Esas oyun nasıl kuruluyor?
Butlan kararı ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye genel başkan olarak atanmasının ardından partinin, partililerin, seçimlerin, genel başkanın muhtemel akıbeti üzerine tahminler havada uçuştu. Yaşanan karmaşadaki rolünü hiç üstüne almayan iktidar ‘yesinler birbirini’ havasında duruyor. Önce Kılıçdaroğlu’nun yardımcısı Bülent Kuşoğlu sonra AKP’li Metin Külünk’ün Cansu Çamlıbel’e verdikleri röportajlar sayesinde gündeme devlet aklı, İngiltere’nin muhalefete yönelik ‘gizli’ siyasi yatırımları, dış güçler girdi. Ortalığı karıştırıp düzenleyen ‘görünmez el’ metaforu Adam Smith’ten bu yana böyle çarçur edilmemişti. Ki o da ‘piyasa tanrısı’nın eninde sonunda yurttaşlar yararına ve refahına yönelik düzenleyici gücüne inanarak bu kavramı kullanmaktaydı.
İsteyenin istediğini anlayabileceği büyülü tanımlara Erdoğan’ın milli güvenlik konferanslarındaki açılış konuşmasında, Türkiye’nin durum tahlilini açıklamak için seçtiği ‘Kendi hikayesini yazan, oyun kurucu bir aktör’ tanımlarını da ekleyebiliriz. Bu, piyasa ve rekabet dili hem olan bitenin sorumluluğunu ilahi bir güce havale eden hem de yeri geldiğinde kendisini o gücün yerine koyarak müphemlikten fayda sağlayan siyasetin ifade biçimi oldu. Devletin toplumla ilişkisinin yeniden üretiminde gerçekliği eğip bükerek sınıf, milliyet, cinsiyet taleplerini, reflekslerini yok sayan, realiteye nasıl müdahale edildiğini görünmez kılan bir söylem biçimi.
Bir haftadır söylem tartışması yaparken oyun kuruculuğun, devlet aklının, piyasanın görünmez elinin faili belli agresif düzenlemeleri de nasıl gizlediği gözden kaçmasın. Evet sadece son bir haftada.
7582 No’lu kanun düzenlemesi ile yurt dışında altın ya da para birikimini, sermayesini Türkiye’ye getirmeleri karşılığında Türk vatandaşlarına 20 yıl vergisizlik bahşediliyor. Vergisi ücretinden-maaşından peşin kesilen; yaptığı her kuruş harcama, aldığı her hizmet, ödediği her fatura için vergi ödeyen, ÖTV, KDV, TRT, temizlik ve daha birçok adla kendisinden para tırtıklanan işçi, emekçi ve küçük üreticinin sırtına yüklenen yük bundan ibaret değil. İktidarın bizzat yaptığı bir çağrı da yabancı sermayeye yönelik. Türkiye’ye tesis kurmaları, yatırım yapmaları, maden işletmeleri karşılığında vergisiz ihracat, üretim sahası tedariki gibi giderleri de içerideki korumasız vergi mükelleflerinin sırtında.
DİSK-AR’ın haziran raporuna göre ‘Yüksek enflasyon ve artan vergi yükü nedeniyle işçilerin yılın ilk beş ayındaki birikimli kaybı 889 milyar 991 milyon TL’ye ulaştı. Ortalama işçinin aylık kaybı vergi ve enflasyon nedeniyle 25 bin lirayı aştı. Hal böyleyken her yerden yükselen ek zam taleplerine kulaklarını tıkayan iktidar temmuz zamları en düşük seviyede nasıl tutulur diye, bağımlı TÜİK’inin marifetiyle enflasyon rakamlarıyla oynamaya devam ediyor.
Vergi-enflasyon-düşük ücret sarmalında milyonlarca emekçi ayakta kalmaya çalışırken Yargıtay -yine son bir hafta içinde- bir karara imza attı. Ücretsiz yıllık izinlerinde emekçilerin hafta sonları sayılmayacak. Cumartesi günleri zaten çoktan iş günü içine dahil edildi. Pazar günü de çalışarak alacağı üç kuruş fazla mesai ile medarı maişet motorunu döndürmeye çalışan işçinin yıllık izninden tatil gününün, gasbı ücretli tatilin kuşa dönmesi, kazanılmış bir hakkın gasbı demek. Oysa ücretli hafta sonu tatil hakkı iki yüzyıllık bir mücadelenin kazanımıydı. Zamanı vahşi kapitalizme doğru büken devlet aklı, piyasanın gerçekte görünür eli, vergisi devlet tarafından bağışlanan büyük sermayeye kâr olarak yazıyor.
Arka planda elle tutulamaz, sıradan insan tarafından kavranamaz bir ilahi aklı aramaya gerek yok. Türkiye bir ucuz emek cehennemine çevrilerek işçi sınıfı yatırımcı, dolaşımcı ve rekabetçi sermayeye süsleniyor.
İktidarın en para eden oyun kuruculuğu gayet sınıfsal. Paranın ve hakların kendisinden gasbedildiği emekçi sınıfların kitlesel emek gücünün ve toplam servetin transferi için iktidar maç hakemliği yapıyor ve daima sermayeye yazıyor. Medya devlet aklının kim, nerede ve nasıl olduğunu tartışırken o çok tanıdık piyasacı el, yani gerçekte soyut olmayan sermayenin bizzat iktidardaki aklı halkın refahı için değil tahribi için kararlar alıyor, düzenlemeler yapıyor.
Dış güçler var tabii. Onlar da işte yerli sermayeyle ortaklık kuran tekeller. Hep birlikte ‘yerli milli’ emekçi sınıfları sömürmekteler.
Oyun işte böyle kuruluyor.
Sonrasında herkes göğe baksın. Orada Kudüs’e vali olmak isteyen memleket valisini, silah sanayisinin başarılarını görsün. Kendi güvenlik sorununun herkesin sorunu olması için Saray iktidarı ise devlet aklının arkasına saklansın. Ama böylelikle emekçilerin güvence ve güvenlik sorununun ta kendisi oluyor.
Evrensel'i Takip Et