Enflasyondaki katılık kime yarıyor?
Geçtiğimiz hafta açıklanan verilere göre tüketici fiyatları temmuzda yüzde 1.78 artarken yıllık enflasyon yüzde 31.75 olarak gerçekleşti. TÜFE’ye göre hesaplanan yıllık enflasyon bir süredir yüzde 30 ile 33 arasında yapışıp kalmış durumda. Benzer bir katılık yurt içi ÜFE’ye göre hesaplanan enflasyonda da yüzde 27-28 civarında mevcut. Yılın ilk yedi ayında tüketici fiyatlarındaki toplam artış ise yüzde 20’ye dayanmış durumda. Bu da yüzde 24’lük yıl sonu hedefinin çoktan geçerliliğini yitirdiğini gösteriyor. Görünen o ki yıl sonu enflasyonu da yüzde 30 civarında gerçekleşecek. Bunun altına inmesi için önümüzdeki beş ayda aylık ortalama artışın yüzde 1.64’ün altında kalması gerekiyor ki son yılların deneyimi ve önümüzdeki dönemin potansiyel maliyet baskıları düşünüldüğünde bu hiç de olası değil.
Enflasyondaki bu yapışkanlık iktisat literatüründe enflasyon kalıcılığı, geçmiş enflasyonun bugünkü fiyat ve sözleşmelere taşınması ise enflasyon ataleti olarak adlandırılır. Bu noktada enflasyonda ilk yükselişi başlatan etkenlerle yüksek enflasyonu kalıcılaştıran mekanizmaları birbirinden ayırmak gerekiyor. Türkiye’de 2021 sonrasındaki sıçramanın başlıca tetikleyicilerinden biri kur şoku ve bunun ithal girdiler üzerinden maliyetlere yansımasıydı. Sonrasında enerji ve gıda fiyatlarındaki küresel artışlar yeni maliyet dalgaları yarattı. Fakat bir şokun üzerinden yıllar geçtikten sonra enflasyonun hâlâ bu kadar yüksek seyretmesi ilk şokla açıklanamaz.
Hakim iktisat literatürünün buna hazır bir yanıtı var: Enflasyon, geçmişe endeksli fiyatlama alışkanlıkları ve çıpalanmamış beklentiler yüzünden yapışkanlaşır. Bu çerçevede ataletin başlıca taşıyıcısı olarak da çoğunlukla ücretler gösterilir; “ücret ataleti”, enflasyonun kendi kendini besleyen çekirdeği sayılır. Nitekim ücret artışlarının gerçekleşen değil hedeflenen enflasyona göre belirlenmesi gerektiği yönündeki öneri de doğrudan bu teşhisten türetilir. Oysa endeksleme bir açıklama değil, bir sonuçtur. Fiyatların geçmişe ya da geleceğe bakarak güncellenmesi, tarafların gelir paylarını koruma çabasının aldığı biçimden ibarettir. Enflasyondaki katılık, gelirden alınacak paylar üzerindeki anlaşmazlığın çözülmemiş olduğunu gösterir ve birbiriyle tutarsız gelir talepleri üretilen değeri aşmayı sürdürdükçe fiyat artışları da sürer. Böyle bakıldığında asıl soru ataletin nasıl kırılacağı değil, bu anlaşmazlığın kimin lehine çözüleceğidir.

Enflasyon bir kez yükselişe geçtiğinde fiyatlar, ücretler, kiralar, vergiler ve finansman giderleri farklı zamanlarda ve farklı güç ilişkileri içerisinde yeniden belirlenir. Büyük işletmeler fiyatlarını diledikleri sıklıkta değiştirebilirken yalnızca gerçekleşen maliyetleri değil, ileride oluşmasını bekledikleri maliyetleri ve kur riskini de bugünkü fiyatlarına ekleyebilirler. Kira artışları ise genellikle geçmiş enflasyon oranına göre belirlenir. Öte yandan vergiler ve kamu tarafından yönetilen fiyatlar bütçeleme önceliklerine göre enflasyon oranının altında ya da üstünde bir oranda artırılabilir. Ücretlilerin ve emeklilerin gelirleri ise çoğu zaman yılda bir, en fazla iki defa, o da geçmiş kayıplarının ancak bir bölümünü karşılayacak ölçüde artırılır. Şirketler gelecekteki enflasyona karşı önceden korunurken, çalışanlar geçmiş enflasyonu geriden takip etmek durumunda kalır. Enflasyondaki katılık biraz da bu farklı fiyatlama takvimlerine dayanıyor. Fiyatların, kiraların, vergilerin ve ücretlerin farklı tarihlerde güncellenmesi enflasyonu zamana yayıyor. Bu güncellemelerin eşitsizliği ise katılığın kendisinden çok, ortaya çıkan faturanın kimde kaldığını belirliyor.
Aynı çerçevede yüksek faiz politikalarını da bu mekanizmanın dışında görmemek gerekiyor. Türkiye gibi işletme sermayesi ihtiyacının önemli ölçüde krediyle karşılandığı bir ekonomide faiz, talebi daraltmasının ve kur artışını sınırlamasının yanı sıra önemli bir maliyet unsuruna da dönüşür. Fiyatlama gücü olan şirketler artan finansman giderlerini de fiyatlarına yansıtırken bu gücü olmayan küçük işletmeler, esnaf ve üreticiler ise satış kaybı, küçülme ya da iflasla karşı karşıya kalabilir. Yüksek faiz tüm işletmeleri aynı biçimde etkilemez; büyük ve nakit zengini işletmeler, özellikle de yurt dışından düşük faizle borçlanabiliyorlarsa pazar paylarını artırabilirken borçlu ve rekabetçi sektörlerdekiler daha fazla sıkışır.
Enflasyondaki gerilemenin sınırlı da olsa gerçekleşmesini sağlayan başlıca kanallardan birinin kur olduğunu unutmamak gerekiyor. 2023 sonrasında nominal kur artışının enflasyonun belirgin biçimde altında tutulması, Türk lirasının reel olarak değerlenmesi anlamına geldi. Bu, ithal girdi kullanan ve döviz cinsinden borçlanabilen kesimler için bir maliyet sübvansiyonu işlevi görürken, yüksek faizle birleştiğinde kısa vadeli sermaye girişleri açısından olağanüstü kârlı bir düzenek yarattı. Ancak üretim yapısı ve dış bağımlılık değişmediği sürece reel değerlenme enflasyonu tek başına kalıcı biçimde düşürmez, maliyet baskılarını bastırır. Cari açığı büyütme ve dış finansmana bağımlılığı derinleştirme eğilimi taşıyan bu düzenek, sermaye akımlarının yönü değiştiğinde ya da siyasi bir çalkantı yaşandığında hızlı bir kur düzeltmesine yol açabilir. Bu durumda bastırılan maliyet baskıları fiyatlara hızla yansıyabilir. Yani enflasyonun yüzde 30 bandında tutulabilmesi, ileride daha sert bir düzeltmenin koşullarını biriktiren bir kırılganlığın üzerine kuruluyor.
Kısacası, tekelci piyasalardaki büyük şirketler fiyatlama güçleri sayesinde kâr marjlarını korurken bankalar, faiz getirisi elde eden servet sahipleri ve kur riskinin Merkez Bankası tarafından sınırlanmasına güvenerek Türkiye’ye gelen kısa vadeli dış sermaye önemli kazançlar sağlıyor. Aldıkları kirayı ve varlık gelirlerini fiyat artış hızına uyarlayabilenler de kendilerini koruyabiliyor. Ancak ücretliler, emekliler, işsizler, hizmet bedelini serbestçe artıramayanlar ve fiyat belirleme gücü olmayan küçük üreticiler kaybediyor. Enflasyondaki katılık sermaye kesiminin tümüne eşit yarar sağlamasa da faturanın en örgütsüz ve güçsüz kesimlere çıkarılmasını kolaylaştırıyor.
Enflasyonun yüzde 30 civarında yapışıp kalması sadece teknik bir katılık değil. Üretimin ithalata bağımlılığı, enerji ve gıda arzındaki kırılganlıklar, tekelci piyasalardaki fiyatlama gücü, geçmiş enflasyona endekslenen fiyat ve sözleşmeler ile yüksek finansman maliyetleri katılığı besliyor. Haziran 2023’te başlayan parasal sıkılaşma döneminde enflasyon zirvesinden geriledi, ancak üç yılı aşkın süre sonunda yüzde 30 bandının altına inmedi. Kamunun yönettiği fiyatlar ve vergiler enflasyon hedefiyle uyumlu kullanılmadığı, temel sektörlerde arz kapasitesi artırılmadığı, ithal girdi bağımlılığı azaltılmadığı ve fiyatlama gücü denetlenmediği sürece enflasyondaki katılığın devam etmesi, hatta daha yüksek bir düzeye taşınması mümkün. Güçlü kesimlerin gelirlerini koruyabildiği, uyum yükünün ise büyük ölçüde çalışanlara ve küçük üreticilere bırakıldığı bu bölüşüm düzeni de katılığı yeniden üretiyor. Bu katılıktan kurtulmak, sadece fiyat artış hızını değil, fiyatları kimin belirlediğini ve bedeli kimin ödediğini de mesele etmeyi gerektiriyor.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et