Bielsa’nın son kavgası hüzünlü bitti
Uruguay’ın Dünya Kupası’ndan erken elenişi, skor tablosuna bakılarak anlatılacak türden bir eleniş değil. Sahada kaybedilen maçların yanında, içeride çözülmüş bir ilişkinin izleri de vardı. Sanki oyuncularla Bielsa arasındaki bağ kopmuş, takımın bütün hareketlerine sinir, yorgunluk ve güvensizlik sinmiş gibiydi.
Marcelo Bielsa’nın çalıştırdığı bir takımın kötü oynaması elbette mümkün. Onun futbolu da her futbol gibi hata üretebilir, yorulabilir, tıkanabilir. Fakat Bielsa’nın takımlarında dağınıklığın bile belli bir fikri olurdu. Presin bozulduğu yerde bile bir inat, yanlış pasın arkasında bile oyunu ileriye itme arzusu görülürdü. Bu Uruguay’da ise başka bir şey vardı. Takım, hocasının fikrine inanmayan ama ondan da tam kopamayan bir grubun sıkışmışlığıyla sahadaydı. Ne bütünüyle Bielsa’nın takımıydı ne de ona itiraz eden oyuncuların istediği gibi daha temkinli bir takıma dönüşebildi.
Böyle durumlarda suçluyu bulmak kolaylaşır. Bielsa’nın kişiliği de buna çok elverişli. Futbolu keskin yaşayan, kendi doğrularından az taviz veren, ayrıntılara saplantı derecesinde bağlı bir adam. Yenildiğinde onun bu özellikleri “ilkeli” görünmekten çıkar, “inatçılık” diye okunur. Kazandığında büyüleyici sayılan yoğunluk, kaybettiğinde boğucu hâle gelir.
Bir fikre sadakat meselesi
Bielsa’yı anlamanın en zor yanı şu: Onun için futbol, maçtan maça değişen bir yönetim işi değil. O hep futbolu bir karakter meselesi gibi ele aldı. Takımı sahaya çıktığında neye inandığını göstermeliydi. Bu yüzden rakibin gücüne göre geriye yaslanmak, oyunun inisiyatifini karşı tarafa bırakıp fırsat beklemek, onun dünyasında teknik bir tercih olmaktan fazla şey ifade eder. Orada oyuna, oyuncuya ve çalışmaya dair bütün düşüncesi sınanır.
Uruguaylı oyuncuların İspanya karşısında daha temkinli bir plan istemesi, pragmatik bir yerden bakılınca anlaşılırdı. Grup koşulları, takımın fizik durumu, yaşanan sakatlıklar, önceki maçların verdiği hasar böyle bir isteği makul kılabilir. İspanya’ya karşı topa hükmetmeye çalışmak, kâğıt üzerinde hayli cesur bir tavır; sahadaki enerji bunu taşıyamadığında ise cesaret ile ısrar arasındaki çizgi silinir. Futbolda doğru fikir de yanlış zamanda uygulandığında takımı zora sokabilir.
Bielsa’nın cevabı ise kendi geçmişiyle uyumluydu. Oyuncuların talebini kabul etseydi, kendisi olmaktan vazgeçmiş gibi hissedecekti muhtemelen. Onun trajedisi biraz burada duruyor. Bir antrenör, bütün kariyerini bir düşünceye sadakat üzerine kurmuşsa, yetmiş yaşında bir Dünya Kupası kampında o düşüncenin sınırlarına çarptığında geri adım atması kolay değildir. Fakat millî takım futbolu, kulüp futbolundan farklı bir acımasızlığa sahip. Bir kulüpte fikrinizi aylara, sezonlara, transferlere yayabilirsiniz. Millî takımda üç maçın içine karakter, hazırlık, kriz yönetimi ve sonuç sığdırmanız gerekir. Bu kadar kısa bir alanda büyük fikirler çoğu zaman nefes alamaz.
Kampın kapalı havası
Bielsa’nın yoğunluğu, kulüp düzeninde oyuncular için yorucu olsa da bir tür gündelik ritme bağlanabilir. Antrenman biter, oyuncu evine gider, ailesiyle vakit geçirir, kendi dünyasına döner. Hoca ne kadar baskın olursa olsun, tesisin dışında başka bir hayat vardır. Turnuva kampı ise bunu ortadan kaldırır. Aynı otel, aynı yemek salonu, aynı toplantı odası, aynı yüzler… Antrenörle oyuncu arasındaki her gerilim kapalı alanda büyür.
Uruguay’ın hikayesinde en çarpıcı olan, yenilginin saha dışındaki bu kapalı havayla birleşmesiydi. Oyuncuların antrenman şiddetinden şikâyet etmesi, sakatlıklarla çalışmanın yoğunluğu arasında bağ kurması, sonra oyun planına müdahale etmek istemesi, teknik bir anlaşmazlığın ötesine geçmişti. Bu, artık bir güven kaybıydı. Futbolcu, hocasının kendisini maça hazırladığına inanırsa ağır çalışmaya katlanır. Acıya, tekrara, disipline razı olur. İnanç kaybolduğunda aynı çalışma eziyet gibi görünür.
Bir takım toplantısının kırk dakikayı aşan bir konuşmaya dönüşmesi de tesadüf değil. Bielsa kendisini anlatmaya çalışan, buna ihtiyaç duyan bir antrenör. Oyuncularını kafasındaki şeye ikna etmek isterken daha fazla konuşur, daha fazla ayrıntıya girer, düşüncesinin bütün parçalarını önlerine sermek ister. Fakat kriz ânında uzun açıklama her zaman çare olmaz. Oyuncuların artık daha fazla bir şey duymak istemediği bir anda, en tutarlı cümle bile duvara çarpar. Uruguaylı oyuncuların maç toplantısı henüz bitmeden toplantının yapıldığı salondan çıkması, aslında Uruguay’ın turnuva sonunu maç oynanmadan önce haber veren bir işaretti.
Muslera kararı
Uruguay’ın sahadaki çöküşünde kaleci tercihi ayrı bir yerde duruyor. Fernando Muslera, elbette ki Uruguay futbolunun yakın döneminde saygıyı fazlasıyla hak eden bir isim. Uzun yıllar millî formayı taşıdı, büyük maçlarda kaleyi korudu, bir kuşağın güven duygusunun parçası oldu. Fakat büyük kariyerler, her zaman doğru anda yeniden çağrılmayı gerektirmez. Hatta futbolun en zor kararlarından biri, geçmişte çok şey vermiş bir oyuncunun bugünkü ihtiyaca cevap verip veremeyeceğini soğukkanlı biçimde değerlendirmektir.
Bielsa burada duygusal değilse bile sembolik bir tercihte bulundu. Muslera’yı kaleye koymak, deneyime, sadakate, eski güvene başvurmak anlamına geliyordu. Sorun şu ki, turnuva futbolunda semboller hata kaldırmaz. Kalecinin yaptığı her yanlış, takımın zihnini de bozar. Bir oyuncunun hatasını maç içinde telafi edebilirsiniz; ama kaleci için bu o kadar kolay olmayabilir.
Öyle ki, Muslera’nın yediği gollerdeki görüntüler, Uruguay için bu Dünya Kupası’nı özetleyen sahneler hâline geldi. Bu, kaleciyi acımasızca hedefe koymak için söylenmemeli. Futbol böyle sert bir oyun. Bir oyuncunun geçmişi ne kadar güçlü olursa olsun, her şey bugünkü performansında düğümlenir. O yüzden, Sergio Rochet’nin daha yakın dönemde verdiği güven ortadayken, Muslera’ya dönüş kararının ağırlığı Bielsa’nın üzerinde kalacak. Antrenörlük biraz da budur: Takımın tarihine saygı duyarken o tarihin bugünü ezmesine izin vermemek.
Uruguay’ın değişen yüzü
Bielsa’nın hataları, Uruguay’ın daha derin meselesini gizlememeli. Bu ülke, futbolu uzun süre kendi ölçeğini aşan bir iddia taşıdı. Nüfusu küçük, futbol hafızası büyük bir ülkeden söz ediyoruz. Luis Suárez, Edinson Cavani, Diego Forlán, Diego Godín gibi isimlerle kurulan şaşaalı dönem, Uruguay’a doğal bir rekabet duygusu veriyordu. Sahaya çıktıklarında rakiplerinden çekinmeyen, fiziksel mücadeleyi seven, büyük turnuvaları kendi evinin bahçesi gibi gören bir ekip vardı.
O kuşak çekildiğinde geride aynı sertlik kaldı belki ama aynı kalite her bölgede korunamadı. Federico Valverde, Rodrigo Bentancur, Manuel Ugarte gibi oyuncular merkezde güçlü bir omurga sunuyor; yine de takımın hücumda eski keskinliğe sahip olmadığı açık. Uruguay’ın eski alışkanlığı rakibi rahatsız etmekti. Bu turnuvada ise kendisini de rahatsız eden bir takıma dönüştü. Baskı yapmak istediğinde arkasında boşluk bıraktı, beklemek istediğinde de topu ileri taşıyacak berraklığı bulamadı.
Genç yaş kategorilerindeki başarıların A takıma aynı hızla yansımaması da üzerinde durulması gereken bir nokta. U20 düzeyinde kazanmak, ülke futboluna umut verir; ama o oyuncuların büyük turnuva kadrosunda gerçek bir rol alamaması, planlama sorununu gösterir. Millî takım, kuşak geçişini kendiliğinden yaşayamaz. Eski kahramanlar çekildi diye gençler otomatik olarak hazır hâle gelmez. Arada cesur tercihler, sabır, doğru rol dağılımı gerekir. Uruguay bu geçişi ağır yaşadı.
Bielsa’nın mirası ve bugünkü yenilgi
Bielsa’nın kariyerine sadece bu Dünya Kupası’ndan bakmak elbette haksızlık olur. Futbolu değiştiren antrenörlerden biri olduğu tartışılmaz. Onun etkisi, kazandığı kupalardan çok daha geniş bir yerde duruyor. Antrenman yöntemlerinden pres anlayışına, oyuncunun sahadaki sorumluluğuna bakışından antrenörlük diline kadar birçok alanda iz bıraktı. Ondan geçen ya da onu dikkatle izleyen antrenörlerin sayısı bile bu etkinin büyüklüğünü gösterir.
Yine de bu büyük mirası, bugünkü başarısızlığı silmez. Tam tersine, Bielsa gibi bir figür söz konusu olduğunda yenilgi daha çok düşündürür. Çünkü mesele bir antrenörün formdan düşmesi değil; bir futbol fikrinin, çağın ve turnuva koşullarının karşısında ne kadar esneyebileceği meselesidir. Bielsa’nın futbolu hâlâ ilham verici olabilir; ama ilham, sonuç üretmenin garantisi değildir. Oyuncu grubu ikna olmadığında en iyi fikir bile kâğıt üzerinde kalır.
Bu noktada Bielsa’nın kişisel trajedisiyle Uruguay’ın ihtiyacı birbirinden ayrılıyor. Bielsa kendi doğrularına sadık kalarak kaybetti. Uruguay ise o doğruların etrafında yeterince birleşemediği için dağıldı. İki taraf da haklı gerekçelere sahip olabilir; fakat futbol sahasında haklılık tek başına yetmez.
Kötü biten büyük hikayeler
Agustin Canobbio’nun kırmızı kartla sonuçlanan öfkesi, Uruguay’ın turnuvadan ayrılışına nahoş bir görüntü bıraktı. O müdahale, takımın içinde biriken gerilimin sahaya taşmış hâli gibiydi. Disiplinini kaybeden bir takım, çoğu zaman skorun değil, kendine duyduğu öfkenin kurbanı olur. Uruguay’ın son dakikaları da böyleydi. Rakibe değil, hakeme değil, hatta doğrudan Bielsa’ya bile değil; kendi çıkışsızlığına hiddetlenen bir takım görüntüsü.
Bielsa muhtemelen futbolun içinde kalacak. Onun gibi insanlar bu oyundan emekli olmaz, yalnızca saha kenarından biraz uzaklaşır. Fakat onun için Dünya Kupası defteri artık burada kapanmış olabilir. Bu ihtimâl, Uruguay’ın elenişine ayrı bir ağırlık veriyor. Çünkü Bielsa’nın kariyerinde Dünya Kupası hep eksik kalmış bir yerdi. Arjantin’le 2002’de yaşadığı büyük hayâl kırıklığı, Şili’yle 2010’da gelen saygın ama kısa yürüyüş, şimdi Uruguay’la biten gergin macera… Kabul etmek gerekir ki, Dünya Kupası, ona hiçbir zaman kulüp futbolunun verdiği türden bir karşılık vermedi.
Uruguay açısından da mesele yeni bir antrenör seçmekten ibaret olmayacak. Bu eleniş, kadronun hangi yaşta, hangi rolde, hangi oyun fikriyle yeniden kurulacağını düşünmeyi gerektiriyor. Eski kuşağın gölgesiyle yaşamak bir süre güven verir; sonra adım atmayı zorlaştırır. Uruguay’ın ihtiyacı, geçmişe saygıyı koruyan ama bugünün takımını bugünün oyuncularıyla kurabilen bir akıl.
Bu turnuvadan geriye Bielsa’nın öfkesi, oyuncuların itirazları, Muslera’nın çaresiz bakışları ve Canobbio’nun kontrolsüz müdahalesi kalacak. Fakat daha derinde başka bir ders var. Futbolda büyük fikirler, onları taşıyacak insanlarla birlikte var olur. Antrenör kendi inancını koruyabilir, oyuncular kendi bedenlerinin ve korkularının sesini dinleyebilir. Ama bu iki taraf birbirini duymadığında, takım olma hâli çözülür.
Bielsa’nın Uruguay’ı böyle bitti: büyük bir hocanın son büyük turnuvası gibi, küçük hataların büyüttüğü bir kriz gibi, yaşlanan bir kalecinin acı veren dönüşü gibi, değişen bir ülke futbolunun sancısı gibi. Hepsi aynı hikayenin içinde yer aldı. O yüzden bu elenişi tek bir nedene bağlamak kolay, ama eksik olur. Bielsa sorumluluğu taşıyacak. Uruguay ise daha zor olanla yüzleşecek: Bu yenilgide kendi payını, kendi eksik kuşak geçişini, kendi sahipsiz kalmış oyununu görme cesaretiyle.
Evrensel'i Takip Et