14 Haziran 2026 00:10

Eşitsizlikten hiper-eşitsizliğe: Dünya sistemi nasıl dolar ‘trilyoneri’ yarattı?

Kapitalist dünya sistemi her zaman eşitsiz ve adaletsiz bir yer oldu. Ne var ki, son yıllarda gelir ve servet dağılımında gözlemlenen bireyler ve ülkeler arası uçurumu tanımlamak için “eşitsizlik” ifadesini kullanmak mevcut tabloyu açıklamaya yetmiyor. Ultra zenginlerin kişisel servetlerinin ulaştığı devasa boyut makroekonomik ölçekleri sarsarken, küresel servetten aldıkları pay milyarlarca insanın toplam varlığına eşitlenmiş durumda. Hiper-sömürü ve hiper-eşitsizlik sarmalına sıkışmış geniş halk kitlelerinin sefaleti derinleşirken, küresel zenginlik daha hızlı şekilde bir azınlığın elinde yoğunlaşıyor. Bu durum, 1920’lerden bu yana benimsenmiş ekonomik parametreleri de yapısal olarak değiştiriyor.

Forbes’un mart 2026 verileri, küresel servet yoğunlaşmasının tepesinde bizzat Elon Musk’ın yer aldığını gösteriyor. Musk’ın serveti, kendisini takip eden Larry Page ve Sergey Brin’in varlıklarının toplamından 3 kat fazla. Bu sermaye yoğunluğunun ivmesini anlamak için tarihsel bir karşılaştırma yapmak açıklayıcı olacak: 1916 yılında tarihin ilk dolar milyarderi olan John D. Rockefeller öldüğünde, serveti ABD gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yüzde 1.5’ine tekabül ediyordu. Günümüzde ilk dolar trilyoneri konumuna erişen Musk’ın serveti ise ABD GSYİH’sının yüzde 3’üne, yani Rockefeller’ın ulaştığı tarihsel oranın tam iki katına karşılık geliyor.

Musk’ın tekno-oligarşik imparatorluğunun doğası, burjuvazinin geleneksel çeşitlendirilmiş yatırım portföylerinden farklı bir mülkiyet yapısı sergiliyor. Kişisel serveti, doğrudan SpaceX ve Tesla gibi kendi kurduğu ve yönetimindeki şirketlerin hisselerinde yoğunlaşıyor. Ancak bu mülkiyet ilişkisi, söz konusu servetin finansallaşma çağının spekülatif dinamiklerinden bağımsız olduğu anlamına da gelmiyor. Trilyon dolarlık eşiği mümkün kılan piyasa değerlemeleri, temelde borsa spekülasyonlarına ve geleceğe yönelik kâr beklentilerine dayalı fiktif sermaye türevleridir. Küresel finansal likiditenin daraldığı ya da teknolojide beklentilerin krize girdiği dönemlerde spekülatif değerlerin de hızla erime riski mevcuttur. Dolayısıyla Musk’ın serveti, doğrudan emek sömürüsüne dayanan köklü mülkiyet biçimleri ile finansal piyasaların fiktif karakterinin hibrit bileşimidir.

Güncel kurumsalcı analizlerinde Musk’ın sahibi olduğu SpaceX’in konumu, 17. ve 18. yüzyıllarda küresel ticaret yollarını askeri zor yoluyla kontrol eden Doğu Hindistan Şirketine benzetiliyor. SpaceX, roket üreten ticari bir girişim olmanın ötesinde, yörüngesel iletişim altyapısını oluşturan Starlink ile uzay ulaştırma ağını kontrol ederek stratejik bir tekel alanı oluşturdu. Dünya yörüngesine gönderilen ticari ve askeri yüklerdeki payının 2014’lerde yüzde 10’lardan 2025’lerde yüzde 80 seviyesine çıkması, şirketi ulaştırma ve iletişim alanında başlıca tekelci konumuna kavuşturdu.

Doğu Hindistan Şirketi karşılaştırması burada anlam kazanıyor. Şirket, nasıl ki İngiliz Kraliyetinin gücünü ve ordusunu arkasına alarak devlet organı gibi çalışmışsa, ulus üstü sermaye konumuna erişen modern tekno-oligarşi tekelleri bile devletlerden bağımsız ve azade birer güç değildir. SpaceX ve benzeri yapılar; Pentagon’un milyarlarca dolarlık askeri ihaleleri, NASA’nın teknoloji ve bilgi transferleri, devlet sübvansiyonları ve hukuksal boşluklardan yararlanarak tekelci konumunu pekiştirir. Küresel operasyonlara çıkarken egemen bir devlet gücünün refakatinde hareket ederler.

Tam bu noktada ulus-devletlerin teknolojik güçler karşısında pasifleştiğini ya da edilgen hale geldiğini düşünmek yerine, merkez kapitalist devletlerin tekno-oligarşi şirketleri ile kurduğu stratejik iş birliğini ve ortak üretim (co-production) ilişkisini gözetmek gereklidir. Bu ilişkinin bir ucunda, emperyalist sistemde hegemon olmak isteyen devletlerin askeri ve teknolojik kaynakları kontrol politikaları bulunurken; diğer ucunda büyük iç ve dış pazarlar oluşturarak devasa kârlanma alanları yaratma planı yer alır. Özgür Orhangazi’nin dikkat çektiği üzere finansallaşmanın ardından teknoloji tekellerinin rant yaratma ve el koyma kapasitelerinin artması, kapitalist sistemde rantın ağırlığını ve belirleyiciliğini ciddi bir biçimde artırmıştır: “Dijital tekellerin yarattığı önemli dönüşümler, kapitalizmin sona erdiğini değil, daha yoğun bir tekelci-rantiye kapitalizme evrildiğini gösteriyor.” Bu da servetin yoğunlaşmasını ve transferini hızlandıran bir etkendir.

Sermayenin oldukça kısa sürelerde çok fazla coğrafyada yüz milyarlarca dolarlık seviyelere ulaşması klişeleşmiş “başarı öyküleriyle” açıklanamaz. Hiper-eşitsizliğin arkasında ABD dolarının küresel rezerv para birimi olmasından kaynaklı küresel finansal yapı bulunur. Dolar hegemonyası ve buna bağlı finansal mekanizmalar (SWIFT, IMF ve Dünya Bankası endeksli yapı), servetlerin ve gelirlerin Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e doğru akışkanlığını sağlayan ve güvence altına alan yasal-kurumsal mekanizmalardır. Tam bu nedenle Musk’ı trilyoner yapan borsa değerlenmesi, ABD merkezli dolar hegemonyası sisteminin sağladığı ayrıcalıklı konumdan bağımsız değildir. Küresel sermaye akışlarının ve tasarrufların ABD finansal varlıklarına yönelmesi, S&P 500 gibi endekslerin değerini ve dolayısıyla bu şirketlerin piyasa değerini şişiren yapısal bir zemin oluşturur. Bunun bir sonucu da küresel kaynak transferidir.

Oxfam raporuna göre; ABD, İngiltere ve Fransa gibi Küresel Kuzey ülkelerindeki en zengin yüzde 1’lik kesim, 2023 yılında finansal sistem aracılığıyla Küresel Güney ülkelerinden saatte 30 milyon dolar elde etti. Küresel Kuzey ülkeleri, dünya nüfusunun yalnızca yüzde 21’ini oluştururken küresel servetin yüzde 69’unu, aralarında Musk’ın da olduğu milyarder/trilyoner servetinin yüzde 77’sini ve milyarderlerin yüzde 68’ini barındırıyor.

Dünya eşitsizlik veri tabanının (WID) hesaplamalarına göre, küresel kalkınma yardımının neredeyse üç katına eşit bir miktar, küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde 1’i her yıl yoksul ülkelerden zengin ülkelere net gelir transferleri yoluyla akıyor. Düşük ve orta gelirli ülkeler, ulusal bütçelerinin ortalama yaklaşık yarısını borç geri ödemelerine ayırırken, bu ödemelerin büyük kısmı New York ve Londra merkezli zengin finans sahiplerine ve alacaklılara gidiyor. Global Financial Integrity verileri de gelişmekte olan ülkelerden çıkan yasa dışı finansal akışların büyük ölçüde ABD, İngiltere, İsviçre gibi gelişmiş ülkelerin bankalarına ya da Britanya Virjin Adaları ve Singapur gibi vergi cennetlerine yöneldiğini ortaya koyuyor.

Küresel Kuzey’deki zenginler küresel üst dilimde yoğunlaşırken, Küresel Güney’deki üst gelir grupları da -daha küçük ölçekte- aynı küresel hiyerarşinin parçasıdır:

  • Dünyada en zengin yüzde 10’luk kesim küresel servetin yüzde 75’ine sahipken, en yoksul yüzde 50’lik kesim servetin sadece yüzde 2’sini elinde tutuyor!
  • 8.3 milyarlık dünya nüfusunda yaklaşık 60 bin kişiye karşılık gelen en zengin binde 0.001’lik dilim, en yoksul yüzde 50’nin toplam servetinden 3 kat fazlasına sahip! 
  • Dünyanın neredeyse her bölgesinde, en zengin yüzde 1’lik kesim tek başına en yoksul yüzde 90’ın toplam servetinden daha fazlasına sahip!

Kaynak: WID, Küresel Eşitsizlik Raporu, 2026

Günümüz dünya sisteminde servet yoğunlaşmasının hızını belirleyen en güncel dinamik, finansal piyasaları kuşatan yapay zeka yatırım dalgasıdır. Michael Roberts’ın dikkat çektiği üzere, finansal piyasalar adeta “ABD ekonomisi üzerine yapılan tek bir büyük bahse” dönüşmüş durumdadır. Microsoft, Alphabet, Amazon ve Meta gibi teknoloji devlerinin yapay zeka altyapılarına ve veri merkezlerine yaptığı sermaye yatırımları, tarihsel olarak 19. yüzyıl demir yolu çılgınlığını ve dot-com döneminin zirvesini geride bırakmıştır.

Ancak bu kurumsal büyüme dairesel ve kırılgan bir finansman modeline dayanır. S&P 500 endeksinin piyasa değerinin yaklaşık yüzde 40’ının ve ABD kurumsal kâr artışının yüzde 80’inin yapay zeka bağlantılı bir avuç hisseye (başta Nvidia ve hiper ölçeklendiricilere) dayanması finansal yapıyı kırılganlaştırarak riskleri artırır. Şirketlerin kendi kârlarını birbirlerine yaptıkları çapraz yatırımlarla (“dairesel finansman”) ve borsa spekülasyonlarıyla büyütmesi, fiktif sermayenin sınırlarına işaret eden bir olgudur. Reel üretim ile kârlılık artışına dayanmayan, finansal operasyonlarla şişirilen bu teknoloji balonunun daha önceki balonlar gibi patlaması beklenmektedir.

Yapısal riskler ve kırılganlıklar devam ederken, ekseriyeti teknoloji alanında faaliyet gösteren dolar milyarderleri bugün pek çok ülkenin GSYİH’sinden daha fazla bir parayı mülk edinmiş haldedir. Sadece bununla kalmayarak küresel kaynak çekimini, dağıtımını, teknoloji-servet-gelir transferini de belirleyici pozisyondadır.

Tarihsel ölçekte eşi benzeri görülmemiş bu sermaye yoğunlaşması birkaç yıllık değil; sömürgecilikten bu yana süregelen, finansal ve askeri zor mekanizmalarıyla tahkim edilmiş emperyalist kaynak aktarım zincirinin güncel uğrağıdır. Musk’ı dolar trilyonerliğine çıkaran, fiktif sermaye balonlarıyla şişen, milyarlarca insanın ve Küresel Güney’in zenginliklerini merkez kapitalist ülkelerde toplayan, askeri ve güvenlik teknolojileri alanında denetimi eline almak isteyen emperyalist dünya sisteminin ta kendisidir. Emperyalizm ve sömürü kavramlarıyla düşünmeden bu zenginliği ve hiper-eşitsizliği kavramaya çalışmak boşunadır.

Kansu Yıldırım

Eşitsizlikten hiper-eşitsizliğe: Dünya sistemi nasıl dolar ‘trilyoneri’ yarattı?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et