15 Haziran 2026 00:15

AP raporu, Gürlek ve 15-16 Haziran günleri

Gazeteci Cansu Çamlıbel’in Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubundan Slovenyalı Parlamenter Vladimir Prebilic ile yaptığı ve T24’te 12 Haziran günü yayımlanan söyleşisindeki şu vurgular, siyasetin gündeminde bazı tartışmaları tetikledi: “Avrupa Parlamentosu Genel Kurulunda 17 Haziran’da oylanacak Türkiye raporunun taslak metninde Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “yaptırım listesi”ne konulması önerisi var. Raporun hazırlanmasında kilit rol oynayan Slovenyalı Parlamenter Vladimir Prebilic, kabul edilse bile tavsiye niteliğinde olan, doğrudan sonuç doğurmayan rapor konusunda Ankara’nın da bilgilendirildiğini, “Bu ismi çıkartmanız için yapabileceğimiz bir şey var mı” yanıtı verildiğini söyledi.”

Yanıt vermekte gecikmeyen Gürlek, raporu kaleme alan AP’nin İspanyol temsilcilerinden Nacho Sanchez Amor’a göndermede bulunarak, “Belediyecilik döneminden seçim kampanya süreçlerine kadar farklı başlıklarda tartışma konusu olmuş bir Avrupa Parlamentosu üyesinin, kendi siyasi kariyerine ilişkin kamuoyuna yansıyan şeffaflık, etik ve hesap verebilirlik tartışmalarına bakması da yerinde olacaktır” dedi.

Gürlek’in, açıklamasındaki, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik hukuk devleti ilkesine bağlı bir ülke olduğu iddiası, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan belki destek bulabilir ama Erdoğan’ın şu ana kadarki tüm anayasa değişikliklerine ‘Darbe anayasasından ülkeyi kurtarmayı’ gerekçe olarak göstermiş olduğu gerçeğiyle de çelişiyor. 

AP’nin karnesine gelince. Avrupa Parlamentosu Genel Kurulunun, Türkiye’de siyasal iktidara ilişkin insan hakları ihlallerine vurgu yapılan 2014 Türkiye ilerleme raporunun oylamasını, Erdoğan’ı zorda bırakmamak için 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasına ertelediği unutulmuş değil. Cansu Çamlıbel, tam da bu nedenle Prebilic’e şu soruyu soruyor: “Türkiye’deki muhalif toplum kesimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın otoriterleşmesinde Avrupa Birliği’nin umursamazlığının, pragmatizminin, demokrasi konusunda bilinçli biçimde kafayı öteki tarafa çevirip görmezliğe gelmesinin çok büyük etkisi olduğu izlenimi var. Bu algının farkında mısınız? Avrupa Birliği gelinen noktada bu konuda bir öz eleştiri verebiliyor mu?”

Aldığı yanıt şöyle: “Evet haklısınız, Avrupa Birliği belli bir noktaya kadar bu oyunu Erdoğan’la siyasi oportünizm nedeniyle oynadı. Çünkü Türkiye’ye ihtiyaç vardı. Bir mülteci akını vardı, Suriye’de istikrarsızlık vardı, IŞİD ile mücadele vardı. Avrupa Birliği açısından Erdoğan ve Türkiye Ortadoğu’da bir çeşit “istikrar” unsuru olarak görüldü. “Demokrasinin bazı unsurları zedeleniyor olsa da istikrar önemli” diye bakıldı. Bana kalırsa kesinlikle yanlış bir yaklaşımdı.”

Bu yanıt, Avrupa’nın, demokrasiye dair iddia ve ideallerini, batıdaki burjuva devrimler tarihi boyunca, işçi sınıfının verdiği mücadelelerin bir sonucu olarak var ettiğini, sosyalizmin varlığıyla belirlenen iki kutuplu dünyanın son bulması ve işçi sınıfının örgütlülük düzeyindeki zayıflamaya paralel olarak bu özelliklerinde ciddi gerilemeler yaşandığını, son çeyrek asırda da ‘güvenlik devleti’ politikalarının özgürlükleri geriye ittiği gerçeğini değiştirmiyor. 

Öte yandan, ileriye doğru yol bulmaya çalışırken, dönüp sonuçlar çıkarabileceğimiz bir işçi sınıfı tarihimiz var. Yıl dönümünü kutladığımız 15-16 Haziran 1970 tarihlerinde İstanbul, İzmit ve Gebze’yi kapsayan bölgede 113 iş yerinde 100 bine yakın işçi, iş bırakıp direnişe geçerek kendisini tarihe yazdırmıştı. Türkiye sermayesinin DİSK’i bertaraf etme planı bu direnişle boşa çıkarılmıştı. Aynı şekilde, DİSK’in öncülüğünde 16-20 Eylül 1976 tarihleri arasında, sendikal hakları ve özgürlükleri kısıtladığı gerekçesiyle DGM’lerin (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) yasalaşmasına karşı gerçekleştirilen büyük direnişle DGM yasasının Meclisten geçirilmesi engellenmişti. 

Türkiye’nin iş birlikçi burjuvazisi, 12 Eylül 1980’de, ABD destekli askeri darbeyle, işçi sınıfı örgütleri üzerinde tam bir terör estirerek AKP iktidarına giden yolları açtı. Erdoğan iktidarı da, 2010 yılındaki anayasa değişikliğiyle yargı alanında attığı adımların meyvelerini bugün siyasal alanı yargı eliyle dizayn etme pratikleriyle alıyor. Gürlek’in İBB davasının savcısı olarak adalet bakanlığı görevine atanması ve kendisine yakın olan ve başta Özgür Özel olmak üzere CHP’lilerin dokunulmazlıklarıyla ilgili olarak öne çıkan savcıların Ankara’da kritik görevlere getirilmesi bu sürecin bir devamı olarak yaşanıyor. 

Dolayısıyla aktüel siyasal didişmeler, kayyımlar ve yargısal şövalyelik halleri olarak önümüze düşen gelişmeler özünde sınıflar mücadelesinin güncel görünümlerinden ibaret. Örgütlü sınıf hareketi, bu tür siyasal tortuları silip süpürebilecek yeteneği gösterebileceğini geçmişte hükümetleri düşürerek kanıtlamıştı. Son 10 yıldır attığı adımlara bakıldığında Erdoğan iktidarının bu gerçeği, muhalefetin belli unsurlarından daha fazla gördüğü aşikar. 

Fatih Polat

AP raporu, Gürlek ve 15-16 Haziran günleri
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et