12 Haziran 2026 00:18

Türk tipi diktatörlük

Seçimlere dayanan ve “çok partili demokratik parlamenter sistem” denilen rejim bitti mi? CHP’ye karşı mahkemenin verdiği mutlak butlan kararı ve sonrasındaki gelişmeler bu soruyu ve sorunu ülke politikasının tam orta yerine boylu boyunca atmış durumda. Bu sistemin henüz bitmediğini, ama içi boşaltılan, istendiği gibi kurgulanabilecek olan bir kabuk haline geldiğini söylemek mümkün.

“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen sisteme geçişle birlikte zaten parlamento etkisiz bir kurum haline gelmişti. Şimdi ise mahkeme kararları seçme ve seçilme hakkını, partilerin yönetimlerini, nasıl yönetileceklerini belirler hale geldi. Seçimler konusundaki tek yetkili olan YSK de artık devre dışı. Bu düzenin kurumları tarafından verilmiş hiçbir resmi belgenin artık bir hükmünün kalmadığını, istendiğinde yok sayılabileceğini gelişmeler kanıtlamış durumda.

Bu düzen, tepesinde tek adamın bulunduğu Saray rejimi tarafından kuruldu ve yönetiliyor. Bunun uluslararası dayanaklarını Trump yönetiminden, emperyalist sistemin bugün içinden geçmekte olduğu sürecin özelliklerine dayanarak açıklamak olanaklı. İç dayanaklarını ise iş birlikçi tekelci burjuvazinin önemli bir kesimi, tarikat ve cemaatler, giderek daralan bir halk desteği ile açıklamak olanaklı. Kurulan bu sistem; seçimler olsun ama sonuçları kurulan bu düzene aykırı olmasın, partiler olsun ama dişe dokunur bir muhalefet yapmasın ve yönetimleri mahkeme kararları ile değiştirilebilsin, akıllarına bir gün devleti ve ülkeyi yönetmeyi getirmesinler, parlamento olsun ama görevi denetleme ve sorgulama olmasın, sadece önüne konulan yasaları bir noter gibi onaylasın, yerel yönetimleri halk seçsin ama istendiğinde buralara kayyım atansın, ülkede bir demokrasi görünümü olsun ama demokrasinin kırıntısı bile olmasın anlayışı ve sistemi ile tanımlanır durumda.

Durum buysa, ‘Peki ama bu ülke böyle yönetilebilir mi?’ sorusu doğal olarak gündeme geliyor. Bunun yanıtını ise zaten mevcut gelişmeler verdi ve veriyor. Sistem, kurduğu düzene karşı dişe dokunur bir muhalefetin olmadığı, yaptıkları belirli bir hoşnutsuzluğu ve muhalefeti kışkırtsa da, tepkiler kabul edilebilir sınırlar içinde -demokrasi görüntüsü için bu gerekiyor- kaldığı sürece işledi. Ama 19 Mart süreci ile birlikte kurulan bu sistem ve mekanizmanın tüm civataları yalama olmaya başladı ve bu süreç CHP’nin başına kayyım atanması ile doruğa çıktı. Muhalefetteki düzen partileri birdenbire bu sistem içinde hiçbir güvencelerinin kalmadığını, mevcut rejim içinde seçim kazanıp iktidara gelme imkanlarının olmadığını kavrar hale geldiler. Oysa onların varlık nedenleri bu değil miydi? Bir gün iktidar olma umuduyla siyaset yapacaklar, devleti ve ülkeyi yöneten mekanizmanın başına oturacaklardı. Ama mahkemenin son kararı onların başlarından aşağı bir kova buzlu suyu boca ediverdi. Artık uyanma zamanı gelmişti.

Solun devrimci kesimleri ve onların partisi bütün bu gelişmeleri baştan beri doğru tahlil etmiş, gelişmelerin ne yöne doğru gittiği konusunda işçi ve emekçi kitleleri bilgilendirmeye, onların muhalefetini örgütlemeye çalışmıştı. Bütün bunlar açıkça faşist bir yönetim kurmanın adımlarıydı ve eğer önlenemezse ülke karanlık bir sürece sokulacaktı. Bu gidiş ancak halkın birleşik ve genel bir mücadelesi ile önlenebilir, halkın egemen olduğu bir demokrasi kurulabilirdi. Bu kesimler açısından süreç böyle devam ediyor. Ancak farklı bir gelişme de oldu ve halkın egemen olduğu bir demokrasi değilse de, siyasi demokrasinin -burjuva anlamda- sınırlı da olsa egemen olacağı bir dönem için mücadele etmek isteyen güçler de harekete geçti. Bu güçler şimdilerde doğrudan saldırı altında olan CHP’nin seçilmiş yönetiminde temsil ediliyor ve ağırlığı işçi ve emekçilerden olan CHP kitlesi tarafından eylemli olarak destekleniyor. Kürt siyasi hareketinde de “süreç” denilen dönemin derin dondurucu ile buzdolabı arasında bir yerlerde bekletme ve oyalama dönemi olduğu kuşkusu güçleniyor ve kitle mücadelesini harekete geçirme belirtileri gösteriyor. Gelişmeler birleşik ve genel bir muhalefetin harekete geçeceği yönde ilerliyor.

Erdoğan ve Bahçeli’nin, yanlarına Kılıçdaroğlu’nu da alarak son günlerde devleti onun çeşitli tezahürlerini öne çıkaran açıklamalar yapmalarının ardında yatan endişe ve korkunun temelinde yatan da işte bu gerçek. Halk hareketinin büyüyüp, gelişmesinden büyük bir korku duyuyorlar. Kurdukları rejim çatırdıyor ve sallanıyor. “Yeni Osmanlıcılıkta” buluşan bu üçlü muhalefeti kendi kurdukları düzenin sınırları içinde kalmaya çağırıyorlar. Bunu bazen çağrılarla, bazen açık tehditlerle, bazen de farklı mekanizmaları devreye sokarak -Meclis Başkanlığı gibi- yapıyorlar, bazen de tüm yöntemleri aynı anda kullanıyorlar ve bütün bunları yapmaya da devam edecekler. Karanlık bir dönemin katillerinin yeniden hatırlatılması, onların çevrelerinin kayyımcı CHP Genel Merkezinde resim vermelerinin anlamı oldukça derindir. “Devlet aklı” dedikleri baskı ve zorbalığın ulaşabileceği boyutların küçük bir örneği gösterilmektedir. Ama halkın muhalefeti gelişip, güçlendiğinde bütün bu gerici çabalar boşa gidecektir. Kurulmuş bulunan bu Türk tipi diktatörlük -benzer her ülkede sınıf dayanakları çok farklı olmasa da, ülke tarihinin şekillenmesinin, gelenek ve ideolojilerin farklılık kattığı çeşitli örnekleri de bulunmaktadır-sallanmakta ve dengesini yitirmektedir. Dipten gelen dalganın bir tsunamiye dönüşmekte olduğu günleri görmek için çok uzun süre beklemek gerekmeyecek. Özellikle işçi sınıfında da genel bir hareketlenme gerçekleşirse bu durum sürecin karakterini bütünüyle değiştirebilecektir.

Ahmet Yaşaroğlu

Türk tipi diktatörlük
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et