27 Haziran 2026 00:15

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya

Gülten Akın

Instagram sebep göstermeden milyonlarca hesabı kapatmaya başladı

Kullanıcılar muhatap bulamıyor. Basit bir sosyal medya hesabı gibi gelse de bazı insan için gelir kaynağı bazıları içinse tüm anılarının yer aldığı bir hafıza.

Cirosu çoğu ülkenin gayrisafi milli hafızasından, kullanıcısı birçok ülkenin nüfusundan, elindeki data çoğu istihbarat teşkilatından büyük bu şirketler kapitalizmin taşıyıcı çıtasını devletlerin elinden aldı. Biz de uyumlandık öylece.

Hesabı kapatılanlar emeklerinin gittiğinden bahsediyor. Elindeki 36’lık film rulosunu gerçekten kayda değer anlar için kullanmak, en iyi kareyi tek seferde yakalamaya çalışmak, filmin bitmesi için uğraşmayıp her bir kare için iyi an beklemek ve bir stüdyoda tab edilene kadar sabretmek de bir emek ve incelikti. Daha az data daha fazla kalıcılık.

Hayatımıza daha çok emek verdiğimiz günlere özlem de nostaljiyi tetikliyor olabilir. Yaşama veriyorduk emeği, şimdilerde her yerde sürüklenirken yalnızca hayatta kalmaya ve var olmaya harcıyoruz sanki.

Elimizde bir telefon, kaydır kere kaydır, geçti gitti biricik ömrümüzün saatleri üstelik ortalık yangın yeriyken.

Sosyal medyada ortaya atılan her şeyle ilgili hepimizin düşüncesi var ve herkesin her şeyle ilgili fikrini bilmek iyi gelmedi bize. İnsana tahammülümüz azaldı. Bazı fikirleri üzerine düşünmeden genel kanı diye yapıştırıyoruz dilimize bazen de en farklı olanı söyleme arzusuyla düşünülmüş ama iyilikle düşünülmemiş cümleler üretiyoruz.

Deniz Göktaş’ın stand-up’ı konuşuldu bu hafta, politik bilincinden etkilendi insanlar. Bu şakaların yapılabilmesiyle baskı rejiminde rahat bir nefes aldık. İzahı olmayanların mizahı. Önce genel kanı peşinde beğeniler ortaya atıldı sonra birileri farklı olma arzusu ile nereden eleştireceğini şaşırdı. Onlara yanıt yetiştirenler algoritmayı coşturdu. Aynı gün NATO yüzünden 103 kişi tutuklanınca stand-up değil asıl bunu konuşun tartışması döndü. Cayır cayır gündem. İnternet boşluğunda uçucu, gelip geçecek çatışmalar. Fikirlerimizi yarıştırdığımız ortam da bu işte. Hiçbir yere varmayacak laf salatası ile yine en ahlaklı ve erdemli çıkma yarışına girdik ama hepimiz evlerimizde bir kanepede yatar vaziyetteyiz. Emek dediğinin içinde ne sabır var ne zaman.

Deniz Göktaş gösterisinde “Hiçbir şey yapmadan iyi insan olabilme” durumundan bahsediyor. Ortadaki kötülüğe bulaşmamak bizi iyi insan yapmaya yeter mi? Girmediğimiz sınavdan geçmiş sayılır mıyız? İyi insan iyilik yapan, iyileştiren insan demek. Kendi hayatımızı iyi etmekten aciziz oysa. Babasını kaybetmiş arkadaşımıza ağlayan emoji göndermek mi bizim dostluk anlayışımız, birkaç saniyede yazdığımız dayanışma tweetleri ile savdık mı sosyal sorumluluk vazifemizi, biz kimiz ki iki cümleyle kınayınca adalet yerini bulsun hukuksuzluklarda? Bu algoritmalar herkesin sevilme arzusuna oynadı, abartılı sevilme ihtiyacı öz güvensizlikten de gelir diyor psikoloji bilimi. Başkasının erdemsizliği üzerinden kendine ahlak inşa edenin adı da siniktir felsefeye göre. 

Adaletsizliğin lavlarında pişen, üzerindeki baskı ağırlığıyla elmasa dönüşen o müthiş öfkemizi birbirimize parça parça sosyal medyada harcayışımız da israfın ta kendisi.

Günü gelince bozdurmak adına öfkeyi saklı tutup hak ettiğimiz hayatı her gün hatırlatmalıydı kendimize. Başımıza her an bir tutukluluk ya da ölüm gelebilir. Bu tedirginlikle günler harcamak yerine hemen başlamak lazım aktif bir iyi etme çabasına. İnceliklere emek verilebilirdi nostaljiye şifa niyetine. Bizi günde on beş-on altı saat çalıştıran düzen yoruyor olabilir ama yorgunluğa rağmen balkona bir kova su döküp çayı demlemek, yüz yüze derin bir sohbete girmek, termosla parka çıkmak, belediyelerin her şeye inat ısrarla devam ettirdiği şu kültürel etkinliklerde bir konserde birlikte şarkı söylemenin gücünü hatırlamak, kent hafızasına sahip çıkmak adına kütüphaneleri, sarnıçları, müzeleri gezmek, şehrin en güzel yerini turistlere terk etmek yerine geceleri Çemberlitaş’tan, Galata Köprüsü’ne yürümek, cümle bile içermeyen kısa mesajlar yerine yeniden giriş, gelişme ve sonuç içeren bir mektup yazmaya çalışmak, bir kitabı bitirene kadar elinden bırakmamak, bir dostu yalnızca aklına geldi diye arayıp “seni özledim” demek, grevdeki işçilere bir tepsi börek götürmek, apartmandaki öğrencilere bir kap yemek taşımak hatta temizliğe yardım ederek nasıl yapıldığını öğretmek, esnafla selamlaşabilmek… Günlük hayata iyileştirici bir şeyler katabilmek. Övgü mesela, unutturulmuş bir huy gibi. Tanımadığımız birine iltifat edebilmek, iltifatı karşılayabilmek... Bunca hodbinlik, nobranlık, hodkamlık içinde insanların yüzüne bir gülümseme verebilmek, algoritmanın bizi silkelediği o sevilme ve takdir ihtiyacımızı sokakta giderebilmek iyi gelirdi.

Öfkemizi parçalayınca sivri köşeleri hepimize zarar, yekpare dursun göğsümüzde, yeri gelecek. Kendi hayatımızı iyi edemezsek bir gün düzlüğe çıkmayı başarsak bile unutmuş olacağız iyi bir yaşamın neye benzediğini.

Bir kavga içindeyiz evet, insan biraz da hayatını iyileştirmek için savaşmalı. Kontrolü elde tutamadığımız algoritmalarla ziyan olmak yerine belki biraz da telefonu elimizden bırakıp iyi yaşamaya çalışmalı.

Zira özgürce tweet atabilmek özgür bir yaşamın yalnızca devede kulağı.

Ayşen Şahin

İnce işler
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et