11 Haziran 2026 00:16

Siyasal özgürlükler için mücadele zorunluluğu 

Saray yönetiminin sömürülen ve ezilenlere karşı sürdürdüğü sosyal ekonomik saldırıların ve siyasal baskının yoğunlaşması, bu baskının CHP’nin, Erdoğan iktidarının politikaları doğrultusunda dizaynını içerecek şekilde yaygınlaştırılıp çeşitlendirilmesi, hemen her zaman kullanışlı olmuş ve fakat kimi dönemlerde daha da öne çıkarılmış “adalet-hak-hukuk-barış ve demokrasi” söylemini de yeniden ivmelendirdi. “Radikal demokrasi” etiketiyle ve sözüm ona onun da içini doldurmak üzere hayli zaman önce piyasaya sürülen ve liberallerle reformcu burjuva demokratlarının ilgisine de mazhar olan “Devletin ve toplumun demokratikleştirilmesi” saçmalığı bir yana bırakılırsa, barış ve demokrasi için mücadele sorunu üzerine tartışmalarla bu yönlü eylem birliği girişimleri de son yıl süresince yeniden artmış oldu. 
Bu ‘kavramlar seti’ni de içeren tartışmalarda adı devlet yönetimi sözcülerince konmuş ve fakat ne olup ne olmadığının geniş toplum kesimleri için belirsiz bırakılmasında yarar umulan, ancak Erdoğan iktidarı açısından “Terörün ve terör örgütünün bitirilmesi” söyleminde açıklık kazanan “süreç” merkezli deformasyon politikalarının da önemli bir yeri bulunuyor. Ancak, CHP’ye yönelik saldırıların boyutlanmasıyla birlikte “demokrasi mücadelesi”nin aktüel çerçevesini değil sadece muhtevasını da buradan kurmaya çalışanların giderek artmış olması, bu baskıya karşı mücadele gerekliliğini gölgelememek üzere, sorunun işçi sınıfı başta olmak üzere emekçilerin sendikal ve siyasal özgürlükleri başta olmak üzere daha temelli bir perspektifle ele alınması ihtiyacına vurguyu da yeniden gerekli kılmaktadır.  
Bu tartışma kapsamında diğerlerinden önce belirtilmesi ve bilinmesi gereken, “radikal demokrasi”den söz edenlerin aslında liberal burjuva demokrasisi savunusunu aşmadıklarıdır. Bu ise, mali sermaye ve tekellerin egemenliği koşullarında, bu güç egemenliği ve çıkarlarıyla belirlenen sınırlar içinde kalmak demektir. Kısıtlı, dar ve biçimsel ‘haklar’ ötesine geçmeyen bir “demokrasi!”
Bu tanımla bağlı ve güya onu da içeriklendiren “Devletin ve toplumun demokratikleştirilmesi” söylemi ise kapitalist sömürü koşullarını ve burjuva toplumsal ilişkilerin karakteristiğini gözetmeyen ve karartan bir görüş açısının ürünüdür ve bir varsayımdan ibarettir. Burjuva devletinin değil sadece sömüren-sömürülen ilişkisinin demokratikleştirilebileceğini vazeden bu söylem, burjuva diktatörlüğünü ve sermayeyi mücadele ile tavize ve reformlara zorlama politikasıyla özdeşlik göstermez. İkincisi gerekli, ilki ise aldatıcıdır. 
İşçi sınıfı ve tüm emekçiler kapitalist sömürünün ve burjuva sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılması mücadelesini sürdürürken bu mücadelenin ürünü olarak burjuvazi ve devlet iktidarını tavizlere zorlar, mücadelelerinin gücüyle siyasal ve sendikal özgürlükleri sağlama ve sınırlarını genişletme politikası izlerler. Bu gerekli ve şarttır. Basın-yayın, örgütlenme ve iletişim, seçme ve seçilme hakkı önündeki tüm engellerin kaldırılması, grev-genel ve siyasi grev hakkı, lokavtın yasaklanması, bizde Kürt sorunu ve baskı altındaki mezhepler sorunu türünden sorunların çözümü vb. gibi talepler bu mücadele kapsamında yer alırlar.  
Yukarıdaki kavramlarla kurulu cümlelerin popülaritesinin bir nedeni de bunlarla anlam bulan ilişkilerdeki çarpıklık, yokluk, yok sayma halleriyle bağlı oluşlarıdır. Sadece burjuva politikacıları değil, demokrat ve devrimci politikalar kapsamında da kimi zaman ve kimilerince egemen toplumsal ilişkiler ve bu ilişkilere zemin oluşturan üretim tarzı ve ilişkilerinden koparılarak ulvi anlamlar yüklenmiş olan adalet, barış ve demokrasi kavramlarını içeren söylemin, karşıt güçler arası çelişkilerin seyriyle bağlı olarak ilgi konusu olmasının başlıca nedeni bu yoklukları halidir. Bu da bu alandaki mücadelenin doğru perspektifle sürdürülmesini gerekli kılıyor. 
Bu kavramları içeren söylemin böylesine yoğunlukta sürüyor olmasının aktüel sebebi 24 yıllık Erdoğan yönetiminin baskı, yasak ve şiddet politikalarında yoğunlaşması; bu saldırıları burjuva muhalefetini de dizayn edecek şekilde genişletmesidir. Daha genel ve daha temel, ancak örtülen sebep ise, emek gücü sömürüsüne dayanan mevcut toplumsal sistemin demokrasi, eşitlik, barış ve adalet kavramlarıyla bağdaşmazlığıdır. Günümüzde her iki neden de günceldir ve mücadele konusudur. Bu mücadele yeni değildir ama yeni ve farklı koşullarla bağlı olarak boyutlanmış durumdadır. 
Burjuva toplum düzeninin sürdürülmesine “demokrasi ve eşitlik” uydurmasıyla koruma sağlamaya hizmet eden ve sermaye egemenliğine hukuksal çerçeve çizdiği varsayılan burjuva -yasal belirlemelerin dahi uygulanmadığı, baskı, sömürü ve adaletsizliğin zirve yaptığı günümüz koşullarında, devrimci demokrat örgütler ve sosyalist parti; devrimciler ve sosyalistler, bu kavramların sömürü ilişkilerini meşrulaştırıcı ve koruyucu işlevini teşhirde yoğunlaşmayı ihmal etmeksizin siyasal özgürlükler ve eşit yurttaşlık hakları mücadelesini daha da kararlı bir şekilde sürdürmek durumundadırlar.  
Kapitalizm ve burjuvazinin egemenliğindeki toplumlarda, sömüren-sömürülen ilişkilerinin ve kapitalist rekabetin belirleyici olması nedeniyle eşitlik özgürlük ve barıştan ancak göreceli-biçimsel ve gelişmelere bağlı değişim kapsamında söz edilebilir olmasına karşın, anarşizan bir tutumla hareket edilmediği sürece bu mücadele zorunluluk gösterir. Sömürülen ve ezilenlerin örgütlü birleşik siyasal mücadelesinin geliştirilip yaygınlaştırılması ve emekçilerin bu mücadele içinde deneyim kazanıp iktidar için mücadeleye kalkışmaları ancak bu yollardan geçilerek sağlanabilir.
Aynı nedenledir ki, Türkiye’de ve diğer ülkelerde düzene yedeklenmemiş olan ve her bir ülkede devrimci mücadelenin iktidar mücadelesi boyutlarıyla geliştirilmesi için çaba gösterenler, kapitalizmin sömürü, eşitsizlik, baskı, adaletsizlik, yoksulluk, işsizlik, savaş ve yıkım üretici karakteristiğini bilerek buna karşı, bu mücadelenin başarıyla sürdürülmesine hizmet edecek ve güçlerinin derlenip seferber olmasını-edilmesini sağlayacak talepler savunusuyla hareket etmektedirler. Bu gereklidir çünkü başkaca bir yol yoktur. İnsanlık tarihi boyunca ezilenlerin öfkesi ve isyanına yol açan temel güdüleyici etkenler kimi zaman özgürlük, kiminde eşitlik, kiminde adalet ve kiminde de ekmek ve barış taleplerinde dile gelmiştir. Sömürüye dayalı ilişkiler sistemi bunların tümünde sahteliğe, ikiyüzlülüğe, gerçek içerik ve kapsamlarıyla yokluklarına zemin oluşturup kitlelerin egemenler tarafından yedekte tutulması amacıyla kullanılmalarına yol açsa da, siyasal sınıf bilincine uyanmış işçiler ve işçi sınıfının toplumsal kurtuluş davasına bağlanmış olanlar eşitlik ve özgürlük talebiyle mücadeleyi, bunların gerçek içerikleriyle sağlanacağı sömürüsüz topluma varma amacıyla da bağlı olarak sürdürmekten vazgeçmemişlerdir.

A. Cihan Soylu

Siyasal özgürlükler için mücadele zorunluluğu 
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et