Harry Kane, İngiltere’yi kırk yıl sonra Azteca’ya götürüyor
İngiltere için Demokratik Kongo maçı, kağıt üzerinde erken çözülmesi beklenen bir karşılaşmaydı. Böyle maçlarda favorinin işi genellikle topu almak, rakibi yarı sahasına yerleştirmek, sabırla açık aramak ve sonunda kalite farkını hissettirmektir. Fakat turnuva futbolu, bu rahat varsayımları pek sevmez. Hele bir de favori takım ilk dakikalarda golü yiyorsa, maçın bütün seyri değişir.
Kongo’nun yedinci dakikada bulduğu gol, İngiltere’ye karşı kurulabilecek en etkili senaryonun başlangıcıydı. İngiltere’nin maç boyunca yaşadığı sıkışmanın temeli de burada atıldı. Afrika temsilcisi, rakibinden daha fazla topa sahip olmayı hedeflemedi; ama topu kazandığında korkak davranmadı. Golde de bunu gördük. İlk fırsatta güvenli pası aramak yerine doğrudan kaleyi düşündüler.
Brian Cipenga’nın vuruşu, İngiltere savunmasının kısa süreli dağınıklığını cezalandırdı. O anda İngiliz oyuncuların çoğu topun arkasındaydı, fakat doğru yerde olmak her zaman doğru savunma yapmak anlamına gelmez. Savunma çizgisindeki uyumsuzluk, kanattaki takip eksikliği ve topun yön değiştirmesine verilen geç tepki, Kongo’ya hiç beklemediği kadar erken bir alan açtı. Cipenga da bu alanı harcamadı. İngiltere, maçın daha başında kendi sabırsızlığıyla sınanacağı bir oyunun içine düştü.
Büyük takımın küçük alan sorunu
Thomas Tuchel’in İngiltere’si bu turnuvada en çok kapalı savunmaları açmakta zorlanıyor. Bu elbette onlara özgü bir durum değil. Dünya Kupası’nda favori takımların önemli kısmı, kendilerine alan bırakıldığında çok daha akıcı görünüyor. Rakip çıkmaya çalıştığında pres, geçiş, koşu ve bireysel kalite hemen devreye giriyor. Fakat rakip beklediğinde, merkezde kalabalık kaldığında, ceza sahası çevresinde temas gücünü artırdığında aynı oyuncuların parıltısı azalabiliyor.
İngiltere’nin kadrosunda farklı türden çok yetenekli oyuncular var. Çeşitliliği bu kadar geniş bir kadronun topu rakip yarı sahaya taşıması sorun değil. Asıl mesele, oraya yerleştikten sonra ne yaptığı. Demokratik Kongo, İngiltere’ye istediği koşu kanallarını vermedi. Stoperleri Kane’e yakın oynadı, orta sahaları ceza sahası önünü kolay bırakmadı, kanatları geri dönüşleriyle İngiltere’nin çizgiden hız kazanmasını engellemeye çalıştı. İngiltere topa sahip oldu ama çoğu zaman bu sahiplik rakibi yıpratacak bir ritme dönüşmedi.
Böyle anlarda favori takımın en büyük tehlikesi acele etmektir. Golü erken yiyen İngiltere, zamanın aleyhine aktığını hissederek pek çok hücumda doğru pası aramak yerine ilk görünen seçeneğe yöneldi. Jude Bellingham’ın gereksiz sertliği, Marcus Rashford’ın dağınık top kontrolü, Bukayo Saka’nın oyuna girdikten sonra beklenen etkiyi hemen gösterememesi, hep aynı gerilimin parçalarıydı. Oyuncular kalite olarak rakiplerinden üstündü; fakat oyunun akışı onların bu üstünlüğü sakin biçimde kullanmasına izin vermedi.
Tuchel’in kenardaki görüntüsü de bu sıkışmayı anlatıyordu. Önce oyuncularını yatıştırmaya çalıştı. Elleriyle sakinlik işareti yaptı, oyunu kontrol etmelerini istedi. Sonra maç ilerledikçe hareketlerinin tonu değişti. Son su molasına gelindiğinde sabır çağrısının yerini daha sert, daha doğrudan bir müdahale aldı. İngiltere’nin teknik heyeti de sahadaki oyuncular gibi çözümün nereden geleceğini arıyordu.
Kongo’nun direnci
Demokratik Kongo’nun performansını yalnızca savunma üzerinden anlatmak haksızlık olur. Elbette maçın büyük bölümünde geride beklediler, fiziksel mücadeleye girdiler, İngiltere’nin ceza sahasına kolay yerleşmesini önlediler. Fakat bunu kuru bir kapanma haline getirmediler. Özellikle ilk yarıda topu kazandıklarında ileri çıkma cesareti gösterdiler. Zaman zaman pas hatalarıyla İngiltere’ye geçiş fırsatı verdiler, ama yine de kendi kalelerinin önüne çakılı kalan bir takım görüntüsüne düşmediler.
Axel Tuanzebe ve Chancel Mbemba’nın savunmadaki rolü belirleyiciydi. Kane gibi ceza sahasında küçük boşluklardan büyük sonuçlar çıkarabilen bir forvete karşı uzun süre ayakta kaldılar. Onu topu sırtı dönük almaya zorladılar, hakeme itiraz ettirecek kadar temaslı oynadılar, İngiltere’nin merkezden kolay dönmesine izin vermediler. Bir forvetin maç içindeki huzursuzluğu çoğu zaman rakibin savunma kalitesini gösterir. Kane de uzun bölüm boyunca istediği temiz pozisyonları bulamadı.
Kaleci Lionel Mpasi’nin performansı da Kongo’nun direncini büyüttü. Bellingham’ın kafa vuruşlarında doğru yerdeydi, Kane’le karşı karşıya kaldığı pozisyonlarda hem cesur hem dikkatli davrandı. İlk yarının sonunda Kane’in vuruşunda talihsiz bir darbeye maruz kalması bile maçın garip ayrıntılarından biri olarak kaldı. Mpasi, takımının maçı taşıma ihtimalini uzun süre canlı tuttu. İngiltere’nin her denemesinde biraz daha büyüyen bir kaleci görüntüsü verdi.
Fakat bu tür maçlarda direnç, yalnızca iyi savunmakla korunmaz. Dakikalar ilerledikçe bacaklar ağırlaşır, birlikte kalmak zorlaşır, hücuma çıkış mesafesi uzar. Demokratik Kongo’nun en büyük sıkıntısı da burada belirdi. Maçın son bölümüne doğru artık topu ileride tutamadılar. İngiltere’yi tehdit edememek, savunmanın üzerindeki yükü artırdı.
Kane’in sabrı ve ağırlığı

Bu maç, Kane’in başka bir özelliğini de gösterdi: Oyundan düşmüş gibi görünürken bile maçın merkezinde kalabilmesi. Uzun süre Tuanzebe ve Mbemba arasında kayboldu. Topla buluştuğunda ya sırtı kaleye dönüktü ya da etrafında iki savunmacı vardı. Hakeme yaptığı itirazlar, onun da gerildiğini gösteriyordu. Buna rağmen oyundan kopmadı.
Kane’in en önemli tarafı, maçın kendisine dönmesini bekleyebilmesidir. Büyük santrforların pek çoğunda bu vardır. Maçın büyük bölümü boyunca istediklerini alamazlar, tribün homurdanır, takım arkadaşları başka çözümler arar, oyun kenarlara sıkışır. Sonra bir orta gelir, rakip savunmacı bir adım geç kalır, kaleci yarım saniye tereddüt eder ve maçın bütün hikayesi değişir. Kane’in beraberlik golü tam olarak böyle doğdu. İngiltere’nin yaptığı değişiklikler sahaya yeni bir hareket getirdi; Rice’ın sağa kayması, Eze’nin içeri girişi, Gordon’ın topu yeniden merkeze çevirmesi Kane’i ilk kez yeterince temiz bir pozisyona soktu.
Golde dikkat çeken diğer şey, Kane’in savunmacılardan nasıl sıyrıldığıydı. Uzun süre markaj altında kalan bir oyuncunun, doğru anda görünmez hale gelmesi kolay değildir. Kane bunu yaptı. Mpasi topa temas etti, ama vuruşun yönünü değiştiremedi. İngiltere’nin beklediği kırılma anı geldiğinde, bunu sağlayan yine kaptanı oldu.
İkinci gol ise daha çok tükenişin golüydü. Demokratik Kongo savunması, dakikalar boyunca büyük enerji harcamıştı. Kane ceza sahası çevresinde döndüğünde Tuanzebe’nin hamle yapacak gücü kalmamış görünüyordu. Bu, Kane’in sadece teknik becerisiyle değil, oyunda kalma ısrarıyla kazandığı bir goldü. Fiziksel olarak en dinç olduğu an olmayabilir; ama zihinsel olarak hâlâ pozisyonun içindeydi.
İngiltere için uyarı
Sonuç olarak İngiltere maçı kazandı, son 16 turuna kaldı, kaptanı yine sahne aldı. Fakat bu galibiyet, rahatlatıcı olduğu kadar uyarıcı da olmalı. Çünkü İngiltere’nin yaşadığı sorun, tek bir maçın kötü başlamasından ibaret görünmüyor. Kapalı savunmalar karşısında oyunu nasıl çeşitlendireceği, merkezde nasıl daha yaratıcı olacağı, kanat oyuncularını hangi koşullarda etkili kullanacağı hâlâ cevap bekleyen sorular.
Tuchel’in “En iyi futbolumuzu güçlü rakiplere karşı oynarız” yaklaşımı, turnuva gerçekliği açısından riskli bir düşünce. Dünya Kupası’nda yol almak isteyen bir takım, rakibin kendisine alan bırakmasını bekleyemez. Büyük takımların seviyesi, en rahat oynadıkları maçlarda değil, en sıkışık kaldıkları anlarda anlaşılır. İngiltere bu sınavı şimdilik Kane’in bireysel kalitesiyle geçti. Fakat her turda son çeyrekte kaptanın iki gol atmasını beklemek, sürdürülebilir bir plan olamaz.
Bellingham’ın oyundaki rolü de ayrıca konuşulmalı. Enerjisi, ceza sahasına girişi ve fiziksel gücü İngiltere için büyük avantaj. Yine de gerilim yükseldiğinde oyunu sakinleştiren oyuncu olmakta zorlanıyor. Kongo karşısında erken gördüğü sarı kart, hücumdaki tercih hataları ve zaman zaman fazla doğrudan oynaması İngiltere’nin ritim bulmasını geciktirdi.
Saka ve Gordon hamleleri de farklı açılardan okunabilir. Saka oyuna beklenen keskinlikle giremedi; hatta ilk temaslarından biri kötü bir kontrolle dışarı giden toptu. Gordon ise beraberlik golünde belirleyici oldu. Bu da turnuva kadrolarının önemini hatırlatıyor. Her oyuncu maçın tamamına hükmetmek zorunda değildir; doğru anda yapılan tek hareket, takımın kaderini değiştirebilir. İngiltere’nin kulübeden aldığı katkı, Kane’in bitiriciliğiyle birleşince maçı çevirdi.
Büyük sürprizin eşiğinde kalan takım

Demokratik Kongo açısından ise bu maç, kaçan büyük bir fırsat olarak kalacak. Yetmiş dakikaya yakın süre boyunca İngiltere’yi geride tuttular, onları telaşlandırdılar, stadyumdaki beklentiyi tersine çevirdiler. Dünya kupasında böyle maçlar, küçük ayrıntılarla hatırlanır. Bir pasın biraz daha iyi çıkması, bir topun ileride daha uzun tutulması, son bölümde kazanılan bir faul, oyunu soğutacak doğru bir hamle… Bunlardan biri bile sonucu değiştirebilirdi.
Yine de Demokratik Kongo’nun bu performansı, turnuva futbolunun en değerli taraflarından birini gösterdi. Güç dengeleri sahaya eksik yansır. Kadro değeri, lig seviyesi, yıldız sayısı, yayıncıların beklentisi; bunların hepsi maç başlamadan önce konuşulur. Düdük çaldıktan sonra ise bir takımın cesareti, dayanıklılığı ve planına sadakati bütün hesapları bozabilir. Demokratik Kongo bunu uzun süre başardı.
İngiltere ise maçın sonunda ayakta kalan taraftı. Kane’in iki golü, onların turnuvadaki yolculuğunu kurtardı. Ama bu kurtuluşun içinde huzurdan çok sorgu var. Son 16 turuna giden bir takım için galibiyet elbette değerlidir; fakat İngiltere’nin bu maçtan alacağı ders, sonuca sevinip devam etmekten daha geniş olmalı. Çünkü güçlü kadrolar, her zaman güçlü oyunlar üretmez. Bazen bir kaptan çıkar, sorumluluğu taşır ve takımı uçurumun kenarından çeker. Fakat Dünya Kupası’nda her uçurumun yanında Harry Kane kadar soğukkanlı bir cevap bulmak mümkün olmayabilir.
Şimdi İngiltere’nin yolu tam kırk yıl sonra yeniden Azteca’ya çıkıyor. Maradona’nın önce eliyle, ardından bütün sahayı kesip geçen sol ayağıyla İngiltere’yi turnuva dışına ittiği o öğleden sonra, futbol tarihinin en çok anlatılan anlarından birine dönüşmüştü. Kane’in kurtardığı takım, şimdi hem ev sahibi Meksikalı taraftarların yüksek sesine hem de Azteca’nın kendi geçmişlerinde açtığı eski yaraya karşı oynayacak.
Evrensel'i Takip Et