Kömürden daha kara düzen
Kömür, elektrik tarihinin eski aktörüdür. Dünyada kömürle çalışan ilk termik santraller 1882’de Londra’da ve New York’ta kuruldu. Osmanlı’da ilk termik santral 1914’te Silahtarağa’da, cumhuriyet döneminin önemli örneklerinden biri de 1948’de Zonguldak Çatalağzı’da devreye girdi.
Ancak mesele yalnızca elektrik üretimi değildir. Kömür aynı zamanda emek, çevre, sağlık ve sınıf sorunudur.
Yakılan kömür kalorisi yüksek taş kömürü ise çevresel etkisi linyite göre daha azdır. Düşük kalorili kömür ise tam bir çevre katilidir. 5-9 Aralık 1952’de Londra’da yaşanan “Büyük Londra Sisi”nde yaklaşık 12 bin kişi yaşamını yitirdi, 100 binden fazla insan hastalandı. Düşük kaliteli kömür, kirli hava ve sıcaklık terslemesi birleşince kent zehirli bir fanusa dönüştü.
Peki bugün teknoloji yok mu? Var.
Termik santrallerin çevreye verdiği zararı azaltmak mümkündür. Baca gazı arıtma sistemleriyle kükürt dioksit büyük ölçüde tutulabilir. Azot oksitler ve partiküller filtrelenebilir. Karbon yakalama yöntemleriyle karbondioksit salımı azaltılabilir. Kapalı devre soğutmayla su kaynakları korunabilir. Kömür ocaklarının tahrip ettiği alanlar rehabilite edilirse eski durumuna yaklaştırılabilir.
Yani çözüm vardır. Ama çözümün bir yatırım bedeli vardır. Özel sektör çoğu zaman bu bedelden kaçmak ister. Oysa kaçtığı maliyet yok olmaz; hastalık, çevre kirliliği, tarımsal kayıp ve erken ölüm olarak toplumun sırtına yüklenir. İşte buna dışsal/toplumsal maliyet diyoruz.
Toplam maliyet ve elde edilen faydayı karşılaştıran ülkeler artık yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmektedir. Özellikle güneş ve rüzgar, birçok ülkede yeni yatırımlarda termik santrallerin önüne geçmektedir. Bölgesel savaşlar ve enerji krizleri zaman zaman kömürü yeniden “güvenli kaynak” gibi göstermeye çalışsa da termik santrallerin çevresel ve toplumsal maliyeti bu hesabı bozmaktadır. Türkiye de bu gelişmelerden bağımsız düşünülemez.
Aynı mantık madenlerde de işliyor. Çevrede filtre maliyetinden kaçan sermaye, ocakta da işçinin ücretinden, güvenliğinden ve sendikal hakkından kısmaya çalışıyor. Son yıllarda maden işçilerinin sürekli eylem yapmasının nedeni de burada yatıyor. Madenci yalnızca zam istemiyor. Ücretini, tazminatını, toplu sözleşme farkını, sendikal hakkını ve güvenli çalışma koşullarını istiyor.
Çalışma Bakanlığının 2026 ocak verilerine göre madencilik ve taş ocakları iş kolunda 200 bine yakın işçi bulunuyor. Sendikalı işçi sayısı ise 41 bin düzeyinde. Kağıt üzerinde örgütlülük var gibi görünse de taşeron düzeni, özel sektör baskısı, işten atılma tehdidi ve parçalı işletme yapısı madencinin gerçek pazarlık gücünü zayıflatıyor.
Bir yerde maaş ödenmiyor. Bir yerde tazminat geciktiriliyor. Bir yerde toplu sözleşme farkı verilmiyor. Bir yerde iş güvenliği önlemleri eksik. Sonra işçi eyleme çıkınca şaşırmış gibi yapılıyor.
Peki işçi başka ne yapsın?
Bağımsız Maden İş Sendikası örgütlenme uzmanı Başaran Aksu ile yaptığım görüşme, tablonun başka bir boyutunu da gösterdi. Aksu, teşviklerin çoğu zaman amacına uygun kullanılmadığını, işverenlerin kendi bildiğini uygulamaya devam ettiğini söyledi. Nepal’den, Hindistan’dan, Pakistan’dan ve Çin’den gelen işçilerin çalıştırıldığını da belirtti. Bu işçilerin işletme sahasındaki barınaklarda yaşadığını, ücretlerini düzenli aylık ödeme yerine yıl sonunda aldıklarını, çarşıda pazarda görünmediklerini anlattı.
Burada mesele yabancı işçi düşmanlığı değildir. Mesele emeğin ucuzlatılmasıdır. Yerli işçiyle yabancı işçiyi karşı karşıya getirmek sermayenin işine yarar. Oysa her ikisi de aynı sömürü düzeninin içindedir.
Resmi çalışma izni verileri de madencilikte yabancı işçi sayısının arttığını gösteriyor. 2023’te madencilikle ilgili faaliyetlerde verilen yabancı çalışma izni yaklaşık 1208 iken, 2024’te 1552’ye yükselmiştir. Toplam istihdam içindeki oran düşük olsa da eğilim önemlidir. Çünkü sermaye daha ucuz, daha güvencesiz, daha görünmez iş gücü aramaktadır.
Sorun tam da budur.
Çevre maliyeti düşürülecek. İş güvenliği maliyeti düşürülecek. Ücret maliyeti düşürülecek. Sendika maliyeti düşürülecek. Filtre maliyeti düşürülecek. Peki ne yükselecek?
Kâr.
Kömür çıkarılırken servet şirketin kasasına yazılıyor; ölüm, hastalık, çevre kirliliği ve işçinin yoksulluğu toplumun hanesine yazılıyor.
Bu düzen kabul edilemez. Madenler, enerji, su, hava ve toprak piyasanın insafına bırakılamaz. Toplumsal fayda bu alanların tekrar kamulaştırılmasını gerektirir. Çünkü maden, enerji, su, hava ve toprak yalnızca şirket bilançosuyla yönetilemeyecek kadar yaşamsaldır. Teşvik patronun kasasına değil; işçinin güvenliğine, çevre yatırımına ve halk sağlığına gitmelidir. Yabancı işçiler de ucuz ve görünmez emek olarak değil, aynı haklara sahip işçiler olarak görülmelidir.
Bu ülkenin madenleri halk için mi işletilecek, yoksa birkaç şirketin kârı için mi? Asıl soru budur.
Sorun yalnızca kömürde değildir.
Sorun, kömürden daha kara bir düzendedir.
Evrensel'i Takip Et