16 Ağustos 2026 00:04

AKP’nin 25 yılını nasıl okumalı?

14 Ağustos 2001’de kurulan AKP, çeyrek yüzyılı geride bıraktı. Bu uzun dönemi, “Demokratik bir başlangıç ardından gelen otoriter bir sapma” olarak okumak oldukça yaygın. Ancak bu yaklaşım 2000’li yıllarda kurulan otoriter neoliberalizmi görünmez kılıyor. Bu 25 yıla ilişkin diğer bir yaygın yaklaşım, AKP’nin başından beri hiç değişmediğini ileri sürüyor. İlk yaklaşım gibi ikinci de yaşanan dönüşümün nedenlerini açıklayamıyor.

Bu iki eksik ve hatalı yaklaşımın ötesine geçmek, siyasi ve iktisadi indirgemeci açıklamalardan sıyrılmakla ve siyasi süreçlerle sermaye birikim süreçlerini birlikte ele almakla mümkün olabilir. Sürece böyle bakınca AKP dönemini üç dönemde inceleyebiliriz.

İlki, 2002-2013 arasında otoriter neoliberalizmin yerleşikleşmesi, ikincisi 2013-2018 arasında yapısal kriz ve üçüncüsü 2018 sonrasındaki otoriter konsolidasyon süreci. İkinci dönem birincinin yarattığı çelişkilerin sonucu, üçüncü dönem ise bu çelişkilere getirilen otoriter çözüm olarak ortaya çıktı. Gelin detaylara bakalım.

Otoriter neoliberalizm

Birinci dönemin ekonomik zemini bağımlı finansallaşmaydı. 2001 krizinden devralınan IMF programı, yüksek faiz, sermaye girişleri, değerli TL ve genişleyen krediler üzerinden işledi. Ekonomik büyüme dış finansmana bağımlı hale gelirken ithalat arttı, üretim yapısı aşındı, şirketlerin ve hanelerin borçluluğu yükseldi.

Bu birikim modeline otoriter neoliberal bir düzenleme biçimi eşlik etti. Merkez Bankası bağımsızlığı, bağımsız düzenleyici kurumlar, özelleştirmeler ve mali disiplin, ekonomi politikasını demokratik tartışmanın dışına taşıdı. Sermayenin temel çıkarlarını ilgilendiren kararların toplumsal ve siyasal itirazlardan yalıtılması da bu devlet biçiminin parçasıydı.

Düzenin diğer kurucu unsuru emeğin etkisizleştirilmesiydi. Emek hareketi 1980’de önemli bir darbe yemişti ancak 1990’larda yeniden canlanabildi. Reel ücret artışları kazandı ve hatta özelleştirmeleri durdurabildi. Ancak AKP iktidarı, 1980 darbesinin yapamadığını yaptı ve emeğin toplumsal ve kurumsal gücünü kalıcı bir şekilde geriletti.

2003 İş Kanunu esnek çalışmayı, taşeronlaşmayı ve güvencesizliği yaygınlaştırdı. Özelleştirmeler örgütlü emeğin güçlü olduğu alanları tasfiye etti. Buna karşılık sosyal yardımlar ve tüketici kredileri, neoliberal programın yaratabileceği hoşnutsuzlukları sınırladı. Kent rantının yeniden dağıtılması, şehirli alt ve orta sınıfları bu büyüme koalisyonuna dahil etti. Emekçiler örgütlü bir sınıf olarak dışlanırken, yardım alan haneler, borçlu tüketiciler ve seçmenler olarak sisteme dahil edildi.

Bu yapı siyasi mücadelenin zeminini de değiştirdi. Mücadele iş yerlerinden ve sokaktan devletin üst kademelerine taşındı. Emek-sermaye çelişkisinin siyasetteki ağırlığı azalırken iktidar bloku içindeki çatışmalar öne çıktı. İlk dönemin istikrarı, emeğin dışlanmasına ve kesintisiz sermaye girişlerine dayanıyordu. Modelin gücü aynı zamanda krizinin kaynağını oluşturdu.

Yapısal kriz

İkinci dönem 2013’te başladı. Esasında 2008 küresel krizi ilk çatlakları yaratmıştı. Ancak 2013’te küresel finansal çevrimin değişmesi bağımlı finansallaşma modelini zora sokarken, Gezi direnişi AKP’nin hegemonya projesinin sınırlarını gösterdi. 2000’lerdeki Kemalist bürokrasinin tasfiyesi döneminde Gülenciler ile ittifak yapan AKP, bu grubun iktidar aleyhine çalışmaya başlaması üzerine Gülencileri karşısına aldı. Bu gerilim yapısal krizin devlet krizi ayağını oluşturdu. Birikim modeli krizi ile devlet krizinin birleşmesi, Türkiye kapitalizmini yapısal kriz konjonktürüne taşıdı.

Bu dönemde teknokratik ekonomi yönetimi aşınarak yerini yeniden siyasileşmiş, kurala değil ekonomi yönetiminin takdir hakkına dayalı bir yönetime bıraktı. Kamu bankaları, kredi genişlemesi, seçici teşvikler ve piyasa müdahaleleri kriz yönetiminin araçlarına dönüştü. Ancak bu araçlar yeni bir birikim modeli kuramadı. Ekonomik darboğazlar sıklaşırken iktidar bloku içindeki çatışmalar hızlandı.

Yani AKP’nin yapısal krize yanıtı, siyasi sistemi değiştirmek oldu. Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olma olanağının ilk kez ortadan kalkması, o dönemde yürütülen barış sürecinin sonlanmasını beraberlinde getirdi. Devlet krizinin 2016’da başarısız bir darbe girişimine dönüşmesi, MHP ile kurulan milliyetçi-muhafazakar ittifak ve OHAL altında yapılan 2017 referandumu bu dönüşümün temel eşikleriydi. 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş, otoriterleşmenin başlangıcı değil, yapısal krize verilen kurumsal yanıttı.

Otoriter konsolidasyon

Üçüncü dönem otoriter konsolidasyon girişimiyle başladı. Amaç yeni rejimi yerleşikleştirmek, iktidar bloku içindeki dengeyi korumak ve parçalı muhalefeti denetim altında tutmaktı. Örgütlü emeğin önceki dönemde zayıflatılmış olması, bu sürecin avantajlarından biriydi.

Yeni rejim ilk aylarında 2018 döviz kriziyle karşılaştı. Küresel finansal koşulların 2019’da elverişli hale gelmesi, kemer sıkmanın ertelenmesine ve kamu bankaları öncülüğünde kredi genişlemesine imkan verdi. Pandemi sonrasında gelen 2021-2023 para politikası deneyi düşük faiz ve değersiz TL üzerinden ihracat çekişli bir model kurmayı amaçladı. İstihdamı bir süre korudu, ancak yeni bir birikim modeli yaratamadı. Sonuç firmaların döviz borçlarının erimesi, yüksek enflasyon, reel ücret kaybı ve ağır bir bölüşüm şoku oldu.

2023 sonrasında Şimşek programıyla başlayan finansal restorasyon da yapısal krizi sona erdirmedi. Yüksek faiz, değerlenen TL, sermaye girişleri, iç talebin daraltılması ve ücret baskısı bağımlı finansallaşmanın araçlarını geri getirdi. Ancak zaten krize girdiği için terk edilen bu modelin, Türkiye kapitalizminin krizine yanıt vermesi mümkün değil. Enflasyondaki patinaj ve mevcut programın bir çıkış stratejisinin olmaması gibi etkenler, programda revizyon tartışmasını gündeme taşısa da, henüz bir doğrultu değişimi söz konusu değil.

Sonrası?

Üç dönemi birbirine bağlayan çizgi emeğin siyasi ve toplumsal olarak dışlanmasıdır. Bu dışlanma önce otoriter neoliberalizmin yerleşikleşmesini, ardından krizin sermaye lehine yönetilmesini ve son olarak otoriter konsolidasyon girişimini mümkün kıldı.

Tüm bunlara rağmen, emeği merkeze almayan ana muhalefet karşı-hegemonik bir seçenek oluşturamıyor, hem de hayat pahalılığı krizi rejimin toplumsal dayanaklarını aşındırmışken. Bu kısırdöngüden demokratik çıkış, altılı masanın vadettiği gibi eski teknokratik düzene dönmeyi değil, hukuk ile ekmek mücadelesini birleştirmeyi ve emeği bağımsız bir siyasal güç olarak yeniden kurmayı gerektiriyor.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Ümit Akçay

AKP’nin 25 yılını nasıl okumalı?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et