13 Ağustos 2026 00:11

‘Barış ve demokrasi’nin Türkiye’si mi?

“Terörsüz Türkiye” vaadi yüklü, “şiddetsiz siyaset” iddialı “çerçeve yasa”, beklendiği üzere, parlamentoda yüksek destek oranıyla kabul edildi. İktidar cephesinin propaganda aygıtı, sonucu, “PKK terörünün tarihe gömülmesi”, “Devlet aklının terörü bitirmesi” “Türkiye’nin refaha kavuşması” için sağlanan başarı olarak duyurdu. Kabul sonrasında Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına yönelerek yöneticileriyle tokalaşmasının zılgıtlarla karşılanmasını öne çıkaranlar da oldu.

Propaganda bakanlığı merkezli onlarca gazete ve kanalın ve iktidar sözcülerinin sistematik şekilde sürdürdükleri propagandanın ana temasının “Teröre son vermek” sözlerinde ifade bulması yeni bir durum değil. Ancak eklenen ‘yan iddialar’ da var. “Şiddetsiz siyaset” olanağının bu yasa aracıyla doğduğu, barışın sağlanacağı -hatta sağlandığı, kaynakların ülkenin- “dolayısıyla da halkın” refahı için harcanacağı söyleniyor. “Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki engellerin bu yasa ile birlikte aşılacağı”nı, “çerçeve yasanın bir ilk adım” olacağını ileri sürenler de bulunuyor.

Toplum hayatında özellikle de siyasi alanda vaatler ve iddiaların ‘kıldan köprüsü’ ya da ‘iki tarafı keskin kılıç’ sınavından geçtiği yer pratiktir! Yukarıdaki iddia ve vaatlerin hiçbirinin gerçeklikte karşılık bulmadığı ve bulmayacağı yaşanarak görülecektir. Bugüne dek olduğu üzere veya benzer şekilde ya da hatta baskı-yasak zincirinin daha fazla gerilmesiyle kanıtlanarak. Yasanın parlamentoda onaylanması sırasında dışarıda Doruk Maden işçilerinin polis zoruyla susturulup gözaltına alınması yeterli sayılmayabilir ama daha fazlası hemen her yeni sabahla birlikte yeni bir belediye yönetiminin gözaltı-tutuklanma operasyonlarıyla kanıtlıdır. Devletin şiddet tekelinin bir hak ve zorunluluk sayıldığı koşullarda “şiddetsiz siyaset”in de yönetilenlere bir hak olarak tanınmadığının binlerce örneğini, son yılların olayları aracıyla görmek isteyen herkes görebilir! Son kırk yılda “PKK terörü nedeniyle 2.3 trilyon doların harcandığı, barış sağlanarak kaynakların bundan sonra halkın refahı için harcanacağı” iddiası da, sermaye-servet sahipleriyle nüfusun yüzde seksen-doksanı arasındaki büyük uçurumun bu iktidar döneminde açılmaya devam etmesiyle yalanlanmaktadır. Kürt halk kitlelerine yönelik sürdürülen imha ve sindirme politikasını “terör” sözcüğünün yarattığı tepkiye sığınarak yok gösterme kurnazlığı bir yana, kaynakların iktidar oligarklarıyla yağdanlıklarının servetine servet katma ve bölgede ve içeride şiddet aygıtını takviye için, yayılmacı politikalar doğrultusunda kullanıldığı gizli-saklı değildir.

Bu yasanın pratiğe geçirilmesinin önündeki barikatlar yasa hazırlayıcılarıyla iktidar sözcüleri tarafından açık edilmiştir. Kürt mücadelesi dolayısıyla suçlananların ‘evlerine dönmesi’ olanağına dahi bin türlü engel çıkarılmaktadır. Saray yönetimi temsilcilerinin Öcalan ile anlaşarak hazırladığı bu “yasa”nın “demokratikleşmeye kapı araladığı” da doğru değildir. Sorunun kendisini yok sayıp teröre eşitleyen Saray yönetimi burjuva demokratik hakların ‘kırıntısı’nı dahi yok etme savaşındadır. Buna rağmen, “savaşanların barışı” iddiası çerçevesine alındığı ölçüde, her ne kadar böylesi anlaşmaların güç ilişkilerinin damgasını taşıması kaçınılmaz olsa da, Kürt özgürlük mücadelesine şu ya da bu biçimde katılmış oldukları için devletçe suçlananların çok katmanlı ve barikatlı bir yararlanma olasılığına kapı araladığı ölçüde bu anlaşma, sadece bu ölçü darlığında bir olumluluk ifadesi olarak görülebilir. Emekçilerin ve devrimcilerin desteklediği de budur.

Ancak, Erdoğan iktidarının bu yasaya yüklediği işlevde Kürt sorununun çözümü bir yana, çözümüne giden yolu açma gibi bir unsurun ilk harfi dahi yoktur. Bundandır ki, Kürt aydınlarıyla gençliğinin önemli bir kesimi tarafından “Şimdi ne oluyor, demokratik haklar bir yana, devlet örgütü ve onun şahsında mücadelemizi ‘terör örgütü’ olarak niteliyor, örgüt yöneticileri de buna imza atıyor” endişesini gidermek mümkün olmamıştır. Birkaç on yıllık süreçte daha ileri boyutlar kazanmış Kürt mücadelesinin haklı olarak yarattığı beklentiye yanıt oluşturma bir yana; “Terörü bitiriyoruz” söyleminde bu beklentiye karşıtlık ilanı söz konusudur. Yasanın, devletin ve “milletin” ülke ve bölgedeki menfaatleri ve “bekası” için önemini kesintisiz şekilde dillendirenler bir tek kez olsun ‘Kürt sorunu evet vardır, Kürtlerin neredeyse 150 yıldır gündeme getirdikleri ve farklı tarihi dönemlerde çatışmalara-isyanlara ve toplu katliamlarla mecburi iskanlara neden olmuş bu sorunu, temel önemdeki talepleri karşılayarak çözümünü istiyoruz’ dedikleri duyulmadı. Aksine, ABD-İsrail-NATO stratejileri kapsamında Ortadoğu-Kafkasya- Karadeniz-Hazar Bölgesi, oradan Çin’e doğru çok geniş alanlara yönelik güç çatışmalarıyla bağlı bir ara ve alt başlık olarak Kürt sorununun istismarı korkusu bugünkü ‘taktiği’ üretmiştir.

2024 ekiminde Bahçeli bunu düşünme yetisine sahip herkesin anlayacağı açıklıkta dile getirdi. Söz konusu çok geniş bölgede büyük-orta güçler arası barışçıl ve savaşçı yöntem ve araçların iç içe işlev gösterdiği strateji ve politikalar daha büyük tehditler üretme potansiyeliyle yürürlüktedir. Bu ‘yasa’nın “İç cephe sağlamlığı” ihtiyacıyla bağını da Bahçeli ve Erdoğan dile getirmişti. “İç cephe birliği”ne neden ihtiyaç duyulduğunu gösteren gelişmelere yenileri eklenmiş durumdadır. Bu yasanın yürürlüğe girmesi ‘bir adım’ olacaksa eğer, bunun bir yanı, “Demokrasiye yol almak” değil, aksine Saray rejiminin takviye edilmesi ve “emrihak vaki olana kadar!” Saray’ın tacını taşımak; diğer yanı, “Türk-Kürt-Arap”-Pakistan burada nereye düşüyor, o biraz karışıktır-burjuva ittifakıyla bölgede yayılmacı politikalara daha fazla kalkışmak olacaktır. İki gösterge meydana çıktı ve ikisi de pek çok tehlike içeriyor.

Erdoğan yönetimi, NATO’nun Ankara zirvesiyle birlikte Amerikan emperyalizmi ve Batılı büyük güçlerin rotasındaki yürüyüşünde-ara bölgede olmanın yol açtığı kimi tereddütlü ve kısa vadeli taktiksel farklılıklar sayılmazsa- Rusya ve İran’a karşı daha reaksiyoner görevler üstlendi. ‘Zirvenin üzerinden çok zaman geçmedi, ülke, ABD-NATO stratejisi çerçevesinde savaş ortamı ve alanlarına daha fazla çekilerek Ukrayna’yı, Rusya’ya karşı daha etkili silahlarla donatmak için baş efendi Trump yönetiminden onaylı liste hazırladı. 280 milyon dolarlık pakette ABD üretimi 70 M39 ATACMS füzesi, 12 M270 çok namlulu roketatar sistemi, 2 binden fazla misket bombası ve 47 bin topçu mühimmatı bulunuyor.

Saray erkanıharbinin bir diğer yeni adımı, “Mekke anlaşması”na imza atmasıdır. ABD ile stratejik iş birliği içindeki üç devlet yönetimi, aralarından birinin Hindistan ile her fırsatta çatışmaktan kaçınmadığı, diğerinin fiili olarak İran ve Yemen’deki Hussilerle füze savaşları içinde olduğu, uluslararası ilişkiler yönünden bölgesel sınırlılıklar göstermeyen savaş ortamında imzalanmış bir anlaşmadır bu. Taraflar birbirleriyle, aralarından birine yönelen saldırının tümüne sayılacağını imzalarıyla ilan ettiler. Türkiye’nin farklı uluslarından halk kitleleri bu anlaşmaların yıkıcı sonuçlarını yaşamaya, devlet yönetimi kararıyla mahkum bırakılmaktadır. Ukrayna’yı ATACMS taktik balistik füzeleriyle donatma seferberliğine katılarak Rusya’ya karşı cephede birkaç adım daha öne çıkmak da, Pakistan ve Suudi Arabistan yönetimleriyle “Seni vuran olursa ben de onu vururum” anlaşması yapmak da, onların savaşına bir biçimde dahil olmak demektir.

Dışarıya yönelik politikada avantajlı olmak için, içerideki muhalif güçleri sessizliğe sevk etme ya da yedekleme ihtiyacı içindeki Erdoğan iktidarının güce, desteğe, paraya, etki alanlarına ve tüm bunlarda takviyeli iktidarını sürdürmeye ihtiyacı var. ‘Atak’lar buna yöneliktir. Türkiye’nin farklı ulus ve ulusal topluluklarından halk kitleleri, Kürt sorununun devlet ve burjuva hükümetleri tarafından günümüze dek çözümsüz bırakılması nedeniyle Kürtlerin çok büyük acılar yaşadıklarını bir an olsun unutmaksızın, burjuva devleti ve onun oligarşik yönetiminin ördüğü tuzakları görerek hareket etmeli, ulusal tam hak eşitliğinin tanınması ve garanti edilmesi için çaba göstermeli, Saray rejiminin yayılmacı ve savaşlara katılmaya açık politikalarını reddetmelidirler. Burjuva yasa ve anayasasının yanı sıra uluslararası bağlayıcılığı olan ve imza atılmış anlaşmaları ilga edip fiilen işlemez kılan bir yönetim ancak ve ancak halk yığınlarının diretmesi ve dayatmasıyla insan hakları olarak nitelenen siyasal-sosyal özgürlükleri- o da belki kısmen tanıyabilecektir.

Dayanışmaya çağrı!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

A. Cihan Soylu

‘Barış ve demokrasi’nin Türkiye’si mi?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et