Ülkelerin güvenliği savaş örgütlerinin dağıtılmasından geçer!
NATO dünyanın gelmiş geçmiş en büyük savaş örgütüdür.
Dolayısıyla antiemperyalist güçlerin de emperyalizme karşı mücadele eden halkların da en çok karşı çıktıkları, en çok tepki gösterdikleri, bu nedenle de onu hedefe koyan en çok eylem ve etkinlik yaptıkları örgüttür NATO.
Nitekim NATO zirveleri her ülkedeki halkların ve antiemperyalist güçlerin NATO’ya karşı tepkilerini daha kitlesel ve daha yaygın ifade ettikleri günler olagelmiştir. Ama zirvenin yapıldığı ülkede bu tepkiler çok daha yaygın ve yoğun olarak gerçekleşmiştir.
Elbette bu zirveler döneminde ülkelerin yöneticileri, özellikle de zirvenin yapıldığı ülkelerde polisiye kimi önlemler alınmaktadır. Ama bugüne kadar bu ülkelerde “NATO zirvesi var” denilerek zirvenin öncesi ve sonrasındaki günlerde zirvenin yapıldığı kentte adeta sıkıyönetim varmış gibi;
- Her tür eylem ve etkinliğin yasaklandığı,
- Kamuda çalışanların idari izne çıkarıldığı, hastanelerdeki muayene süresinin bile zirveye göre yeniden ayarlandığı,
- Zirveden iki hafta önce “olağan şüpheli” görülenlerin “önleyici tutuklama” iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklandığı, pikniğe giden ekolojist bir gurubun, akademisyen, gazeteci, bilim insanı, emekli öğretmen, öğrenci, siyasetçi… üç yüzden fazla kişinin gözaltına alınıp 178’inin yasadışı bir örgüte üye oldukları iddia edilerek tutuklandığı,
- Zirveye katılacaklar için hava alanında özel hazırlıklar ve özel yollar yapıldığı, hatta kentin gecekondularının yıkık dökük bölgelerinin brandalarla panellerle zirve katılımcılarının görmesinin önlenmesi …Bugüne kadar görülmemişti!
Bırakalım diğer ülkelerdeki zirveleri, 2004’de yapılan İstanbul’daki NATO zirvesinde de dönemin AKP Hükümeti de böyle “OHAL usulü” uygulamalara başvurma ihtiyacı duymamıştı!
Zirvenin yapılacağı Ankara’da alınan OHAL’i anımsatan önlemlerin Eskişehir ve Karabük valileri tarafından da uygulamaya sokulduğu haberleri geliyor. Önümüzdeki günlerde başka illerde de valiler Ankara örneğini benimseyebilirler.
Ülkemizde NATO’ya karşı mücadele yeni değil.
Ülkemizi yöneten düzen partileri ve Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri, NATO’yu ülkemizi Rusya’ya, komünizme karşı koruyan bir organizasyon olarak görmüşlerdir. NATO’ya kabul edilebilmek için Kore’ye asker bile gönde-rilmiştir. Türkiye’nin NATO’ya girmesine karşı çıkanları “vatan haini”, “Rus casusu” ilan edilmiştir.
1960’lı yıllardan itibaren ise ülkemiz; ilerici-demokrat, devrimci güçlerin, “NATO’ya hayır”, “NATO üsleri kapatılsın” NATO’nun Akdeniz’deki gücü olarak görülen 6.Filo için “6. Filo Defol” gibi sloganların haykırıldığı irili ufaklı sayısız eylem ve etkinliklerin yapıldığı bir ülke olageldi.
1960’lı yıllarda ilerci demokratlığın, devrimci ya da sosyalist olmanın olmazsa olmazı “NATO’ya hayır” demekten, dahası her vesileyle NATO’ya hayır demenin öne çıktığı bir mücadele içinde olmaktan geçmiştir demek abartı olmaz.
1968’deki mücadele tarihimize “Kanlı Pazar” olarak geçen eylem binlerce işçinin öğrencinin, emekçinin katıldığı büyük eylem ya da bugün bile NATO, ABD emperyalizmi, 6. Filo dendiğinde anımsanan Dolmabahçe’de 6. Filo askerlerinin denize dökülmesi eylemleri NATO karşıtı eylemlerdi.
Aradan geçen yarım yüzyıldan fazla zaman içinde ülkemiz, emperyalizme, özellikle de NATO’ya karşı en yaygın eylemlerin yapıldığı ülkelerin başında olagelmiştir.
Nitekim NATO’nun Ankara Zirvesi‘nin gündeme gelmesinden beri de her vesileyle NATO’ya hayırla bağlantılı tepkiler gündeme gelmektedir. Özellikle de son günlerde zirve toplantısının yapılacağı 7-8 Temmuz’a doğru ilerledikçe tepkilerin yaygınlaşması da sürpriz olmayacaktır.
Mevcut olan ya da bu vesileyle oluşturulan çeşitli platformlardan yapılan açıklamalara bakıldığında;
- NATO, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük savaş örgütüdür dağıtılsın,
- Ülkemiz NATO’dan çıksın,
- NATO’nun üsleri ve NATO ile ortak oluşturulmuş askeri, siyasi ve teknolojik, organizasyonlar dağıtılsın,
- Halkların kendi kaderini tayin hakkını ve tüm dünya işçilerinin kardeşliğine dayanan, işçi sınıfı enternasyonalizmi temelinde bir bölgesel barış ve dünya barışı mücadelesini esas alan bir savunma anlayışının öne çıkarılması önemli olacaktır.
Çünkü insanlığın bugüne kadar yaşadıkları açıkça göstermektedir ki, ülkelerin güvenliği daha çok silahlanma, daha büyük savaş örgütlerinden değil onların dağıtılmasından, bölge ve dünyada güçlü, antiemperyalist karakterli bir barış mücadelesinden geçmektedir.
NATO Almanya işçi sınıfı ve emekçilerinin 150 yıllık haklarına göz dikti!
Gazetemizin Avrupa Temsilcisi Yücel Özdemir’in 12 Haziran 2026 tarihli köşe yazısında bu gelişmeyle ilgili Almanya’da, işbaşındaki Hristiyan Demokrat-Sosyal Demokrat (CDU/CSU-SPD) koalisyonunun Avrupa’nın güvenliği için NATO’nun içindeki rollerinin artırılmasını da kapsayan NATO, silahlanma politika-ları üstünden son aylardaki girişimleri köşesine aldı.
İktidarın “sosyal reform”, kamuoyunda “sosyal yıkım” olarak adlandırılan girişimi Yücel Özdemir arkadaşımız şöyle ifade ediyor: “Sağlık, bakım ve emeklilik gibi alanlara dair hazırlanan yeni kısıtlama paketleri, bir taraftan mü-cadeleyle elde edilen tarihsel kazanımları yok ederken, diğer taraftan silahlanmanın faturasını doğrudan halka kesiyor. Yeni düzenlemeler arasında ilaç ve hastane katkı payının artırılması, 8 saatlik iş gününün kaldırılması, emekli maaşının düşürülmesi, emeklilik yaşının 67’den 70’e çıkarılması gibi uzun bir liste var.”
Ve bunun Almanya’da “sosyal yıkıma karşı birleşik mücadele” zamanı olduğu değerlendirmesini yapıyor.
Yani önümüzdeki dönem “NATO’ya hayır” talebinin sadece antiemperyalist güçlerin değil, işçi sınıfı ve hakların kedi öz talepleri olarak yaygınlaşacak bir talep olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü Almanya Hükümeti’nin girişimi, sadece Almanya ile sınırlı kalabilecek bir girişim de değil, tüm NATO ülkelerinin de kimi özgünlüklerle de olsa gündeme alacakları bir girişimdir.
Evrensel'i Takip Et