250. Yazı – Beşinci Mektup: Sosyalist gündelik hayatı düşünmek
Sevgili Okur,
Kafamda dolaşan ama köşe yazısına sığdıramadığım konular için, her elli yazıda bir yazdığım mektuplardan beşincisi ile karşınızdayım. Öncekilere “Ne gerek vardı” diyen de oldu, “Severek okudum” tepkisi veren de.
Birinci tekil şahısta iletilen bu satırları ‘içten dertleşme’ ya da ‘boş gevezelik’ olarak yorumlama hakkı tabii ki sizin.
İsmail Beşikçi’den ilk karşılaşmamızda aldığım ders
Tarihi aklımdan silinmiş; muhtemelen sekiz defa cezaevine girip toplamda 17 yılını parmaklıklar arkasında geçiren İsmail Hoca’nın 1987’deki tahliyesinden sonra olmalı.
Kürt meselesine derin ilgi duyuyordum. Siyasal faaliyetlerimden dolayı başıma gelen işler nedeniyle Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden (AÜ SBF) gecikmeyle yeni mezun olmuştum. Bırakın konuşup tartışmayı, Kürt kelimesini cümle içinde geçirmenin dahi bedel ödemeyi gerektirdiği yıllardı. O gençlik günlerimde düş ve arzularımı hayata nasıl geçirebileceğimi araştırırken, Hocanın ulaşılabilir olduğu, arzu edenlere zaman ayırıp, görüştüğü kulağıma gelmişti.
Bir akşam, heyecan ve hatta korku içinde ev numarasını çevirdim. Telefonu eşi açtı ve kendisini çağırdı. Görüşme arzumu ve gerekçelerimi önceden planladığım şekilde sıraladım. Sözü uzatmadı, bana birkaç gün sonrası için randevu verdi. Bu karşılaşmayı yıllar önce İsmail Beşikçi’ye Armağan kitabı için yazdığım bölümde anlatırken; “Kızılay’da bir kahvehanede buluştuk.” demiştim ama tam da öyle olmadı.
Önce Kızılay Postanesi önünde (Yoksa bir kitapçı önü müydü?) buluştuk. Benim gibi genç birine daha aynı saatte randevu vermişti. Selamlaştıktan sonra onun yönlendirmesiyle Kızılay’ın ara sokaklarında yürümeye başladık. Kısa cümleler eşliğinde ilerlerken bizi nasıl bir büro ya da yayınevine götüreceğini merak ediyordum. On dakika kadar sonra bir kahvehanenin önünde durduk. Hoca önümüze geçerek içeriye yöneldi. Belli etmemeye çalıştığım bir şaşkınlıkla onu takip ettim. Mekân hararetli bir biçimde okey oynayanlarla doluydu. Boş olan az sayıdaki masadan birine yönelen Beşikçi’yi takip edip oturduk. Az sonra gelen garson, masada duran okey takımını toplarken, ne içeceğimizi sordu.
Çaylarımızın gelmesiyle Hoca toplantıyı başlattı. Önce benim, sonra kelime tercihi ve vücut dilinden dindar olduğunu tahmin ettiğim gencin sorularını aldı. Yeşil çuha kaplı masa etrafında bizi sabırla dinleyip, yalın ama özenli bir biçimde yanıtladı. Bir fakülte kurulu salonunda ya da geniş bir öğretim üyesi odasının toplantı masasında oturuyormuşçasına rahattı. O anda verdiği ders ağzından çıkan sözlerle sınırlı kalmadı. Öz güvenli oturuşuyla, çevresinde olup bitenden akışı hiç etkilenmeyen cümleleriyle bize derslerin en önemlisini, okey istekasına vurulan taş gürültüleri arasında verdi.
Akademik faaliyetin ünvan, ofis ve maaş demek olmadığını orada gösterdi. Siyasal faaliyetin de uygun koşullar beklenerek, hayata karşı alacaklı bir tutum sergileyerek yapılmayacağını sakin ve kararlı haliyle öğretti.
Daha fazla cesaret, daha fazla yaratıcılık
Ülkemiz tarihinin en ağır dönemlerinden birini yaşıyoruz. Önceliği halklara refah ve mutluluk sağlamak yerine siyasal ömrünü uzatmak olan bir rejim, kural ve etik sınır tanımadan saldırmaya devam ediyor. Verili koşullarda giderek daralan siyasal alanı elden geldiğince genişletecek bir cephe siyaseti örmek ve antifaşist blok içinde yer almak elbette boynumuzun borcu, ama sosyalist olduğumuzu ve siyasal işlevimizin demokrasi cephesine destekle sınırlı olmadığını unutmadan.
Sosyalist siyaset alanı çok parçalı bir görünüm sergiliyor. Örgütlü kesimler müthiş fedakârlıklarla mücadeleyi sürdürüyor. Her türden kaynak sınırlı olduğu gibi baskı ve engellemeler dur durak bilmiyor. Örgütlü hayat sürdüren her birey aslında beş hatta on kişi gerektiren bir yükü omuzlamış durumda.
Hal böyleyken, kendisini sosyalist ve devrimci olarak tanımlayan kesimde ciddi bir insan kaynağı israfı yaşanıyor. Dört bir yanımız, ‘sol memesinin altındaki cevahir’ sönmemiş olmasına rağmen düşüncelerini hayata geçirmeyen, geçiremeyen bireylerle dolu. Zor ve yalnız yıllarda dik duruşunu ve saygınlığını koruyan bu kişiler ya nedeni iyi tanımlanmamış bir bekleyiş içinde ya da bilgi ve enerjisini boşluğa savuruyor.
40 yıl önce yaşanmış bir işkencede çözülme vakası nedeniyle şu anda partileşmiş siyasal çevresinden uzak duran büyüğümüzden, güncel ve yakıcı öneme sahip teknik bir konunun uzmanı olmasına rağmen bilgisini paylaşmak için “Gelip beni bulsunlar” diyerek bekleyen akademisyenden, yaşadığı ilçedeki sosyalist parti binalarının genellikle kapalı oluşunu eleştirip de haftada iki gün bina açmaya gönüllü olmayan sosyalist emekliden, bir arkadaşının sabahın beşinde fabrika önünde bildiri dağıttığını duyup da termos içinde çay ya da çorba götürmeyi aklına getirmeyen sosyalist komşudan, ana akım medyanın sırtını çevirdiği konuları manşetinden indirmeyen gazete ve dergileri takdir edip de abone olmayı düşünmeyenden, yaşadığı il/ilçedeki bir haberi devrimci gazetelere gönderme zahmetine katlanmayandan, çok sayıdaki hak ihlali duruşmasından birini seçip ısrarla izlemeyi aklına getirmeyenden, bir basın açıklamasına katılıp sanığın ailesine ve yoldaşlarına moral verme, bir grev çadırında güneş altında bekleyerek güneşin sofrasına oturma fırsatını kaçıranlardan söz ediyorum.
Evet, pek çok şey eksik, koşullar elverişsiz. Baskılar, işsizlik ve yoksulluk nefes aldırmıyor. Bunca zorluk içinde partide, sendikada, dergide, dernekte ve okuldaki eksiklikleri sıralamak ve uzak durmak yerine siyasal mücadelenin bir parçası olabiliriz.
İsmail Beşikçi’nin öz güvenini, kararlılığını, fedakarlığını, sadeliğini ve enerjisini kendimize uyarlasak, koşulların sınırlarını aşsak, sadece söz üretmek yerine devrimci ve sosyalist mücadelenin bir ucundan gücümüzün yettiğince tutsak fena mı olur?
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et