20 Haziran 2026 15:04

İflasın resmi ve hayati bir ders

Avustralya ve Paraguay’a gol atamadan yenilen Türkiye, Haiti’den sonra dünya kupasına veda eden ikinci ülke oldu. 48 takımdan 32’sinin bir üst tura çıkacağı bir turnuvada, genel kadro kalitesi kendisinin epey gerisinde olan iki takımla oynadıktan sonra bu duruma düşen Türkiye şampiyonanın kapasitesine göre en başarısız takımı olarak anılmayı neredeyse garantiledi.

Avustralya maçı sonrası Vincenzo Montella ve Hakan Çalhanoğlu’nun topla oynama yüzdeleri, şut ve başarılı pas sayıları gibi istatistikleri öne sürerek “oyunu domine ettiklerini” iddia etmelerini yaşadıkları derin hayal kırıklığına bağlamıştım. Herhalde bu kadar tecrübeli iki futbol adamı, futbolu bu kadar yanlış değerlendiriyor olamazdı! Ama Paraguay maçı da kadrodaki üç değişikliğe rağmen oyun olarak aynıydı. Türkiye bir kez daha topu kendisine bırakıp derin ve kompakt savunma yapan bir takımı karşısında buldu ve bir kez daha hiçbir şey üretemedi. Montella ve öğrencilerinin kanıt diye öne sürdüğü istatistikler, aslında Türkiye’nin maçı neden kaybettiğini anlatıyor.

1) Türkiye iki maçta topa ortalama yüzde 75 oranında sahip oldu, çünkü rakipleri öyle istedi. Rakipleri Türkiye’nin kompakt savunmalara karşı tıkandığını, gerçek bir 9 numarasının olmadığını, buna karşılık stoper tandeminin ağır olduğunu biliyordu.

2) Türkiye’nin rakip sahada topu adeta kıvranarak, kağnı modunda çevirmesi; birebirlerde veya bağlantılarda rakip eksiltememesi kaptıracağı her topun tehlikeli kontra ataklara dönüşeceği anlamına geliyordu. Bu yüzden kadro değeri açısından Türkiye’nin 3-4 kat gerisinde olan Avustralya ve Paraguay, öyle topa çok sahip olmakla, pas yapmakla ilgilenmedi. Rakibinin bir noktadan sonra havanda su dövmeyi andıran yan paslarını, kenar ortalarını ya da kanat birebirlerini savuşturduktan sonra kaleye hızlı ve mümkün olduğunca az pasla gitmeyi yeterli gördü.

3) Paraguay buna ek olarak maçın başında rakip sahada şiddetli dahi sayılamayacak bir birebir baskıyla topu kapıp anında golü attı. Bir başka deyişle o topa çok sahip olmakla, çok pas yapmakla övünen Türkiye’nin basit bir baskı şeması karşısında dahi geriden pasla çıkamadığını gösterdi. Modern futbolda bunu yapamayan bir takımın baskılı futbol oynaması mümkün değil. Bu yüzden Türkiye’nin iki maçta ortaya koyduğu şey, “baskı ve dominasyon” değil, üretememenin acizliğiydi. Rakipler bu kadar mütevazı kadrolara sahip olmasa sonuç da oyun da çok daha ağır olurdu.

4) Montella’nın iki maçta da Kerem Aktürkoğlu’nu 9 numara olarak kullanması; ilk maçta Barış Alper Yılmaz’ı sağda değil solda oynatması böylece hücumu yavaşlatması ve top kayıplarına teşne hale getirmesi; bu kadronun elit seviyedeki 5-6 oyuncusundan biri olan Orkun Kökçü’yü ikinci maçın ancak 85. dakikasında oyuna alması; Hakan Çalhanoğlu ve Merih Demiral’a dokunamaması; Can Uzun’u son maça kadar hiç değerlendirememesi; hamle oyuncuları olarak Salih Özcan ve Eren Elmalı’dan medet umması gibi personel yanlışları da bir hayli fazlaydı.

5) Son olarak kadro, yoğun futbol sezonunun etkilerini taşıyordu. Özellikle de Şampiyonlar Ligi oynayan oyuncularda bu fazlasıyla hissediliyordu. Sakatlıktan çıkan Arda Güler, Kenan Yıldız ve Hakan Çalhanoğlu fizik olarak da form olarak da hiç hazır değildi. Sezonun son bölümünde yorgunluğun etkisiyle performansı düşen Barış Alper Yılmaz, Suudi Arabistan’da rölantide devam eden Merih Demiral hatta Galatasaray’da sezon boyunca yemediği golleri burada yiyen Uğurcan Çakır… Belli ki sezonun fiziksel ve mental yükü bazılarına ağır geldi.

Netice itibarıyla Türkiye, ağır bir sonuçla ve ciddi bir prestij kaybıyla karşı karşıya kaldı. Turnuvaya “parti-devlet” görüntüsüne uygun şekilde milli takım resmi hesabından “AK Parti Tanıtım ve Medya Başkanlığı” imzalı komik bir propaganda videosuyla gitmişken alınan bu sonucun normal şartlarda siyasi sonuçları da olmalıdır.

“Siyasi sorumluluğun haricinde” kulüp takımları devasa paralar harcayıp Körfez’den sonra futbolculara en yüksek maaşları ödeyen ülke olarak nam yapmışken Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Katar kadar top oynayamaması, buradan “Körfez’in müsrifliğine, görgüsüzlüğüne” yapılan eleştirileri de taca çıkardı. 85 milyon nüfuslu, kocaman bir ülke… 120 yıllık mazisi olan ve çılgınca desteklenen futbol kulüpleri… “Gurbetçiler” sayesinde Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa gibi gelişmiş altyapıların yetiştirdiği yeteneklere “hazıra konma” avantajı… Buna rağmen en büyük futbol arenasında Körfez ülkeleri kadar bile iş görememek mevcut başarısızlığı katmerlendiriyor ve 2026 Dünya Kupası’nı iflasın resmi olarak sorumluların önüne koyuyor.

***

Son olarak “mert Karadeniz erkeği” pozlarıyla kendisini düşük bütçeli Türk mafya dizisi karakteri zannederek TFF başkanlığında 2 yıl geçiren İbrahim Hacıosmanoğlu’na ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na turnuva öncesi sorduğumuz soruları bir kez daha yöneltelim. Hacıosmanoğlu neye dayanarak, doğa katliamı anlamına gelen ve hukuki açıdan kabul görmeyen Bodrum-Milas arasındaki 4 bin villalık projesinden futbolculara villa vadetti? Kimden söz aldı da gazetecilere “lansman ve pazarlama işlerinin yazın, inşaatın en geç ocak 2027’de başlayacağı” bilgisini sızdırdı? (Ve İbrahim Seten’in aktardığı bu iddia doğru değilse, neden yalanlanmadı?) Bu soruların yanıtı, Türkiye’nin üçüncü Dünya Kupası macerasının tamamından daha önemli. O projenin hiçbir zaman hayata geçmemesi gerektiğini biliyoruz ama şunu kimse unutmasın: Millilerin Dünya Kupası serüveni, bir hukuksuzluğu, bir doğa katliamını, bir rant projesini kabul ettirmenin aracı olarak kullanılmak istendi. Türkiye’de istisnasız tüm patron-kodaman takımının sporla ilişkisinin özeti budur ve bu, unutmamamız gereken hayati bir derstir.

Mithat Fabian Sözmen

İflasın resmi ve hayati bir ders
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et