15 Haziran 2026 00:06

Fıkradan sızan görünmezin itirafı

Hiçbir söz, söylendiği mekandan bağımsız değildir. Bazı mekanlar sözün ağırlığını bir sünger misali emer; bazı sözler ise mekanın bütün tarihini, sınıfsal mimarisini ve sembolik yükünü içine çekerek olduğundan çok daha ağır hale gelir: Kahvehane, meyhane, hastane…

Bu yüzdendir ki hiçbir kelam, o sözdeki koordinatları inşa eden güç ilişkilerinden ve sınıfsal asimetriden azade değildir.

Geçtiğimiz günlerde İzmir’de lüks bir özel hastanenin kürsüsünde, Türkiye’nin en büyük sermaye patronlarından biri tarafından anlatılan “Kürt kadın hasta” fıkrası da bu yüzden yalnızca bir fıkradan ibaret değildir. Bir hastane, bir sermaye “imparatoru”, bir etnik gönderme ve bir kadın figürü aynı cümlenin içinde buluştuğunda, ortaya sıradan bir dil sürçmesi çıkmaz; toplumun en derin katmanlarını görünür kılan bir toplumsal röntgen filmi çıkar.

Anlatılan fıkranın çekirdeği evrenseldir. İngilizcede, Almancada veya başka dillerde rastlamak mümkündür. Doktorun hastaya “soyunun” demesi ve hastanın beklenmedik bir ‘saflıkla’ cevap vermesi üzerine kurulu bu mizah kalıbı, dünyanın birçok yerinde dolaşır. Ancak mesele tam da bu evrensel yapının içine yerel bir kimlik yerleştirildiğinde başlar.

Artık soru, fıkranın komik olup olmadığı değildir. Soru şudur: Neden bu kimlik seçildi? Neden hasta yalnızca hasta olarak bırakılmadı? Neden “kadın” oldu? Neden “Kürt kadın” oldu? Ve neden bütün bunlar bir şifa kurumunun açılışında söylendi?

Çünkü mizah yalnızca güldürmez; mizah aynı zamanda toplumsal haritalar çizer. Pierre Bourdieu’nun “sembolik iktidar” dediği şey tam burada devreye girer. Güç, yalnızca ekonomik kaynaklara sahip olmak değildir; güç aynı zamanda hangi hikayelerin anlatılacağını, hangi kelimelerin doğal karşılanacağını ve hangi kimliklerin mizahın malzemesi yapılacağını belirleme kapasitesidir.

Karşımızdaki tablo bir fıkra değil, saf bir temsil ilişkisidir.

İzmir bu temsili daha da anlamlı hale getirir. Çünkü İzmir yalnızca laik ve modernleşmeci kimliğiyle anılan bir kent değildir; son yarım yüzyılda yoğun göç almış, yüz binlerce Kürt’ün, farklı kökenlerden emekçilerin birlikte yaşadığı, Türkiye’nin etnik ve sınıfsal çeşitliliğinin yoğunlaştığı bir laboratuvardır. Tam da bu nedenle o sahnede yükselen ses, birlikte yaşamanın kendisine temas etmiştir.

O gün sahnede sermayenin diline eşlik eden AKP’li eski bir başbakan, CHP’li yerel belediye başkanı ile bir kadının kahkahası da vardı.

Modern sermaye, geçmiş yüzyılların o kaba ayrımcılık biçimlerini büyük ölçüde terk etti. Artık kapılarda “Zenciler, Yahudiler giremez” yazmıyor. Modern dünyanın dışlama biçimi daha rafine, daha hukuki ve görünmezdir. Kapılar açıktır fakat içeri girebilmek için gerekli ekonomik eşikler herkes için aynı değildir. Bir zamanlar dışlama tabelalarla yapılırken, bugün yüksek fiyatlarla yapılmaktadır. Üst segment özel hastaneler hukuken herkese açık, ekonomik olarak ise toplumun büyük çoğunluğu için fiilen erişilemezdir. Dışlama görünmezleşir ama ortadan kalkmaz.

Söylemdeki rahatsızlık tam da bu kesişim noktasında doğmaktadır. Toplumun en avantajlı kesimlerine hitap eden bir kurumun açılışında, mizahın öznesi olarak toplumun tarihsel ve sınıfsal olarak en kırılgan kesimi seçilmiştir. Bu sözler, salondaki ‘Beyaz Türkler’ için sofistike bir sınıf bilinci fısıldar. Artık yoksul Kürtler kadar varsıl Kürtlerin de bu hastaneye mesafeli olacağını fısıldamak mı istedi “imparator” bilemeyiz!

Sorun, bir sağlık kurumunun eşitlik ve insan onuru fikrini temsil etmesi gerekirken, anlatının neden etnik ve cinsiyetçi bir asimetri üzerinden kurulduğudur. Mekan sözü dönüştürür, söz de mekanı kirletir. İşte bu noktada ekonomi politiğin çarkları döner. Erol Toy’un yarım asır önce İmparator romanında Vehbi Koç’un şahsında anatomisini yazdığı o büyük burjuvazi, bu fıkra sonrasında yeniden canlanmıştır.

Ekonomi-politik, paranın sadece mal değil, aynı zamanda “sessizlik” de satın aldığını söyler. Türkiye’nin en büyük reklam vereni olan bir holdingin “imparatoru” bu fıkrayı anlattığında, merkez medya o sözlerin ağırlığını eritmek için kurumsal bir sünger gibi hareket etti. Reklam pastasının muazzam ağırlığı, o kelimelerin yaratacağı infiali basın koridorlarında sönümlendirdi. Medya, gücün fıkrasını “yaşlı bir çınarın latifesi” kıvamına getirmek için kelimelerin içini boşalttı.

Reklam gücüyle kamuoyunu, basını kontrol etme başlığında Koç Grubu tarihsel olarak hep önlerdedir; Erol Toy’un 50 yıl önce isimleri değiştirerek anlattığı o sermaye refleksi ve sessizlik imparatorluğu, bugün de hiç değişmeden yürürlükte adeta.

Nitekim bu sessizlik imparatorluğunun barikatları, gazetemiz Evrensel’de Emirhan Durmaz imzasıyla manşetten giren “Koç-kondu: Fıkra ile açılan Amerikan Hastanesinin rant öyküsü” haberinin diğer hiçbir medyada yer bulamamasıyla somutlaşmıştır.

Kamuoyu günlerce fıkranın etnik ve cinsiyetçi koordinatlarını tartışırken, o dilsel perdenin ardına gizlenen devasa rant öyküsü kurumsal bir el birliğiyle gömülmüştür. Bu mutlak dilsizlik, paranın ekonomi politiğinin editoryal bağımsızlığı nasıl felç ettiğinin suçüstü belgesidir.

50 yıl önce İmparator’da anlatılan o sermaye refleksi bugün de yürürlüktedir: Güç, sadece kendi lüksünü ve rantını inşa etmez; holding medyasının reklam zırhıyla kendi günahını örtecek mutlak bir sessizlik de satın alır.

Ama bu bir film ya da roman değil, unutmayalım.

Sağlıkla kalın.

Zeki Gül

Fıkradan sızan görünmezin itirafı
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et