17 Haziran 2026 00:07

Marksizm insan doğasına aykırı mı?

“...İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında toplumsal ilişkiler bütünüdür.”

Karl Marx

Şimdiki zamanın hızında savrulan herkes bir ölçüde zamanın ta kendisine yabancılaşır. Kendimizi bildiğimiz andan beri tanıklık ettiğimiz hayatın düzeni sanki hep böyleydi ve hep böyle kalacakmış gibi gelir insana. Alarmla uyanmak, işe gitmek, otobüse binmek, çalışmak, yemek yemek, aç kalmak, alışverişe çıkmak, para, devlet... sanki tüm bunlar hava ya da su gibi bu dünyanın bir parçasıdır.

Kağıt üzerinde farklı toplumsal düzenlerin gerçekliğini bilsek dahi yaşanılan çağın büyüsü içerisinde geçmiş ve gelecek kolayca bükülür: Sanırız ki ‘mutlak’ ve ‘doğal’ olan sadece bugünün kurallarıdır.

Kapitalizm değirmenini döndürmek isteyenler, emek sömürüsünü ‘tek seçenek’ göstermek için işte bu sanrıya yaslanırlar. Ne de olsa kuralsızlığın tek kural, en kurnazın en becerikli sayıldığı bu vahşet düzenini parlatarak satamayacaklarına göre, rıza üretimini ‘alternatifsizlik’ üzerinden kurmak zorundadırlar. Ellerinde insanlığa umut verecek yalan da olsa bir fikir olmadığı için tek yapabilecekleri olası bir değişimin önüne geçerek çürümüş bir devrin bekçiliğini yapmaktır.

Tam da bu yüzden aynı safsatalar sakız yapılıp önümüze koyuluyor: “İnsanın doğasında açgözlülük var, başkası için fedakarlık yapmaz. Ne de olsa insan hep daha fazlasını ister. Hükmetmek, iktidar altında ezilmek bizim hayvani gerçekliğimiz. Serveti paylaşarak komünal bir hayatı savunan Marksistler doğayı hesaba katmıyorlar.”

Peki insan doğası gerçekten böyle bir şey mi? İnsanı hayvandan ayıran ne? İnsan değişmez bir davranış kalıpları modelini mi takip eder; yoksa tüm bunlar değişen çevresel sosyoekonomik evrenin bir yansıması mıdır?

Hepimiz, okul sıralarından başlayarak defalarca bu lafları işittik. Tıpkı “Sosyalizm pratikte güzel ama gerçekte olmaz” hikayesi gibi bilimle uzaktan yakından ilgisi yok. Bu hurafeler, kapitalizmin pazarlamasını yapan kalemlerin elinde kalan aciz bir sığınaktan başka bir şey değil. Kâr hırsından başka hiçbir desturu olmayan bir sisten insanlığın önünde koca bir yok oluştan başka bir şey bırakmamışken, bıçak altına yatmanın tek gerçek olduğunu çocukça gerekçelerle yinelemekten başka sunabilecekleri ne var? İtaate güzel neden bulmaktan başka bu dünyaya verebilecekleri bir şey, söyleyebilecekleri bir söz var mı?

Kapitalist masal tacirleri, bilimden çok performans sanatlarına yakın sayılırlar. Kibirli üslupla söylenen iyi ezberlenmiş birkaç tekerleme onlara söz söyleyebilecekleri bir kürsü veriyor. Böylece sırtlarına geçirdikleri sahte bir alim cübbesiyle sık sık gürültü kopartabiliyorlar. Parazit yaratmalarına izin vermemek için, şu insanın doğasının ne olduğunu yanıtlayarak kağıttan argümanlarını bir nefesimizle yere serelim.

‘İnsan kendini yapar’

‘Komünizm insan doğasına aykırı’ gibi bir zavallı söylemi uzun uzun tartışmak için önce okuyucunun sabrına sığınmak gerekiyor. Yaklaşık 200-300 bin yıllık insanlık tarihinin sadece son 10 bin yılında sınıflı toplumların var olduğunu hatırlamak bile bu tartışmayı sonlandırmaya yeter.

İnsanlık, Gılgamış Destanı’nda Enkidu’nun geldiği ormanla temsil edilen o ‘vahşi’ hayatta yaşarken ne parayı tanıyordu, ne hiyerarşiyi, ne sistematik emek sömürüsünü ne de cinsiyet eşitsizliğini. İlkel komünal toplumların izini süren sayısız arkeolojik ve antropolojik çalışma var. Bugün artık tartışmaya kapalı bir bilimsel gerçek var: ‘Çıplak’ haliyle insan toplum içerisinde yaşayan bir canlı olarak paylaşım ve dayanışma temelli organize oluyordu. Hayatta kalmak ancak iş birliğiyle mümkündü. İnsan denen tür bu gezegende yaşadığı zamanın yaklaşık yüzde 95’lik ezici kısmında ‘sömürü’, ‘hiyerarşi’, ‘devlet’, ‘baba’, ‘para’ ne demek bilmeden yaşadı.

Bugünün geçer akçesi ‘rekabet’ ya da ‘açgözlülük’, tarım toplumuna geçişten beri üretim araçları üzerinde yaşanan kesin değişimle birlikte yeni devrin ‘doğasını’ yarattı. Ne de olsa Arkeolog Gordon Childe’ın dediği gibi: “İnsan kendini yapar”. Doğuştan aktarılan hazır bir özle dünyaya gelmez. Özü üreten içinde yaşadığı toplumsal ve ekonomik koşullardır. Kapitalist çığırtkanlar bugünün ‘gerçeğini’ tüm zamana genel bir kabul gibi yaymaya çalışarak bilime açıkça meydan okuyor.

Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse ‘insan doğası’, içinde yaşanılan üretim ilişkileri tarafından şekillendirilen değişken bir bütündür. Yani bugün bize ‘doğal’ görünen şeyleri yaratan bugünün toplumsal dinamikleridir. Üretim ilişkileri yeniden düzenlenirse eğer zorunlu olarak ‘doğal’ gördüğümüz unsurlar da yeniden anlamlanacaktır. Bu bir varsayım falan da değil: Sağlamasını yapmak isteyen merceğini Neolitik Devrimden bugüne ‘değişimin’ yaşandığı dilediği izleğin toplumsal ilişki dinamiklerine odaklayabilir.

Uzağa gitmek istemeyenlerse günümüzün toplumsal ‘doğasını’ düşünebilirler: İnsan doğasıyla açıklanılmaya çalışılan ‘açgözlülük’, ‘ataerki’, ‘devlet’, ‘rekabet’ ya da ‘hiyerarşi’ tepeden tırnağa kapitalizmin ‘doğasıyla’ nasıl uyum içerisinde var olabiliyor? Kapitalizm, herkesi açgözlü davranmaya zorlar. “En az masraf, en fazla kâr” üzerine kurulu bir modelin ahlaki dönütü kurnazlık değil midir? Aç kalmamak için sistem içerisindeki tüm işçiler rekabete zorlanıyorken bu durumun toplumsal çıktısı yozlaşmış bir açgözlülükten başka ne olabilir? Tek amaç insanın ‘doğasında’ var olmayan ihtiyaçlar yaratarak bu alanlarda tüketimi pompalamaksa insan neden arsızca daha fazlasını istemesin? Emek hırsızlığıyla dönen çarkta bildiğimiz anlamda ‘hırsızlığın’ kökeni nerededir?

Para karşılığı çalışmak bizim için en doğal hatta tek gerçek model. Çünkü bugünün dünyasındaki üretim ilişkileri başka bir modeli var edemez. Hiyerarşi bize ‘makul’ geliyor çünkü iş yerinde, evimizde, ailemizde referans gördüğümüz şablon baştan sona mevcut sosyoekonomik yapıdan besleniyor.

Dolayısıyla insanı açgözlü yapan kapitalizmin kendisidir: Çünkü komünizmin aksine bu sistemde rekabet etmezsen aç kalırsın, işsiz kalırsın ve nihayet ölür gidersin. İşin kötüsü sen ne kadar tırmalarsan tırmala, voliyi vurarak doğuştan gelen adaletsiz sınırların dışına çıkmak sadece bir avuç insana nasip olur. Yani bu sistemin ‘doğası’ seni en iyi ihtimalle ‘hayatta tutar.’

Primatlar kapitalistlerden daha ‘insandır’

İlkel komünal toplumların yüz binlerce yıllık varlığıyla kolayca duvara toslayan kapitalistler hikayelerine ‘bilimsel’ bir hava katmak için ‘hayvanlar alemi’ kartına baş vurmayı pek severler. Bir bakarsınız aslanların yaşam tarzıyla ataerkiyi meşrulaştırmaya kalkarlar, bir bakarsınız primatların ‘Aralarında mücadele ettikten sonra lider seçtiğini’ hatırlatarak ‘Baskının ve hiyerarşinin insana içkinliğinden’ söz ederler.

Kapitalist sömürüden fayda sağlayanların türettiği bu cılız argüman iki ayrı şekilde çürütülebilir:

Birincisi hayvanları ya da primatları yeterince iyi tanımıyorlar. Primatlar ‘paranın’ teşvikiyle çalışmıyor. Birbirlerinin sırtında kırbaç şaklatarak tek bir kişiye mezar olacak bir piramit inşa ettirmiyorlar. Grubun tek bir üyesi, kolektif toplanan zenginliğin hepsini alıkoymuyor. Dişiler topluluk içerisinde sadece ‘çocuk yaparak’ var olmaya zorlanmıyor. Kendi aralarında milyonlarca primatın hayatına mal olacak emperyalist paylaşım savaşları da başlatmıyorlar. Emek sömürüsüne dair en ufak bir fikirleri yok. Primatların bir lider seçmiş olması gibi ‘yaptıklarını’ ibret almaya meraklı olanlar, ‘yapmadıklarına’ da bir göz atabilirler -tabii bilime ellerindeki cımbızla yaklaşmaktan vazgeçmeye hazırlarsa. Primatların dünyası bizim kapitalist gerçekliğimize oranla çok daha insaniyken bunu ‘hayvani gerçekliğimiz’ diye pazarlamak ciddi bir art niyet göstergesidir.

İkincisi, bu argümanlarda insanı hayvandan ayıran asli unsuru kasten hesaba katmayıp tartışmayı bilimden zeminden uzaklaştırmaya özellikle gayret ediyorlar. Ancak insanın alametifarikası ‘sadece kendisine bahşedilmiş bir bilinçte’ değil, asıl ‘parmaklarında’ saklıdır. Childe’ın da vurguladığı üzere onu hayvandan farklı kılan üretim araçları yaratabilme yeteneğidir. İnsan da hayvan da doğaya uyum sağlamadığı sürece yok olur. Fakat insan zorlukları yarattığı araçlarla aşar.

Mesela Buzul Çağı’nda üşüdüğünde hayvanlar gibi evrimsel sürecin tamamlanmasını bekleyerek vücudundan ‘Kalın tüyler çıkartmak’ yerine ‘kürk’ giyer. Havalar ısındığında kürklü hayvanlar yeni koşullara adapte olamazken insan üzerindekileri çıkartmakla yetinir. Bu da dış koşullara neredeyse sınırsız uyum sağlama yeteneği demektir. Friedrich Engels’in ifadesiyle, “Hayvan dış doğadan yalnızca yararlanır ve salt varlığı ile onda değişiklikler meydana getirir; insan onda değişiklikler meydana getirerek, amaçlarına yarar duruma sokar, ona egemen olur. İnsanın öteki hayvanlardan son ve temel farkı budur, bu farkı meydana getiren de gene emektir.”

Kapitalizm insan doğasına terstir

Her cepheden savunmasız ‘marksizm insan doğasına ters’ iddiasını daha pek çok şekilde ele alabiliriz. Fakat bu önerme asıl kapitalizmin ‘insan doğasına’ ters olduğu gibi net bir gerçeği, tam tersi yönde çamur atarak gizlemeye çalışıyor. Neyi söylediği kadar, neyi örtmeye çalıştığını da konuşmalıyız.

Kapitalizm, insanın iş birliği yapma, dayanışma kurma ve yaratıcılığını özgürce kullanma potansiyelini köreltir. İnsanın ‘fabrika ayarlarındaki’ paylaşımcı, eşitlikçi ilkel toplum yapısının aksine rekabet, birikim ve bencillik dayatır. Kapitalizm, insanı kendi emeğine, ürettiğine, kendi türüne ve nihayet kendisine yabancılaştırır. İnsan doğasına aykırı olan tam da budur: İnsanı, kendi yarattığı dünyada bir yabancıya dönüştürmek.

‘Doğamız’ gereği rekabetçi bir toplumdansa paylaşımcı, iş birliğine dayanan bir yapımız var. Bu öyle ne destanların satır aralarında aranacak bir masal ne de arkeologların bir akademik çalışması. Tam şimdi, şu anda bu yapımızı görebiliriz: Hakkımız yendiğinde örgütlenip hep beraber kavga ediyoruz, dara düşene elimizi uzatıyoruz, ekmeğimizi ve acımızı paylaşıyoruz, zorbaya öfkemizi kınında saklıyoruz -yeri geliyor “Gayrık yeter!” diyoruz...

Tüm bunlar “Sana göre öyle, bana göre böyle” denebilecek konular değil. Bu, insanlığın 300 bin yıllık birikiminin, arkeolojinin, antropolojinin ve emeğin bize söylediği bir şey: Engels’in ifadesiyle, “Emek, insanın tüm varlığının başlıca temel koşuludur ve belirli bir anlamda, emek, insanı bizzat yarattı diyebiliriz.” Kapitalizmin gerçekliği hepimizin hissettiği bu ‘doğayı’ yozlaştırıyor. İnsanın kendini yapmadığını öne sürerek bireyin iradesini öldürüyor. Kaderci, edilgen bir bakışı dayatıyor.

Dünyanın sonunu hayal etmek

Kendi arsızlıklarına gerekçe arayanlar korkakça tarihi ve doğayı bu işe alet ediyorlar. Teslimiyetin, itaatin, sömürünün gönüllü defterdarlığını yapıyorlar. Küçük bir azınlık elinde toplanan servet, onu üreten milyarlarca insanın elinden çalınıyor. Ve bunu ‘normal’ karşılamamızı bekliyorlar.

Üstelik kapitalist felaketin getirdiği yıkım o kadar büyük ki, artık ‘geleceğin güzel günlere gebe olduğu’ palavrasına bile başvuramıyorlar. Eskiden burjuva-liberaller süslü laflarla bezedikleri bu barbarlığın hüsnütalilini yapabiliyorlardı: ‘Reformlar insanlığı küçük adımlarla da olsa kurtuluşa götürecekti’. Çok geçmeden bu dizgini kopan sermayenin yok oluştan başka bir yere gitmediği anlaşıldı. Şimdi size verebilecekleri tek şey, “insan doğasına ters” gibi laflarla teslimiyetin beceriksizce teorisini yapmak.

Çürümüş bir sistem gezegeni yok etme pahasına sermaye iktidarını korumaya çalışıyor. Geleceğin en puslu göründüğü dönemlerin içerisinden geçiyoruz. İklim felaketi ya da nükleer savaşlarla dünyanın sonu ihtimali sanki gündelik bir haber gibi olasılığı değerlendiriliyor. Ama siz farklı bir geleceğin ve hayatın son derece bilimsel ve gerekli ihtimalinden söz ettiğinizde bunu ‘gerçek dışı’ buluyorlar. Hepimiz dünyanın nasıl kıyameti yaşayacağını kafamızda canlandırabiliyoruz, fakat başka bir dünyanın nasıl mümkün olacağını hayal bile edemiyoruz!

Oysa insan her koşula uyum sağlayabilir. Kapitalizm, onu uyum sağlamaya zorladığı koşullardan sadece bir tanesidir. Komünist toplum da başka bir uyum biçimidir. Bu koşullara paralel insanın ilişkileri, ihtiyaçları, arzuları, kültürü ve ahlakı da değişir. Kendini yaratan insan, yine kendi yarattığı kapitalizm gibi bir koşul altında ezilmeye mahkum değildir. Onu değiştirebilir. Bizse somut toplumsal gerçeklikten aldığımız güçle, bilimin ışığında kendi gerçekliğimizi kendi ellerimizle yaratacağız. İnsan kendini yapar. Biz de yapacağız.

Kavel Alpaslan

Marksizm insan doğasına aykırı mı?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et