştir.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et