Skandalların gölgesinde Dünya Kupası
Özü itibarıyla dünya kupası uzun yıllar beklemeye değecek heyecanlı bir turnuva. Futbola meraklıysanız farklı oyun stillerine sahip ülkelerin birbirleriyle karşılaşması dehşet keyiflidir. Yeşil sahanın içinden çok dışıyla ilgiliyseniz de yine sizi çekecek çok detay bulabilirsiniz: Her kıtadan onlarca bayrak altında yarışan takımlar karşı karşıya geliyor. Maça çıkan yüzlerce oyuncunun her birinin ayrı bir hikayesi var...
Fakat hikayenin bir de karanlık tarafı söz konusu: Ulusal ayrımlarla ilerleyen rekabetin bu çerçevede ister istemez milliyetçi hezeyanları körükleyişi gibi. Özellikle ‘kompleksli’ ulusal devlet anlatılarının hakim olduğu yerlerde şovenizm futboldan yanan ufak bir kıvılcımla hemen alevleniyor.
Dahası da var... Dünya kupaları sadece çarpık bir ‘biz’ ve ‘onlar’ algısını tahkim etmekle kalmıyor; aynı zamanda korkunç bir endüstriyi besliyor: Bilet fiyatları, konaklama, ulaşım vb. masraflar nedeniyle maçlar sadece mikroskobik bir azınlığın takip edebileceği etkinliklere dönüşüyor. Gerçek futbol ruhu maçı oynayan ülkenin memleketinde mahalle arasında kurulan bir televizyonda yaşarken turnuvalar seçkinlerin podyumuna dönüşüyor.
Peki hep mi böyleydi? Bugün nasıl bir hava soluyoruz? Değişen nedir? Bugünden geriye doğru giderek bu soruları yanıtlamaya çalışalım.
Sermaye ve ikiyüzlülük
Kapitalist futbol endüstrisi ve öne çıkarılan milliyetçi unsurlar günümüz futbolunun ‘normalini’ oluştururken FIFA, turnuvayı daha da ‘karartmak’ için elinden geleni yapıyor. Her şeyden önce ikiyüzlü politikası göze batıyor: Ukrayna savaşının başlamasından sadece iki hafta sonra Rusya’nın tüm spor müsabakalarından men edildi. Fakat aynı talimat İsrail’in Gazze’de başlattığı, halen de sürdürdüğü soykırım savaşında gelmedi. FIFA Başkanı Gianni Infantino, İsrail’in boykot edilmesine dair talebi yıllarca ‘düşündü.’ Sonuç olarak “FIFA jeopolitik sorunları çözemez” gibi skandal bir açıklama yaptı.
Aynı FIFA, turnuvanın düzenleneceği ülkeleri seçerken ‘futbol kültürünü’ öncelik listesinde epey gerilere iterken ‘ticari’ çıkarı her şeyin önüne koydu. Futbol geleneği tartışmalı, köleliğinse yasal şekillerde devam ettiği petrol zengini iki ülke (Katar 2022’de, Suudi Arabistan 2034’te) böylece turnuvaya ev sahipliği yapma hakkı kazandı.
Ne soykırım savaşını bölgesel bir çatışmaya çekerek neredeyse tüm komşularını işgal eden İsrail, ne de bir yılda 5 ülkeyi bombalayan ABD herhangi bir yaptırımla karşılaşmadı. Hatta tam tersine, İran’a savaş açarak binlerce sivili katleden ABD, aynı yıl dünyanın en prestijli spor organizasyonuna türlü sportmenlik kuralını ihlal ederek ev sahipliği yapıyor. (Turnuva her ne kadar üç Kuzey Amerika ülkesinde düzenleniyor olsa da maçların ezici çoğunluğu ABD’de oynanacak).
Hoş, spor olarak futbola epey mesafeli ABD’nin sırf bu nedenle bile neden ev sahipliği sorgulanabilir. Ancak nasıl ki Katar Dünya Kupası, Arjantin’in şampiyonluğundan çok, boş kalacak stadyum inşatlarında ölen göçmen işçilerle hatırlanacak, bu turnuva da ABD’nin emperyalist ve ırkçı politikalarıyla akıllarda yer edecek gibi duruyor.
Haitililer ve İranlılar stadyuma gelemiyor
Henüz daha topa dokunulmadan ABD Devlet Başkanı Donald Trump bir sürü skandala imza attı. Onlarca ülkeye uygulanan vize yasağı bunların başında geliyor. Haitililer ve İranlılar, turnuvaya katılmaya hak kazanmış takımlarını desteklemek üzere stadyumlara gelemeyecekler.
İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaş bu ayrımcı uygulamaları çok daha vahim seviyelere çekti. İran takımı ‘ABD vizesi’ belirsizliğiyle yüzleşti. Trump oyuncuların ‘Güvenliklerini garanti edemeyeceğini’ söylediği için İran Milli Takımı kampını Meksika’ya kurmak zorunda kaldı. Yeşil-Beyazlılar maçlarını ABD’de oynayacağı için her maç öncesi yüzlerce kilometre yol katedecek ve büyük ihtimalle pasaport kontrolünde türlü oyalama ve aşağılanmaya maruz kalacak. FIFA, İran’ın maçları Meksika’da oynama talebini defalarca reddetti. Tüm bunlar etik ve sportif anlamda ciddi bir soru işareti olarak göze çarpıyor.
Şimdiye kadar ABD’ye gelen pek çok kafile ırkçı kontrollere maruz kaldı. Senegalli oyuncular ‘uyuşturucu kaçakçısı’ gibi aramaya tabi tutuldu, Irak Milli Takımı Oyuncusu Ayman Hüseyin ise saatlerce gözaltında kaldı. Gerekçe Hüseyin’in telefonunda Iraklı Şii lider Mukteda es-Sadr’ın fotoğrafı olması...
Geçmişin diktatör aklamaları
Bunlar gibi büyüklü küçüklü pek çok olay yaşandı, görünüşe göre daha da çok yaşanacak. Bugün FIFA turnuvalarının sporun özünden kopuşu çok daha bariz bir şekilde gözümüze batıyor. Ancak geçmişteki organizasyonlarda da organizasyonun siyasi yükü hiç de az değil. Çeşitli dönemlerde dünya kupası faşistlerden darbecilere pek çok baskıcı rejim için ‘meşruiyet tacı’ görevi görür.
Geçtiğimiz hafta bahsettiğimiz üzere İtalya’nın ev sahipliğindeki 1934 Dünya Kupası, faşist Lider Benito Mussolini’nin gövde gösterisine sahne olur. Tüm futbolcular Roma selamıyla diktatörü karşılarken tribünler “Du-çe, Du-çe!” tezahüratlarıyla inler.
Tarihler 1978’i gösterdiğindeyse Arjantin’de düzenlenen turnuva, ülkedeki askeri cuntanın lideri Jorge Videla’nın kanlı uygulamalarını aklamasına vesile olur. Binlerce komünist ve demokrat, cuntacılar elinde gördükleri ağır işkencelerin ardından ‘kaybedilirken’ futbol protokolde oturanların koltuklarını biraz daha sağlamlaştırmasına yarar. Kaybedilen ve/veya öldürülenlerin sayısının 30 bin olduğu düşünülüyor. Sadece 1978 Kupasından bir yıl önce tam 5 bin kişi kaçırılır.
Kaldı ki dünya kupasını, sanki başından beri tüm ülkelerin katılımına eşit bir şekilde açıkmış gibi de düşünmemek gerek. Örneğin Sovyetler Birliği FIFA’ya 1946 yılında dahil olurken turnuvaya ilk kez 1958’de katılabilir.
Bir de ‘sömürgeci karakter’ perdesi var... Afrika ülkelerine 1970’e kadar doğrudan katılım hakkı tanınmaz. Kıtada güçlenen Pan-Afrikan hareketle birlikte 1960’larda geniş çaplı boykot örgütlenir. Asya, Afrika ve Okyanusya’nın tek kontenjan için mücadele ettiği 1966 Dünya Kupası’nı boykota Gana öncülük eder. Bu sayede onlarca ülkenin bulunduğu Afrika, 1970 yılında tek bir kota kazanır.
Breitner, Maradona, Socrates, Ergiç…
Her şeye rağmen ‘eski’ dünya kupalarında meselenin endüstriyel boyutu şüphesiz bugünkü gibi çığırından çıkmış değildir. Yine de asıl ‘heyecan’ veren, organizasyonun kendisinden ziyade futbolcuların kendileridir. Örneğin 1978 Dünya Kupası sadece cuntacılarla değil; aynı zamanda ona karşı duranlarca bilinir: Sıkı bir Maoist olan Federal Almanya Milli Takımı’nda forma giyen defans Paul Breitner. Arjantin’de yaşananlar nedeniyle 1978 Dünya Kupası’na katılmayı reddeder ve bunu yapan tek futbolcu olarak tarihe geçer.
Brezilyalı Sócrates, 1986 Meksika Kupası’na katıldığında turnuva boyunca her maça alnında alnına bağladığı kuşakta yazan mesajlarla çıkar. Meksika’daki depremzedelerle dayanışarak ya da ABD’nin Libya’yı bombardımanını protesto ederek futbol sahasını eylem alanına dönüştürür. Bu sebeple Sócrates’in bandanalı fotoğrafı hâlâ herkesin aklındadır.
Ya da bugün Diego Maradona’yı ‘Maradona’ yapan şeyin sadece futbol yeteneği olmadığını, aynı zamanda siyasi duruşu olduğunu gayet iyi biliyoruz. Öyle ya, mart ayında bir başka Arjantinli Lionel Messi, Trump’ın İran ve Küba’ya savaş ve ölüm saçan sözlerine alkış tutarken tarihte hiçbir zaman Maradona’nın kapladığı yere yaklaşamayacağını kanıtlamış oldu.
Tabii listede sadece Maradona ya da Socrates gibi dünyaca ünlü efsaneler yok. Türkiye’de forma giydiği Bursaspor’dan tanıdığımız Sırbistanlı Oyuncu İvan Ergiç, Sırbistan Milli Takımı kariyerine sırf taraftarın aşırı milliyetçi ve şovenist tavırlarına tepki olarak son verir.
Bugüne gelirken
Temelde aynı yozlaşmış çarka sahip olsa da FIFA bugün çok daha açık bir şekilde sermayenin siyasi etki alanı içerisinde hareket ediyor. Zenginlerin daha çok zenginleştiği, yoksullarınsa daha çok yoksullaştığı neoliberal kuşatma çağında futbol endüstrisi toplumsal refahla ters orantılı bir şekilde büyüyor. Futbolcular bu devasa organizma içerisinde sermaye çarkının giderek daha da yontulmuş dişlileri haline geliyor.
Elbette herkes tamamen ‘makineleşmiş’ değil. Hikayeleri ve açıklamaları çarpıcı sporcular da var. Ülkesinde sol tonlu açıklamalarıyla tanınan İspanya Milli Takımı Oyuncusu Borja İglesias ya da Filistin’e verdiği destekle ses getiren Avustralyalı Oyuncu Jackson Irvine. Belki ‘aşırı-sağa oy vermeme’ çağrısı yapmış dünya yıldızı Kylian Mbappé de bu ‘iyimser’ listeye girebilir.
Belki siyasi çizgileri Breitner kadar net, sözleri Maradona ya da Socrates kadar keskin değil ancak herkes de Messi kadar alçalmıyor. Bu sene çarpıcı çıkışlar olacak mı göreceğiz. İran, Senegal ya da Haiti gibi takımların ABD kibrine karşı alacakları tavır da aynı şekilde. Sözün özü gözümüz organizasyonun kendisinde değil; savaş yanlısı, ırkçı ve ayrımcı söylemlere karşı gelme cesareti gösterecek futbolcularda ve takımlarda olacak.
Evrensel'i Takip Et