6 Haziran 2026 00:10

Devletin feodalleşmesi

Tarihsel süreçte siyasal sistemlerin oluşumuna baktığımızda, çok gerilere gitmeden, geçmişin feodal yapılarından günümüzün ulus devlet yapılarına geçildiği görülür.

Değerli okurlar, önce şu feodal yapılanmaya bir bakalım ve sistemin işleyişini görelim. Kalıntıları günümüzün Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bazı yerlerde öz yapısını yitirmiş olarak görülen toprak ağası feodal bey/ağa tipi yapılanmalar geçmişin feodal yapılanmasının tarihin silemediği kırıntılarıdır. Böylesi yapılanmada yegane servet kaynağı olan toprak mülkiyeti ağaya aittir. Ağanın silahlı muhafızları vardır. Toplumda oluşabilecek tüm sorunlara ve davalara bizzat ağa bakar ve karar verir. Kısacası, servet sahibi olarak toprak sahibi olan ağa, aynı zamanda yasama, yürütme ve yargısal erklere olduğu kadar, silah gücüne de haiz olarak günümüzün devlet yapısını andırır. Biraz zorlamayla, teoride bu yapılanmaya “mülk-devlet” adı verilir. Sinema tarihinde önemli yer tutan ünlü Züğürt Ağa filmi tam da geçmişin feodal ağasının sembolü olarak kabul edilebilir.

Günümüz devlet yapılanması ise, kökleri 1600’lü yıllara dayanan, mülk sahibi olmayan, fakat bağımsız yasama yürütme ve yargı erklerinin oluşturduğu siyasi yönetim sistemidir. Tarihsel süreçte devlet yapılanmasını mülk sahipleri burjuva sınıfının oluşturduğu görüşüne dayalı olarak günümüz devlet yapılanmasına burjuva devlet yapılanması adı da verilebilir. Günümüz devlet yapılanmasının geçmişin feodal yapılanmasından birinci ve en önemli farkı mülk sahibi olmamasıdır. Ondan dolayı, günümüz devlet yapılanması mülk devlet olarak değil, “vergi devleti” olarak tanımlanır. Zira kamusal hizmetlerin görülebilmesi için gerekli kaynaklar vergi yoluyla sağlanır. Günümüz yapılanmasının geçmişin feodal yapılanmasında ikinci önemli farkı ve özelliği de, yasama, yürütme ve yargı organlarının da yasalarla sınırlı çerçevede bağımsız ve birbirlerine karşı sorumlulukları olan kurumlar olarak çalışmasıdır. Günümüzün parçalı ve birbirine karşı sorumlu organlardan oluşan devlet yapısı hem vatandaş, hem de sermaye için çok önemli garanti anahtarlarıdır. Böylece kurulan şeffaf ve objektif yönetim sistemi, sadece halk temsilcisi niteliğindeki parlamentoda kabul edilen yasalarla sınırlı olarak topluma hizmet sunan tarafsız organlar olarak görülür. Açıktır ki, büyük ve güçlü sermaye gruplarının kamusal kararlarda etkili olması ideal demokratik yönetime vurulan çok önemli darbe olmakla beraber, sermayenin oluşturduğu bu güç çoğu durumlarda “kamusal yarar” ya da “kalkınma amacı” gibi pembe şekerlerle topluma yutturulabilmektedir. Ancak, büyük sermaye ne denli güçlü olursa olsun, sistemin korunabilmesi amacıyla devlet yönetiminde bazı temel ilkelerin uygulanır olması güçlü sermaye dışı kesimlere de kısmen rahatlık sağlayabilmektedir.

Şimdi gelelim, ülkemizin harika hukuk oyuncularının, anlık makam ya da sair çıkarları uğruna ülkeyi sürüklediği duruma! Evet, görünürde, hatta Anayasa’da yazdığı gibi, bir devlet, hem de laik, sosyal nitelikli bir devlet yapılanması vardır. Laikliği ve sosyal niteliği bir tarafa bırakalım, önce şu devlet yapılanmasına bir bakalım. Ben hukukçu değilim, fakat bunları yazarken çok utandığıma göre, gerçek hukukçu dostlarımızın nasıl bir haletiruhiye ile günlük yaşamlarını sürdürmekte olduklarını anlayabilmiş değilim! Biraz karmaşık olduğu için, devlet yapılanmasında mülkiyet meselesini ikinci aşamaya bırakalım. Bu durumda, işimiz fevkalde kolaylaşmaktadır. Şöyle ki, yürütme ve yargı araçsallaştırılarak siyasi liderin emrinde olduğu sürece toplumun tepesinde iki önemli Demokles Kılıcı sarkıyor demektir; devlet başkanı her istediğini hiçbir kurala uymadan ya da kendi tanzim ettiği ve tanımladığı kuralla yapabilir. Bu yapılanmada devlet başkanı hemen hemen hiçbir denetime tabi olmadan her istediğini belirleyebilir ve emredebilir. Anayasa var, fakat direktife göre davranılıyor, çeşitli yargı organları var, fakat istenildiği şekilde davranışa sürükleniyor ise, mülkiyet sistemi dışında günümüz devlet yapılanması feodal sistem yapılanmasına dönüşmüş demektir.

Devlet ve mülkiyet yapılanmasına baktığımızda, bu alanı da neoliberal politikalarla uluslararası sermaye hareketleri, ulusal devlet yapılarını fark edilemez şekilde dönüştürerek yapılandırıyor. 1980’ler ve 1990’larda hakim olan “Washington Uzlaşması” günümüzde neredeyse yok olmakta ve yerini Biden zamanında başlatılan “Refah için Indo-Pasifik Ekonomik Örgütlenme” yapılanmasına bırakmaktadır. Şimdilerde de İngiltere’deki ünlü Londra İktisat Okulu mensubu üç akademisyenin öncülüğünde, bu kez de Londra Uzlaşması (The London Consensus) devreye sokulmaktadır. Son iki uzlaşmanın sonuçları henüz net olarak ortaya çıkmadığı için kesin bir şey söylenemez olmakla beraber, uzun anlatıma girmeden şu kadarını söylemekle yetineyim ki, güçlü uluslararası sermaye gittiği özellikle çevresel ekonomilerde devlet erkinin yüzünü ulusal yarardan uluslararası sermaye yararına döndürmeye eğilimlidir. Nitekim, devleti arkasına alarak tüm halkımızı büyük bir finansal borca boğmuş olan yap-işlet-devret ya da kamu-özel ortaklığı projeleri, bu tür uluslararası sermayenin emperyalist-emici vantuzlarını nazik politikalarla(!) ulusal devletler kanalı ile ülkelerin kılcal damarlarına soktukları anlaşılmaktadır.

Şimdi, bir gazete boyutunu aşan yazının muradına gelecek olursak; çağımız devlet yapılanmaları kimi siyasilerin hırs ve kaprislerine kapılarak tarihin derinliklerinden süzülerek gelen kadim devlet yapılanmasını bir yana bırakır, icrayı, özellikle de yargıyı siyasallaştırarak emrine alırsa, o ülkede hak ve özgürlüklerden söz edilemez, ekonomik refah sağlanamaz, hatta ulusun uluslararası alanda itibarı sarsılır, parası ve pasaportu değersizleşmeye yüz tutar. Şimdi soralım: Neden bir ülkede devlet yapıları adeta gerileyerek feodal yapılanmaya dönüşmektedir? Çünkü, küresel emperyalist ağlar artık bağımsız ve özgür ulus ve ulusal devlet yapılanmaları değil, güçlü merkezlere sermaye ağlarıyla bağlanmış yarı-otonom devlet görüntüsündeki yapılanmalara gereksinme duymakta ve çevreyi öylece şekillendirmektedir. Bu durumda, devlet görüntülü çevresel siyasi yapılar, iç-yönetime mutlak hakim, dış ilişkide ise bağımlı dokulara dönüşür. İkinci durum birinci koşulu oluşturur. Güçlü merkezi devletlere yarar doğrultusunda oluşan çevresel bağımlılığın içe-topluma suhuletle yansıtılabilmesi için iç devlet yapılanması giderek feodalleşerek otoriterleşme eğilimine zorlanır.

O nedenle, siyasi tercihlerimizi derin maziye sahip devlet yapılanmasının akılcı fertleri olarak iyi düşünüp, ona göre yapmalıyız, kendi devletimizi yaratmalıyız!

İzzettin Önder

Devletin feodalleşmesi
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et