20 Haziran 2026 12:46

Matias Galarza’nın henüz ikinci dakikada gelen golü, aslında nasıl bir maçın bizi beklediğini gösteriyordu. Türkiye için turnuvanın hikâyesi, o top ağlara girdiğinde tehlikeli bir yere doğru kaymaya başlamıştı. Asıl mesele o golün ardından ne yapılacağıydı. Fakat Türkiye, cevabını aradığı soruyu iki maç boyunca bulamadı: Top bizdeyken ne yapmak istiyoruz?

Bu soru basit görünebilir. Günümüz futbolunda neredeyse bütün tartışmaların merkezinde durur. Fakat Türkiye için daha da kritikti. Çünkü yıllardır en rahat ettiği oyun, kendi sahasında bekleyip alan bulan, rakibin dengesiz yakalandığı anlarda hızla çıkan, karşılaşmanın doğal akışında favori rolünü üstlenmeyen bir oyundu. Avrupa Şampiyonası’nda heyecan yaratan takımın enerjisinde de bu duygu vardı. Türkiye, o turnuvada meydan okuyan taraftı. Rakibine göre daha az konforlu, fakat daha diri ve daha inançlı görünüyordu. Dünya Kupası’nda ise denk ya da kâğıt üzerinde daha zayıf görülen rakiplere karşı topa hükmetmesi, oyunu açması, kapalı savunmaya karşı çözüm üretmesi gerekiyordu.

İşte kırılma burada yaşandı. Türkiye favori gibi davranmak zorunda kaldı ama favori gibi oynamaya hazır değildi.

Topa sahip olmakla oyuna sahip olmak aynı şey değil

Paraguay maçındaki topa sahip olma oranı, tıpkı Avustralya maçında olduğu gibi, ilk bakışta üstünlük izlenimi verebilir. Yüzde 78’lik oran, sahada oyunun Türkiye tarafından yönlendirildiğini düşündürebilir. Fakat tek başına bu veri, maçı anlatmaya yetmiyor. Hatta yanıltıcı bir konfor bile yaratıyor. Çünkü Türkiye’nin topa sahip olduğu süre, ne Avustralya’yı ne de Paraguay’ı gerçekten geri koşturan, savunma çizgisini bozan, ceza sahasında panik yaratan bir süreye dönüştü.

İki maçta toplam 62 şut çekip gol bulamamak, ilk bakışta şanssızlık gibi sunulabilir. “Top girmedi”, “kaleci iyi günündeydi”, “bir tane atsak maç açılacaktı” denilebilir. Fakat istatistiği biraz kazıyınca bakıldığında değişiyor. Şut başına beklenen gol değerinin çok düşük kalması, Türkiye’nin kaleye çok yaklaşamadığını gösteriyor. Ceza sahası dışından gelen denemeler, bloklanan şutlar, kalabalık savunmanın önünde sıkışan ataklar… Bunlar üretkenliğin işareti olmaktan çok, Türkiye’nin oyun fikrinin tükendiği anların iziydi.

Bir takım 30’un üzerinde şut çekip rakip için tehlike hissi yaratamıyorsa, sorun bitiricilikten önce pozisyon kalitesindedir. Avustralya maçında da Paraguay maçında da Türkiye’nin hücumları benzer bir yere saplandı. Top kenara gitti, geri döndü, yeniden dolaştı, sonra sabırsız bir şutla atak bitti. Rakip savunma her seferinde yeniden yerleşti. 

Bu noktada topun dolaşım hızını da tek başına konuşmak yetersiz kalıyor. Elbette pas temposu önemlidir. Fakat hız, yapı yoksa çözüm üretmez. Türkiye’nin hücumunda iç oyuncularla bekler arasında düzenli bağlantılar kurulamadı. Merkezden geriye gelip stoperleri çıkaran, rakip orta sahayı kararsız bırakan bir santrfor profili de yoktu. Kenarlarda üçgenler geç oluştu, oluştuğunda da süreklilik kazanmadı. Özellikle sol tarafta Kenan Yıldız ve Ferdi Kadıoğlu’nun rakibin sağ kanadıyla baş başa bırakıldığı bölümler, takımın hücum organizasyonundaki yalnızlığını açık biçimde gösterdi.

Kırmızı karttan sonra Arda Güler’in sol içe yaklaşmasıyla kısa süreli bir hareketlenme görüldü. Fakat bu da planın doğal sonucu gibi görünmedi; daha çok maçın zorlamasıyla ortaya çıkan geç bir arayıştı. Türkiye, sahanın hiçbir bölgesinde top kendisindeyken düzenli sayısal üstünlük kuramadı. Bunu kuramayan bir takımın karşısındaki kapalı savunmayı açması elbette çok güçtü.

Fizik, teknikten ayrı bir başlık değil

Bu turnuvada Türkiye’nin oyununu bozan etkenlerden biri de fiziksel temasla kurduğu problem oldu. Arda Güler’in yeteneği tartışılacak bir konu değil. Topla ilişkisi, görüş açısı, pas kalitesi, oyunun hızını sezme becerisi bu takımın en kıymetli parçalarından biri. Fakat Dünya Kupası düzeyinde yetenek, temas altında ayakta kalabildiği ölçüde etkisini büyütür. Arda, Paraguay karşısında sık sık rakibin sertliğine maruz kaldı ve bu sertliği oyunun doğal parçası hâline getiremedi.

Benzer bir durum Yunus Akgün ve Kerem Aktürkoğlu için de geçerliydi. İkisi de hareketli, çabuk, dar alanda yön değiştirme becerisi olan oyuncular. Ama bu seviyede, temas geldiğinde topu saklama, omuz omuza mücadelede pozisyonu koruma, yere sağlam basarak pas açısı yaratma gücü eksik kaldığında hızın etkisi azalıyor. Türkiye’nin hücum hattı bu yüzden çok kırılgan göründü. Rakip savunmacılar temasla ritmi bozdu, Türkiye’nin teknik oyuncuları dengeli biçimde topla buluşmakta zorlandı.

Kerem Aktürkoğlu meselesi de artık tek bir oyuncunun performansı üzerinden okunamayacak kadar büyük. Kerem’in santrfor kullanımı, özellikle kapalı savunmalara karşı, takımın hücum aklına dair daha geniş bir sorunun parçası hâline geldi. Rakip 16 metre civarında bekliyorsa, arkasına koşu atılacak alan zaten sınırlıdır. Üstelik savunma çizgisi ceza sahasına gömülmüşken “arkaya sarkma” fikri, teoride kulağa doğru gelir ama pratikte sık sık ofsayt çizgisine çarpan bir temenniye dönüşür.

Bu tip maçlarda santrforun görevi rakibin arkasına koşmakla bitmez. Duvar olmak, stoperleri üzerine çekmek, orta sahadan gelen oyuncuya boşluk hazırlamak, kenar ortalarında doğru pozisyon almak, ikinci topları canlı tutmak gerekir. Türkiye iki maçta da bu merkez ağırlığını kuramadı. Bu yüzden ataklar geniş alanda başladı, dar alanda boğuldu.

Buradan ülke futbolunun daha derin sorununa varmak kaçınılmaz. Türkiye uzun zamandır üst düzey santrfor üretmekte zorlanıyor. Forvet pozisyonu, dönem dönem hazır oyuncularla geçiştirilen bir başlık gibi ele alındı. Oysa büyük turnuvalarda savunmayı sırtı dönük oynayarak bozan, ceza sahasında savunmacıyla temas etmekten kaçmayan, takım sıkıştığında topu değerli kılan oyuncu profili belirleyici hâle geliyor. Türkiye’nin topu kaleye yaklaştıramaması, bu eksikliğin sahadaki en görünür sonucuydu.

Montella’nın en ağır sınavı

Vincenzo Montella, bu takıma kısa sürede bir heyecan verdi. Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek finale ulaşmak, Uluslar Ligi’nde A ligine yükselmek, yirmi dört yıl sonra Dünya Kupası’na katılıp üst üste turnuva görme alışkanlığı edinmek… Bunlar hafife alınacak işler değil. Fakat Dünya Kupası’ndaki başarısızlık da aynı açıklıkla konuşulmalı. Çünkü Türkiye bu turnuvaya bir hayli plansız görünerek veda etti.

Kadro tercihlerinden ilk 11 seçimlerine, maç içi müdahalelerden oyun planının sürekliliğine kadar ciddi sorunlar vardı. Avustralya maçında yaşanan tıkanmanın ardından Paraguay karşısında farklı bir çözüm geliştirilmesi bekleniyordu. İlk maç bir uyarıydı. İkinci maç ise o uyarının yeterince ciddiye alınmadığını gösterdi. Rakiplerin Türkiye’ye iyi çalıştığı açıktı. Avustralya da Paraguay da Türkiye’nin nerede sıkışacağını, hangi oyunculara ne kadar temas etmek gerektiğini, şutları hangi bölgelerden verdirmeyi kabul edeceğini biliyor gibiydi. Türkiye ise rakiplerin zaaflarına değil, kendi varsayımlarına hazırlanmış izlenimi verdi.

Bu kadar çok şut çekilen bir maçtan sonra “pozisyon bulduk ama olmadı” demek kolaydır. Fakat kalite ile nicelik arasındaki farkı görmeden yapılan her açıklama, yenilginin üzerine sis indirir. Türkiye’nin problemi şut sayısı üretmek değildi; doğru şutu, doğru oyuncuya, doğru açıdan hazırlayamamaktı. Ceza sahası dışından gelen denemelerin fazlalığı, takımın sabrını değil çaresizliğini gösterdi. Merih Demiral’ın defalarca uzak mesafelerden kaleyi yoklaması, maçın ruh hâlini en iyi anlatan görüntüydü.

Burada oyuncuların form düşüklüğü de hesaba katılmalı. Takımın en büyük yıldızları olarak görülen oyunculardan Hakan Çalhanoğlu orta sahada beklenen hakimiyeti kuramadı. Arda Güler turnuvaya damga vurabilecek bir yetenekken, maçların fiziksel sertliği içinde yeterince özgürleşemedi. Kenan Yıldız bire birlerde normalde cesaret ettiği işleri yapmakta tereddüt etti. Şut çekmesi beklenenler pası seçti, pası olgunlaştırması gerekenler erken vuruşa gitti. Bu da turnuva hazırlığının yalnızca taktiksel değil, psikolojik boyutunda da sorun olduğunu düşündürüyor. Türkiye, turnuvaya büyük bir özgüvenle gelmiş olabilir; fakat işler ters döndüğünde o özgüvenin yerini hızla panik aldı.

Rakibe bakmayı unutmak

Avrupa’dan gelen takım olmayı kendiliğinden bir üstünlük sayıyoruz. Oysa Dünya Kupası, kıtalar arasındaki hiyerarşinin sahada yeniden sınandığı bir yer. Avustralya, disiplinli ve fiziksel açıdan güçlü bir rakipti. Paraguay ise Güney Amerika elemelerinin sert rekabetinden çıkıp geldi. Arjantin, Brezilya, Uruguay, Kolombiya gibi takımlara karşı oynayan bir ülkeyi küçümsemek, futbolun gerçekliğini ıskalamaktır.

Türkiye’nin turnuva öncesi atmosferinde bu tehlikeli rahatlık hissediliyordu. Reklamlarda kullanılan hamasi dil, kamuoyu beklentisi, genel hava… Sanki grup aşaması çoktan geçilmiş, daha büyük hesaplar şimdiden yapılmaya başlanmıştı. Dünya Kupası böyle bir rehaveti affetmez. Özellikle de favori rolünü henüz içselleştirememiş takımları çok hızlı cezalandırır.

Bu elenişin en acı tarafıysa son maça kalmadan bitmesinde yatıyor. Yirmi dört yıl sonra dönülen sahnede hikâye sadece altı güne sığdı. Türkiye, iki maçta gol atamadan turnuvadan elendi. Üstelik bunu, topa çok sahip olup ne yapacağını bulamayarak yaşadı. Bu durum daha rahatsız edici. Çünkü büyük takımlar karşısında alınan ağır yenilgilerde bir seviye farkı anlatısı kurulabilir. Burada ise mesele, Türkiye’nin kendi oyunsal sınırlarıyla yüzleşmesiydi.

Dünya Kupası’ndan geriye kalan duygu bu yüzden ağır. Montella’nın önceki başarıları, bu turnuvanın her açıdan çok kötü yönetildiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Dolayısıyla Türkiye, ABD’den bir sonuçtan çok bir teşhisle dönmeli: Favori gibi oynamak istiyorsan, bunun antrenmanı, kadro yapısı, hücum repertuvarı ve zihinsel hazırlığı gerekir. Rakibi açmak, topu ayağında tutmaktan ibaret değildir. Ceza sahasına girmek, orada kalabalıklaşmak, temas altında ayakta durmak, sabırlı ama tehditkâr olmak gerekir. Türkiye bunların hiçbirini yeterli süre boyunca yapamadı.

Bu nedenle Paraguay yenilgisi, Montella ve bazı oyuncuların söylediği gibi asla bir şanssızlık değil. Avustralya maçındaki tıkanmanın devamı, hazırlık dönemindeki yanlış okumanın ve hücum planındaki eksikliğin sonucu.

Türkiye, yirmi dört yıl sonra döndüğü Dünya Kupası’nda kendisini bu büyük sahneye ait hissettirecek tek bir dakika bile oynayamadı. İki maç sonunda geriye büyük reklamların, yüksek beklentilerin ve sahada karşılık bulmayan özgüvenin yorgunluğu kaldı.

Onur Özgen

Biz başladı demeden bitti
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et