28 Haziran 2026 00:10

NATO neden bir savunma örgütü değildir?

Kuruluşundan bugüne, her birimiyle ABD kontrolünde işleyen Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün (NATO) bir savunma aygıtı olduğuna dair bir efsane hakim. Savunmanın sembolü olan kalkanın bolca kullanıldığı imgelerle karşımıza çıkartılan NATO, sanki ‘Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için’ düsturunun hakim olduğu bir ittifakmış gibi. Sanki birbirini korumaya yemin etmiş bu ülkeler arasında eşit bir ilişki varmış ve tek amaç savunmaymış gibi...

Oysa yakın tarih bu illüzyonu dağıtacak sayısız örnekle dolu. Fakat biz önce sürekli sözü edilen ‘savunma’ kelimesini inceleyerek söze başlayalım.

Dünün savaşı, bugünün savunması

Siyasetin kelime dağarcığı ne sabit ne de tek anlamlıdır. Bugün kullandığımız kavramları kazıdığınızda altından dikkat çekici bir geçmiş çıkar. ABD Başkanı Donald Trump’ın eylül 2025’te ‘Savunma Bakanlığının tabelasını indirip yerine ‘Savaş Bakanlığı’ yazan levhayı astığı anı hatırlayalım. ABD’nin emperyalist dış politikasında artık maskeye ihtiyaç duymadığını gösteren bu hamle tek başına basit bir ‘isim değişikliğini’ ifade etmiyor. Çünkü yaşanan daha çok ‘fabrika ayarlarına dönüşe’ benziyor. Ne de olsa ‘savaş’ yerine ‘savunma’ deme adeti geçtiğimiz yüzyılın bir ürünü.

I. ve II. Paylaşım Savaşlarında -ki Tarihçi Eric Hobsbawmn, 1914-1945 arasını tek bir savaş dönemi olarak tanımlar- emperyal vahşetin ulaştığı boyut, tüm dünyada büyük bir tiksinti yaratır. İlerleyen teknoloji, teknofetişistlerin sandığı üzere refah yerine eşi benzeri görülmemiş bir kasaplık getirmiştir: I. Paylaşım Savaşı’nda kullanılan konvansiyonel silahlar, geçmiş savaşlarla kıyaslanamayacak boyutta zayiat verilmesine sebep olur.

Tankların, makineli tüfeklerin, uçakların ve zehirli gazların kullanıldığı bu barbarlığın travması atlatılamadan II. Paylaşım Savaşı gelip çatar. Gelişen havacılıkla birlikte cephe hattı hendeklerin ötesine geçer, sivil yerleşimler de hedef alınır. Binlerce yerleşim yeri yerle bir edilirken sivil kayıplar ilk kez bu kadar yüksek rakamlara ulaşır. Öte yandan faşistlerin toplama kampları ve ABD’nin Sovyetler Birliği’ne gözdağı vermek için Japonya’ya attığı iki atom bombasının yarattığı yıkım, ‘modern’ savaşın ne ifade ettiğini tüm dünyaya gösterir.

Savaş sona erse de emperyalistler, asli düşman olarak gördükleri Sovyetlere ve devrimci halk mücadelelerine karşı saldırgan politikalarında bir değişikliğe gitmez. Fakat bu kan banyosundan yeni çıkan toplumlar, emperyalist yayılmacı fikirleri tüketmek için pek hevesli görünmeyince yeni pazarlama yöntemlerine başvurulur. Siyasi retorikte ‘savaşın’ yerini ‘savunmanın’ alışı da tam olarak bu zamana denk gelir: ABD’de 1789’dan beri Savaş Bakanlığı denilen kurumun ismi 1949’da Savunma Bakanlığına çevrilir. Fransa da Savaş Bakanlığını 1947’de ‘Milli Savunma Bakanlığı’ olarak değiştirir. İngiltere’den Paraguay’a sayısız ülke 20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde ‘savaştan savunmaya’ geçer.

Hiç işlemeyen ‘ortak savunu’

Aynı yıllarda NATO’nun ‘savunma’ tantanasıyla kuruluşuna tanıklık edişimiz bir tesadüf sayılmaz. Hatta ABD’nin tabela değişikliği yaptığı 1949, aynı zamanda NATO’nun kuruluş yılıdır.

Elbette o günlerde asıl amaç Sovyetler Birliği’nin genişleyen etki alanını zor kullanarak engellemek ve ABD’nin tahakküm alanını genişletmektir. Fakat kağıt üzerinde ‘Birleşmiş Milletler ilkelerine bağlılık’ gibi bir dizi ifadeyle meşruiyet makyajı yapılır. Hatta ‘Bir üyeye yapılan saldırının bütün üyelere yapılmış sayılacağından’ bahsedilen NATO’nun meşhur 5. maddesi de ‘savunu’ imajını güçlendirme çabasından başka bir şey değildir. Zira bu madde NATO’nun kuruluşundan bu yana hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanmadığı gibi NATO’nun bütün müdahaleleri ABD ajandasına birebir uyumla gerçekleşir.

‘Sovyet karşıtı’ bir blok olarak örgütlenen NATO, ilk günden başlayarak ABD’nin özellikle Avrupa’daki askeri varlığını ‘savunma’ adı altında kalıcı hale getirir. Örgütün kilit askeri komutası kuruluşundan bugüne ABD’nin kontrolüne verilir -ki bu başlı başına başka bir yazı konusu.

NATO’nun kuruluşundan henüz bir yıl sonra ‘savunma’ meselesinin basit bir prosedürden ibaret olduğu ortaya çıkar: Kore Savaşı, NATO’nun askeri ittifakını perçinler. ABD’nin ‘komünist tehdide’ karşı dahil olduğu bu savaşta ülkenin kuzeyi halı bombardımanlarıyla dümdüz edilir. Daha önemlisi Yunanistan ve Türkiye, bu savaşta ABD emriyle asker gönderip 1952’de NATO’ya kabul edilir. Yani uzak bir diyardaki ‘saldırı’ ne hikmetse ‘savununun anahtarı’ gibi tanıtılır.

Bu savunu her iki ülke için daha fazla ABD üssü anlamına gelir. Aynı zamanda Washington’ın istihbarat ve siyasi müdahale ağı da buna paralel açık bir şekilde genişler. Ordu içerisinde ağırlığını NATO’nun ve dolayısıyla ABD’nin etki alanını güçlendirmesiyle birlikte NATO, üye ülkelerdeki iktidar değişikliğinde dahi karar verici hale gelir: Yunanistan’daki 1967 albaylar cuntası ve Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesi, bunu kanıtlamak için fazlasıyla yeterlidir.

Kuruluş nedeni ortadan kalkınca başlayan agresyon

NATO’nun kuruluş motivasyonunda geçen ‘Sovyet tehdidi’ düşünüldüğünde, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte örgütün de işlevini yitirmesi beklenir. Ancak 1990’lar, NATO’nun sadece varlığını sürdürmekle kalmayıp, aksine genişleyerek ve geçmişe kıyasla çok daha açık savaşları körükleyerek yeni bir misyona büründüğüne tanıklık eder.

Soğuk Savaş’ın bitişiyle örgüt sönümlenmez, aksine dizginsizce hareket edebilmenin tadını çıkartır. Bu dönüşüm, NATO’nun aslında ABD’nin küresel hegemonyasını korumak için var olduğunu gösterir: Sermayenin sınır tanımaz yayılımının jandarmalığını yapan örgüt için ‘tehdit’ ortadan kalkmış, dünya ABD çıkarları emrettiğince müdahaleye ve savaşa daha elverişli hale gelmiştir...

NATO’nun kendini feshetmeyip genişlemeyi sürdürmesi bile başlı başına savunma mitini çökertir. Ancak örgütün yakın tarihte girdiği savaşlar hikayenin aslını daha iyi açıklayacaktır. Örneğin 1999’da Yugoslavya, NATO güçleri tarafından aylarca havadan bombalanır. Belgrad’ın sivil yerleşimleri, televizyon binaları ve yakıt depoları vurulur. Oysa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) verdiği herhangi bir yetki olmadan başlatılan saldırıda hiçbir NATO üyesi ülke tehdit altında değildir. Bu sebeple bombardıman dünyanın bütün savaşlarında olduğu gibi ‘insani müdahale’ gibi ifadelerle gerekçelendirilir.

Daha sonra örgüt 2011’de NATO üyesi ülkelerle alakasız bir başka ülkeyi bombalar: Libya. BMGK’nin ‘sivilleri koruma’ amacıyla uçuşa yasak bölge oluşturması izni vermesiyle birlikte NATO bu yetkiyi ‘yorumlayarak’ Dönemin Libya Lideri Muammer Kaddafi’ye bağlı güçleri bombalamaya başlar. NATO içerisinden gelen cılız muhalif sesler NATO’nun müdahalesini engelleyemez, Libya’yı bombalamak için 26 bini aşkın hava sortisi yapılır. Ülke bombardımandan sonra birden fazla iç savaş yaşadı ve bugün savaş lordları tarafından paramparça edildi.

ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerine NATO’nun verdiği operasyonel destek de bu savaş NATO’nun kirli saldırganlık siciline eklenebilir.

Emperyalizmin savunması, bizim savunmamız değil

NATO kurulduğu günden bugüne hiçbir zaman bir ‘savunma’ ittifakı değildi. Doğası gereği hiç olmayacak. Kore’den Yugoslavya’ya, Afganistan’dan Libya’ya kadar uzanan operasyonların hiçbirinde, bir NATO ülkesinin toprakları tehdit altında değildi. Ancak emperyalist hegemonyayı yayma ve korumak için her zaman tetikteydi. Ukrayna’da devam eden ‘vekalet’ savaşından Ortadoğu’daki diğer müdahalelere kadar bugün de rolünü oynamayı sürdürüyor.

NATO, üye ülkeleri ‘savunmaktansa’ o ülkelerin siyasi, idari ve ekonomik yapılarını Beyaz Saray’a bağlıyor. Egemenlik alanlarını ABD’nin çıkarlarıyla özdeşleştiriyor ve bu ülkelerin üzerinde ciddi bir kontrol kapasitesi kazanıyor. Adına verilen ‘savunma’ tanımı bu vesayeti gölgelemekten başka bir işleve sahip değil. Tıpkı NATO’ya rıza için yarattıkları ‘tehditlerin’ gerçekliği gibi şüpheli.

Günlük siyasi retorik insanı aldatabilir. Ancak devletlerin verdikleri tepkiler gerçek önemi yansıtır. Bugün üye ülkelerde ABD çıkarlarının ne kadar ‘önemli’ ve tasmanın ne kadar gergin olduğunu, NATO’ya dönük tepkilere karşı müdahalelerin şiddetine bakarak görebilirsiniz. Tarih ve güncel siyaset gösteriyor ki NATO, ‘savunma’ ABD’nin hegemonyasından söz eder. Emperyalizmin savunması bizim savunmamız değildir.

**

Gelecek yazıda NATO’nun organizasyon şeması üzerinden giderek bu örgütün nasıl ABD kontrolünde işlediğini konuşacağız...

Kavel Alpaslan

NATO neden bir savunma örgütü değildir?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et