Şifanın sınıfsal sınırı ve jeotermal yağma
Jeotermal denildiğinde çoğumuzun aklına yerli, yenilenebilir ve temiz bir enerji kaynağı gelir. Bu yanlış değildir; ama eksiktir. Çünkü bir kaynağın yerli olması, onun halk yararına kullanıldığı anlamına gelmez. Yenilenebilir olması da doğaya zarar vermeyeceği anlamına gelmez. Asıl mesele şudur: Bu kaynak kim için, hangi yöntemle ve hangi bedelle işletiliyor?
Türkiye’de jeotermal kaynakların yaklaşık yüzde 90’ı elektrik üretimine uygun olmayan, düşük ve orta sıcaklıktaki kaynaklardır. Bu sular yüzyıllardır kaplıca olarak kullanılır. Sıcak su kendiliğinden yeryüzüne çıkmış, insanlar bu sudan sağlık ve şifa için yararlanmıştır. Kaplıcalar yüzyıllardır halkın ortak kullanım alanlarıydı. Kamunun elindeyken bölge halkı da dışarıdan gelenler de düşük bedellerle bu olanaktan yararlanabiliyordu.
Amasya’daki Terziköy Kaplıcaları benim çocukluk anılarımda özel bir yer tutar. Erkekler için ayrı, kadınlar için ayrı havuz vardı. Suyun sıcaklığı 37-39.5 derece arasında değişirdi. Bugünün parasıyla en fazla 50 lira verip saatlerce havuzun ve hamamın keyfini çıkarırdınız. Üstelik burası yeni keşfedilmiş bir kaynak değildi. Roma döneminden beri yöre insanının yararlandığı bir kaplıcaydı. Arkeolojik kazılar, Terziköy’ün Roma hamamı geleneğiyle bağını ortaya koyuyor. Yani karşımızda yalnızca sıcak su değil, tarihsel bir halk sağlığı mirası var. Bu miras ülkenin birçok yerinde karşımıza çıkar.
Ne zaman ki “termal turizm” moda oldu, halkın ortak varlığı olan kaplıcalar çok yıldızlı otellerin gelir kapısına dönüştü. Dün köylünün, emekçinin, emeklinin girebildiği kaplıcalara bugün ancak parası olan girebiliyor. Sıcak su aynı sıcak su; değişen, mülkiyet ilişkisi ve işletme anlayışı. Halkın hakkı olan kaynak piyasanın malına çevrilince, şifa da sınıfsal hale geliyor.
Kaplıca suları yalnızca insanlara değil, çevresindeki doğaya da hayat veriyordu. Su kendi yolunu bulup akarken, kimyasal özelliklerine uygun bitki örtüsü oluşturmuştu. Binlerce yılda kendi habitatını yaratmıştı. Civardaki çiftçiler bu sudan nasıl yararlanılacağını, nasıl kullanılacağını yüzyılların deneyimiyle bilirdi.
Bugün ise düşük ve orta sıcaklıklı kaynaklar termal turizmle halktan koparılırken, yüksek sıcaklıklı kaynaklar da elektrik üretimi adı altında şirketlere teslim ediliyor. İkisinde de ortak sorun aynıdır: Halkın ortak varlığı olan kaynak, sermayenin kâr alanına dönüştürülmektedir.
Yüksek sıcaklıklı jeotermal akışkanlar; içerdikleri bor, arsenik, hidrojen sülfür, yüksek tuzluluk ve başka kirleticiler nedeniyle kontrolsüz biçimde çevreye bırakıldığında ciddidir doğa tahribatı yaratır. Sorun jeotermal akışkanın varlığı değil; bu akışkanın kapalı devreyle geri basılmayıp toprağa, dereye, havaya bırakılmasıdır. Germencik’ten Kızıldere’ye, Alaşehir’den Salavatlı’ya kadar Batı Anadolu’daki birçok jeotermal sahada bor ve arsenik riski bilinmektedir.
Evrensel’de Özer Akdemir’in yıllardır yaptığı haberler de gösteriyor ki, bu mesele yalnızca elektrik üretimi meselesi değildir; incir bahçesinin, zeytinliğin, suyun ve köylünün yaşam meselesidir. Tesislerin çevresindeki tarım arazileri, zeytinlikler, incir bahçeleri ve su kaynakları üzerindeki yıkıcı etki birçok kez haber konusu olmuştur.
Reenjeksiyon maliyeti artırır. Bu doğrudur. Ama yalnızca elektrik birim fiyatına bakarsanız doğrudur. Çiftçinin tarlasına, köylünün suyuna, doğanın geleceğine baktığınızda tablo değişir. Reenjeksiyon kuyunun ömrünü uzatır, rezervuarı korur, toprağın ve suyun kirlenmesini önler. Akışkanın yalnızca ısısı alınır, sonra geldiği yere geri gönderilir.
Peki, özel sektör ne yapıyor?
Maliyeti düşürmek için çoğu kez akışkanı havaya, dereye, toprağa bırakıyor. Bor, arsenik, hidrojen sülfür, tuzluluk ve başka kirleticiler çevreye yayıldığında bunun faturasını santral sahibi ödemiyor. Çiftçi ödüyor, halk ödüyor, ülke ödüyor. İşte buna toplumsal maliyet denir. Sermaye kendi kârını alır, zararı topluma bırakır.
Bu nedenle jeotermalde temel sorun yalnızca teknik değildir; sınıfsal ve politiktir. Enerji üretimi birkaç şirketin kısa vadeli kazanç hesabına bırakılamaz. Jeotermal kaynaklar halkın ortak varlığıdır. Öyleyse kamusal mülkiyetle ve bölge halkının da söz sahibi olduğu, sıkı denetimle ve çevreyi koruyan yöntemlerle işletilmelidir. Reenjeksiyon tartışma konusu değil, zorunluluk olmalıdır.
Terziköy’den Pamukkale’ye, Yalova’dan Bursa’ya kadar Anadolu’nun sıcak suları bize aynı şeyi söylüyor: Bu kaynaklar şirketlerin değil, halkındır. Doğaya bırakılan her zehirli akışkan yalnızca toprağı değil, gelecek kuşakların hakkını da kirletir.
Evrensel'i Takip Et