Sınıfsal erime, ortak mücadele
Ekonomi yönetiminin “enflasyonu düşürmek” iddiasıyla devreye soktuğu ve faturasını sadece ücretli emekçilere kestiği kemer sıkma politikalarında yıllardır bir arpa boyu yol alınamadı. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) üstün gayretlerine rağmen resmi enflasyonda kayda değer bir gerileme söz konusu değil. Enflasyon düşmüyor ama işçinin, kamu emekçisinin ve emeklilerin ücretleri enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında erimeye devam ediyor.
2026 yılının ilk beş ayı, kağıt üzerindeki ücret ve maaş artışlarının hayatın gerçekleri karşısında nasıl hızla hükmünü yitirdiğini gösteriyor. Yılın başından bu yana yaşanan enflasyon ve hayat pahalılığı, toplumun tüm kesimlerinin satın alma gücünü adeta sessiz birer vergi gibi düzenli olarak eritti.
Yılın ilk beş ayında satın alma gücü açısından asgari ücret 4 bin 663; en düşük memur maaşı 10 bin 273; işçi emeklisi aylığı 3 bin 322 lira eridi. Ocak ayında açlık sınırı 31 bin 223 lirayken, mayısta 35 bin 174 liraya çıktı. Ücret ve maaşlar bir taraftan mum gibi erirken, diğer taraftan açlık ve yoksulluk sınırı ile olan makas belirgin şekilde açılmaya başladı. Rakamların büyüklüğü ne olursa olsun, cüzdanlardan eksilen reel değerler herkesi aynı geçim çıkmazında buluşturmuş durumda.
Eskiden memurlar, beyaz yakalı çalışanlar ve işçiler arasında hem gelir hem de sosyal statü açısından belirgin farklar vardı. Ancak günümüzdeki yüksek hayat pahalılığı ve değişen geçim şartları, bu farkları hızla ortadan kaldırdı. Artık mesleği, statüsü veya ünvanı ne olursa olsun, ücret geliri ile çalışan herkes ay sonunu getirme kaygısı ve yarının ne getireceğini bilememe endişesi yaşıyor.
Günümüzün egemen iktisat ideolojisi (neoliberalizm), enflasyonun temel nedeni olarak işçinin ve memurun aldığı üç kuruşluk ücret artışlarını gösteriyor. “İşçiye zam yapmayın, enflasyon patlar” diyenler de çok iyi biliyor ki asıl patlayan tek şey, halkın yoksulluğu karşısında şirketlerin ve bankaların kârları. Mevcut sistem herkesi asgari yaşam standartlarında, yani emekçi kimliğinde eşitlemiş durumda. Geçtiğimiz yıllarda “kemer sıkma” politikalarının mucidi IMF bile enflasyonun asıl nedeninin ücret artışları olmadığını açıklamıştı.
Enflasyonun ilk beş aylık seyri, ücretlerin enflasyon arkasından koştuğu ve her ay daha da geride kaldığı bir yapıyı gösteriyor. Ücretlerdeki bu erime, sadece çalışanların yaşam standardını düşürmüyor; aynı zamanda zorunlu tüketimde gıda ve barınmanın payı da artıyor. Kamu emekçilerinin insanca yaşayacak bir ek zam alması ve asgari ücrete ara zam yapılması sadece ekonomik bir gereklilik değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor.
Yıllardır kamu emekçilerini ‘güvenceli ve ayrıcalıklı’ göstererek asgari ücretlilerin tepkisini onlara yönlendirenler ile memura ‘Sen işçi değilsin’ diye statü biçenlerin en çok korktuğu şey, ara zam ve ek zam taleplerinin birleşerek ortak bir mücadeleye dönüşmesidir.
Asgari ücretlinin ara zammı ile memurun ek zammı aynı mücadele cephesinin iki yüzüdür. İşçiler ve kamu emekçileri insanca yaşamak ve çalışmak istiyorsa, iş yerlerinden başlayarak, sendika ayrımı yapmadan, ortak talepler üzerinden birleşerek hareket etmeli; sendikal bürokrasinin tüm engelleme girişimlerine rağmen ortak bir mücadele cephesi kurulmalıdır.
Sermayenin kuşatmasını yarmanın tek yolu emekçilerin birleşik mücadelesi ve ortak direnişidir. Sınıfsal erime ortaksa kavga da, mücadele de ortaklaşmak zorundadır.
Evrensel'i Takip Et