İşçi sınıfı ve politik mücadele
15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nin 56. yıl dönümünün üzerinden birkaç gün geçti. O dönemin iktidarı muhalefetin de desteği ile çıkardığı bir yasa ile işçilerin Türk-İş dışında bir sendikaya sahip olabilmesini yüzde 33’lerde üye barajı getirerek engellemek istemişti. Yasanın Meclisten geçmesi üzerine işçi sınıfı tarihinin en büyük politik eylemini gerçekleştirmiş, yüz binlerce işçinin büyük mücadelesi ve direnişi sonucu Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etmek zorunda kalmıştı.
Bugün işçi sınıfının özgürce sendikalaşma hakkı hergün baskı altında ve işçi grevlerinin yasaklanması bir adamın iki dudağı arasından çıkacak bir çift söze bağlı. O dönemde fiilen kapatılmak istenen DİSK, ülkede 1960’lardan itibaren başlayan işçi sınıfının, gençliğini ve köylülüğün bir kesiminin uyanışı ve mücadelesinin işçi sınıfına yansıması ve sınıfın pek çok eyleminin üzerine kurulan bir sendikaydı. İşçi sınıfı elbete fabrika fabrika direnişinin ürünü olan sendikasını kapattırmayacaktı ve bunu da başardı.
15-16 Haziran büyük işçi direnişinin belki de bugüne taşınması gereken en büyük dersi, işçi sınıfının saldırılara karşı genel ve politik bir direnişle direnebileceği, sermayenin ve iktidarın saldırısını ancak bu şekilde püskürtebileceğidir. Kuşkusuz o günlerden bugüne pek çok şey değişti, köprülerin altından çok sular aktı. Ama değişmeyen bir şey varsa o da işçi sınıfının üzerindeki baskı ve zorbalığın hiç eksilmemesi, çalışma ve yaşam koşullarının her geçen gün daha da kötüye gitmesine neden olan iş birlikçi büyük sermaye ve iktidarın saldırılarıdır.
İşçi sınıfı o dönemde bilinç ve örgütlenme bakımından bugüne göre kuşkusuz daha ileri bir düzeydeydi. Sonrasında da işçi sınıfı kendisine yönelen her saldırıyı püskürtmek için direniş ve mücadele yolunu tuttu. DGM direnişleri, büyük madenci yürüyüşü ve direnişi, 89 Bahar Eylemleri, Antep’te dokuma işçilerinin büyük mücadeleleri, metal işçilerinin büyük mücadelesi, yine metal işçilerinin grev yasağına rağmen grevlerini devam ettirme kararlılığı vb. gibi pek çok eylem ve direniş o günlerden bugünlere taşınan mücadele geleneğinin uzantıları oldu.
Ama bugüne baktığımızda işçi sınıfı yine büyük bir saldırı altında olmasına karşın verdiği mücadele ne yazık ki bu saldırıları püskürtecek düzeyde değil. Asgari ücret açlık sınırının altında. Yoksulluk sınırının üzerinde bir ücretle geçinmeye çalışan tek bir işçi ailesi bile yok. Açlık, yoksulluk ve sefalet işçi sınıfını, emekçi yığınları ve gençliği kara bir veba gibi kemiriyor ve eziyor. Grevler yasaklanıyor, sendikalaşma özgürlüğü ağır bir baskı altında, ülkede demokratik hak ve özgürlüklerin geriye kalan kırıntıları bile ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Artık partilerin başına mahkeme kararları ile yeni genel başkan atanabiliyor. Özgür ve demokratik seçimler değil, seçim sonuçlarını yok sayıp kayyım atamak genel kural oldu.
Ülkenin en eski ve köklü partisinin başına gelenleri hep birlikte görüyoruz ve izliyoruz. Peki ama bütün bu gerici ve faşist gelişmeler işçi sınıfı ve emekçi halk için izlenecek gelişmeler mi? Yaşanan her olay yaşamımızı, geçimimizi, hayat standartımızı biraz daha geriye götürmüyor mu? İşçi sınıfı, uluslararası büyük sermayenin isteği ile uygulanan, IMF’siz IMF programı denilen ekonomik saldırı programları ile aşırı bir sömürü ve baskı altında değil mi? Bütün bunlara daha pek çok şey eklenebilir.
Buna karşın sendika konfederasyonları en büyükleri başta olmak üzere buharlaşmış vaziyetteler. 1 Mayıs’ta İstanbul’dan kaçmak en son eylemleri oldu. İşçi sınıfına karşı alınan her kararı büyük bir sessizlikle karşılıyorlar. Büyük eylemlerin ve mücadelelerin sendikası DİSK genel bir etkisizlik içinde. Bütün bu saldırılara karşı büyük konfederasyonlardan bir tepki beklemek, adeta ölü gözünden yaş beklemeye döndü.
Bu durumda görev kime, kimlere düşüyor? Sınıfı ve sendikaları sarsıp, uyandırmak, kalk borusunu yeniden çalıp toparlanmayı sağlamak mücadeleci sendikalara, onların yöneticilerine, işçi temsilcilerine, bilinçli işçilere düşmüyor mu? Onlardan bir inisiyatif beklemek bu ülkenin işçi ve emekçisinin, ezilen ve soyulan halkının hakkı değil mi. Ekmeğimize, işimize, özgürlüğümüze sahip çıkın dersek onlardan çok şey mi istemiş oluyoruz?
Eğer işçi sınıfı ayağa kalkmazsa, yürütülmeye çalışılan demokrasi mücadelesine sınıfın grev, genel grev ve genel direniş gibi eylemleri ile damga vuramazsa, ülkenin içine itildiği karanlık daha da koyulaşacak ve nefes almak bile zorlaşacak. Yürütülmekte olan mücadele asıl öznesinden yoksun ve bu öznenin yeniden kendi tarihini, mücadelesini, görevlerini hatırlaması gerekiyor. Evet bunun için görev mücadeleci kesimlere, onların bir direniş ve mücedele merkezi yaratma yeteneğine düşüyor.
Evrensel'i Takip Et