7 Ağustos 2026 00:10

Yaz tatili başladı.

Kimi çocuk denize gitti, kimi köye, kimi parkta arkadaşlarıyla buluştu.

Çoğu çocuk ise işe gitti.

Bu yaz onlardan biri olan 14 yaşındaki Emirhan Sarısu bir daha eve dönemedi.

Emirhan'ın ölümü yalnızca bir iş kazasının konusu değil. Bugün Türkiye'de çocukluk ile çalışma yaşamı arasındaki sınırın nasıl giderek silikleştiğinin de en acı göstergelerinden biri.

Çünkü aynı günlerde milyonlarca aile mutfak masasında başka bir hesabı yapıyordu...

Yaz tatili birçok aile için artık dinlenme değil, hesap yapma zamanı. Mutfak masasında kira, faturalar ve geçim derdi konuşulurken aynı soru dönüp dolaşıp çocuklara geliyor: “Ne yapacağız?” Bir meslek mi öğrensin? Çalışsın mı? MESEM’e mi yazdıralım? Tam da bu sırada Millî Eğitim Bakanlığı yeni kayıt kampanyaları yürütüyor, meslek ortaokullarını yaygınlaştırıyor ve mesleki eğitimi iş gücü piyasasının ihtiyaçlarıyla ilişkilendiren bir söylem kuruyor. Aynı çocuk üzerine iki farklı gelecek planı yapılıyor. Aile çocuğunu yoksulluktan korumaya çalışırken, devlet ve sermaye çocuğun yaşamını geleceğin iş gücü olarak planlıyor.

Yoksulluğun kurdurduğu cümle

Bugün birçok anne baba için “Bir meslek öğrensin” sözü ideolojik bir tercih değil, ekonomik bir zorunluluğun ifadesi. Artan hayat pahalılığı, genç işsizliği ve eğitimin maliyeti çocukların geleceğini aile bütçesinin konusu hâline getiriyor. Üniversite diplomasının iş bulmaya yetmediği, güvencesiz çalışmanın yaygınlaştığı bir ülkede aileler çocuklarının geleceğini yalnızca eğitim üzerinden değil, geçim mücadelesi üzerinden de düşünmeye başlıyor. “Hiç olmazsa elinde bir mesleği olsun” cümlesi, çoğu zaman çocuk işçiliğini savunan bir anlayışın değil, yoksulluğun ailelere kurdurduğu bir cümle hâline geliyor. Tam da bu nedenle çocuk emeği tartışmasını yalnızca ailelerin tercihleri üzerinden okumak eksik kalıyor. Çocukların erken yaşta çalışma hayatına yönelmesi, çoğu zaman bireysel tercihten çok ekonomik koşulların ve istihdam yapısının sonucu. Bugün milyonlarca aile çocuklarının çocukluğunu değil, gelecekte işsiz kalmamasını güvence altına almaya çalışıyor. Ne var ki bu kaygı, giderek başka bir planlamayla kesişiyor.

Piyasa dili MEB dili

Millî Eğitim Bakanlığının son yıllarda kullandığı dil bu açıdan dikkat çekici. Meslek Ortaokulu Çerçeve Öğretim Programı'nda öğrencilerin ilgi ve yeteneklerini geliştirmekten söz edilirken aynı zamanda "iş piyasasının ihtiyaçlarını karşılayabilecek", "iş piyasasının taleplerine cevap verebilecek" bireyler yetiştirilmesi hedefleniyor. Mesleki Eğitim Merkezlerini tanıtan belgelerde ise mesleki eğitimin amacı doğrudan "sektörün ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünü yetiştirmek" olarak ifade ediliyor. Tanıtım kampanyalarının dilinde de bu yaklaşımı görmek mümkün. Mesleki Eğitim Merkezleri için hazırlanan videolarda önce "İşletmeler açısından avantajları nelerdir?" sorusu yöneltiliyor. Ardından devlet katkıları, sigorta primleri, ücret destekleri ve işletmelerin ihtiyaç duyduğu insan kaynağının nasıl karşılanacağı anlatılıyor. Eğitimin çocuğa sağlayacağı katkılardan önce işletmenin kazanımlarının öne çıkarılması, yalnızca iletişim diliyle ilgili bir tercih değildir; sistemin çocuk emeğini âdeta bir savaş ganimeti olarak sermayeye sunmayı öncelediğine dair de ipucu veriyor. Aslında burada karşı karşıya gelen iki farklı gelecek tasavvuru var. Aile, çocuğunun hayatını kurtarmaya çalışıyor. Devlet ise mesleki eğitim yoluyla istihdamı artırmayı, sermayeye de ucuz ve örgütsüz bir emek sunuyor. Aynı çocuk, birbirinden farklı beklentilerin kesiştiği noktaya yerleşiyor. Bugün tartışılması gereken soru da bu nedenle "Çocuklar meslek öğrensin mi?" değildir. Asıl soru şudur: Çocukların geleceği planlanırken gerçekten merkezde çocuk mu var; yoksa sermayenin ihtiyaçları mı?

Sadece MESEM’de değil

MESEM tartışması görünür olduğu için konuşuluyor; oysa görünmeyen çocuk emeği çok daha geniş bir alanı kapsıyor. Çünkü Türkiye'de çalışan çocukların önemli bir bölümü zaten bu sistemin dışında. Sanayi sitelerinde, tekstil atölyelerinde, lokantalarda, kuaförlerde, oto tamircilerinde, tarımda ve mevsimlik işlerde çalışan binlerce çocuk ne tanıtım broşürlerinde yer alıyor ne de resmî istatistiklerde bütünüyle görünür oluyor. MESEM, çocuk emeğinin yalnızca kayıt altına alınabilen bölümünü oluşturuyor.

Her hafta en az bir çocuk işçi ölüyor

Tam da bu nedenle çocuk işçiliğini yalnızca eğitim politikalarının konusu olarak görmek eksik kalıyor. Bu aynı zamanda Türkiye'nin emek piyasasının, yoksulluğunun ve çalışma rejiminin de bir meselesi. Bunun en çarpıcı göstergelerinden biri son yıllardaki çocuk işçi ölümleri. İSİG Meclisinin kayıtlarına göre yalnızca 2026'nın ilk altı ayında en az 37 çocuk işçi çalışırken yaşamını yitirdi. Bu, neredeyse her hafta en az bir çocuğun iş cinayetinde öldüğü anlamına geliyor. Daha da çarpıcı olan ise uzun dönemli tablo. 2013 yılından bu yana en az 852 çocuk işçi yaşamını yitirdi. Bunların 291'i 5-14 yaş, 561'i ise 15-17 yaş grubundaydı. Yaşamını yitiren çocukların en az 98'i göçmen veya mülteciydi. Bu vahim tablo artık istisnayı değil, sürekliliği gösteriyor.

Yaz mevsimi mi çocuk iş cinayetleri mevsimi mi

Üstelik ölümler tek bir sektörde yoğunlaşmıyor. Tarımdan sanayiye, inşaattan ticarete, konaklamadan hizmet sektörüne kadar çocuk emeğinin bulunduğu hemen her alanda benzer tabloyla karşılaşıyoruz. Bu yaz da farklı olmadı. Turizm sektöründe staj yapan çocukların yaşamını yitirdiği haberleri gündeme geldi. Sanayide, tarımda ve küçük işletmelerde çalışan çocuklar iş cinayetlerinde hayatını kaybetmeye devam etti. Yaz tatili birçok çocuk için dinlenmenin değil, çalışmanın; bazıları için ise yaşamını kaybetmenin mevsimine dönüştü.

Çocuk emeği nedir?

Burada SGK verileri de dikkatle okunmayı hak ediyor. Son yıllarda 4/a kapsamındaki sigortalı çalışan sayısı artmaya devam ederken, 18 yaş altındaki sigortalıların sayısındaki değişim de ayrıca incelenmesi gereken bir alan oluşturuyor. Bu veriler, çocuk emeğinin kayıt dışılıktan kayıtlı istihdama doğru nasıl dönüştüğünü anlamak açısından önem taşıyor. Çocuklar yalnızca fiziksel olarak daha güçsüz oldukları için değil; deneyimsizlikleri, riskleri öngörme becerilerinin sınırlı olması ve işyerindeki otorite ilişkileri nedeniyle de en kırılgan çalışan grubunu oluşturuyor. "Hayır" deme olasılıkları yetişkinlerden daha düşük, üretim baskısına direnme güçleri daha sınırlı. Bu nedenle çocukların bulunduğu her işyeri, en yüksek düzeyde koruma ve denetim gerektiriyor. Ancak Türkiye'de tartışma çoğu zaman bunun tersinden kuruluyor. Çocukların nasıl korunacağı değil… İş gücü ihtiyacının nasıl karşılanacağı konuşuluyor. Belki de tam bu yüzden, çocuk işçiliğini yalnızca yoksulluğun ya da yalnızca eğitimin sorunu olarak görmek yeterli değil. Çocuk emeği; ekonomik krizin, güvencesiz çalışmanın, kayıt dışılığın, eğitim politikalarının ve üretim ilişkilerinin kesiştiği yerde büyüyor.

Kamusal politikalar

Bir ülkede çocukların ne kadar erken çalışmaya başladığı, yalnızca eğitim sistemini değil; ücret düzeyini, sosyal devletin gücünü, gelir dağılımını ve emek piyasasının nasıl örgütlendiğini de gösterir. Ailelerin çocuklarını çalışmaya yöneltmek zorunda kalması, çoğu zaman "meslek sevgisinin" değil, geçim sıkışmasının sonucudur. Ücretlerin yoksulluk sınırının altında kaldığı, sosyal desteklerin yetersiz olduğu, barınma ve eğitim maliyetlerinin sürekli arttığı koşullarda çocuk emeği bireysel tercihten çok yapısal bir zorunluluğa dönüşüyor. İşte bu nedenle çocuk işçiliğiyle mücadele yalnızca denetimleri artırmakla sınırlı olamaz. Elbette iş müfettişlerinin sayısının artırılması, kayıt dışı istihdamın önlenmesi, işyerlerinin etkin biçimde denetlenmesi ve çocukların bulunduğu çalışma ortamlarında en yüksek iş sağlığı ve güvenliği standartlarının uygulanması zorunludur. Ancak bunlar tek başına yeterli değildir. Çocuk işçiliğini gerçekten azaltacak olan, ailelerin çocuklarını çalıştırmaya mecbur bırakılmadığı bir toplumsal düzenin kurulmasıdır. İnsanca yaşamaya yetecek ücret, güvenceli istihdam, nitelikli ve ücretsiz eğitim, yaygın sosyal destekler ve çocukların okul dışında güvenli sosyal alanlara erişebilmesi, çocuk işçiliğiyle mücadelenin ayrılmaz parçalarıdır. Çocuk emeği, eğitim politikalarıyla başlayıp iş gücü piyasasında sona eren dar bir mesele değildir. Eğitim, yoksulluk, sosyal politika, istihdam, işçi sağlığı ve güvenliği ile çalışma ilişkilerinin tam kesişim noktasında yer alan yapısal bir sorundur. Bu nedenle çözüm de yalnızca okulda ya da yalnızca işyerinde değil; çocukluğu piyasanın ihtiyaçlarından önceleyen bütüncül kamusal politikalarda aranmalıdır.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Deniz İpek

Çocukluğun hesabı
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et