6 Haziran 2026 00:10

Gazetemizde bu köşeyi yazmaya başladığımda adına "Geniş Zaman" demiştik. Geniş zamanda okunacak, bir ucu edebiyattan, sinemadan, sanattan geçen, hayata dair yazılar olsun istemiştik. Bu kadar dar ve zor zamanlar beklemiyorduk. Konular seneler içinde seçim stratejileri, politik psikoloji, davalar, kavgalar arasına sıkışmaya başladı. " İnsan kendisiyle, zamanla, hayatla ve insanlarla barışık olunca ancak görebiliyor yol kenarında biten papatyaları." Yazmıştım bir Pazar günü, neredeyse on sene olacak. O barış halinden uzaklaştıkça uzaklaştık.

Kendi kalemizi korumak da bütünleşik savunmanın bir parçasıydı oysa. -Burada yazar özeleştiri yapmakta.-

Yazan insanın, yazdığından fazlası yazmayı hayal ettikleridir belki de. AI çıktı geldi bir anda. Biri yılda 200 roman yazıp koymuş bir siteye, indirip okuyor insanlar. Bir roman en az bir bazen yirmi senesini alır bir insanın oysa. Yaşadıklarıyla pişerek hazırlanır okuruna. Kapitalist sistemde ai işimizi elimizden alacak tartışmalarına ai edebiyatı da bitirecek mi endişesi hasıl oluyordu. Esperanto'yu bilir misiniz? 1887'de Polonyalı doktor Zamenhof tarafından icat edilen, tarafsız, kolay öğrenilen, uluslararası bir dil. İnsanlar arası iletişimi kolaylaştırmak için ortaya çıkarılmış. Dil öğreten uygulamalarda bile var. Adı "ümit eden" anlamına gelen Esperanto dilini konuşan 100.000 kişi var ama milyonlarca insan bir anda çeviri uygulaması indirebiliyor. Dilden yana öğrenme hevesinde, yazmada, okumada, yeni kelime üretmekte sığlaşacak mıyız? Yankı odasında her geçen gün çiğleşecek miyiz?

Can dostum Yeşer Sarıyıldız’ın ilk öykü kitabı Çınlayanlar’da yapay zeka ile geleceğin nasıl olacağına dair öyküler var. Distopik öyküler diye geçse de fütüristik daha doğru bir tanım gibi geliyor. Terra Ptorokolü isimli öyküde uluslararası örgütlerin kriz yönetememesi üzerine duruma el koyan yapay zekayla yüzleşiyoruz. Ve okurken yaşanması o kadar olası bir vaziyetin içinde buluyoruz ki kendimizi bir diğer öyküdeki HumaRo Sözleşmesi’nin ilk maddesi olan “İnsan-Robot Eşitliği” sanki ilk BM oturumunda gündeme gelecekmiş gibi hissettiriyor.  Melael’in Fısıltıları isimli öyküde bir oyunun içinde “kulaklık, duygusal zırh, seçici bilinç…” gibi ekipmanlar ile seviye geçmeye çalışan kadında aslında kendimizi görüyoruz. Yaşıyoruz bunu, bir simülasyonda fısıltı canavarlarına rağmen yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Fütüristik derken yarını bile kastediyor olabiliriz artık. Dünya buraya bu kadar hızlı geçebilecek gibiyken öyküleri hala elimde basılı bir kitapta okuyor olmakla rahatlıyorum.

İnsanlık tarihi boyunca her teknolojik devrimin yayılımı seneler hatta nesiller aldı. İlk kez bu kadar hızlı bir gelişme var ne olacak derken bir haber gördüm: yapay zekâ projelerinin %95'i başarısız oluyormuş. Hıza uyum sağlayamadık ve bu sanki olması beklenendi. Ahir ömrümde biraz daha özlediğim gibi yaşayabilme şansım var diye düşünürken şu son bir ayda evime giren kitaplarla iyice toparlandım.

Söz uçar yazı kalır derdik ya, işte dijitalde de bir şeyler bant daraltması, site kapatılması, erişime engellenmesi vs uçabilirken kitaplıkta bir kitap yangın çıkmadığı sürece bizimle kalıyor.

Bir yere köklenmiş olsa da farklı coğrafyalara sürüklenmişlerin hislerini bu durumu yaşayanlar bilir. Şu İstanbul'un her yaşta hafızamıza bıraktığı anıları, tatları, kokuları içinde yaşayanlar bilir. Muktedirin dayattığı yaşam şeklinin toplumsal bir ahlaka ve baskıya dönüştüğü şu dönemde, kendini aramak gibi zorlu bir yolculuğun ne kadar çok şeye rağmen olduğunu da hepimiz biliriz. Yasemin Özek bir roman yazmış: İstanbul Limonatası. İstanbul'un bir zamanlar Şişli'sinde, Rumeli Caddesi, Teşvikiyesi'nde elimizden tutup gezdiriyor Dario'nun çocukluğuyla bir  Adalar'a götürüyor, Beyoğlu'nu hatırlatıyor, 70'lerden bu yana anlatımıyla bir daha aşık ettiriyor, Dario'nun kendini yeniden inşa çabasında. Yapay zekâ yapamazdı çünkü rendelenen limon kabuğunun kimi insana İstanbul kokacağını bilemez. Kitap "Sevgili Moshe Aelyon'un hayata dair anlattıklarından esinlenilmiştir." diye başlıyor. İnsandan insana geçen duygudan ortaya çıkan roman ile yapay zekadan alabildiğimiz yanıt kıyaslanamaz. Ve bir kadın yazıyor Dario'yu. İnsanın algısının, yeteneğinin büyüklüğünü ortaya koyuyor. Kitaplığıma elle tutulur bir İstanbul kent hafızası atlası daha yerleşince içime huzur doldu.

Bu yıllarda öyle çok "Yalnız değildir." cümlesi kurduk ki cümlenin kendisi yalnızlık koktu. Öyle çok "Unutmayacağız." dedik ki hatırlatmak tam zamanlı bir iş oldu.

"Ali'mizdi, korkmazdı. On dokuz yaşındaydı.

Bu cinayet burada işlendi.

Cinayetlerin en zalimiydi; otuz sekiz gün sürdü.

Senin, onun, benim yaşadığımız yerde,

bize uzak değil."

Hakan İşcen, Elli, Beşibiyerde: Seçme Şiirler kitabı var elimde. Şiir, insanlığın en şık hafızası belki de. Kitaptaki şiirlerde yaşadığımız pandemiden Filistin'e dünyanın yaşadıkları, yüreğimiz kurumasın diye kaybettiklerimizin hatırası, direndiğimiz her alan ve bizi hayatta tutan aşk var. Elli yaşa kadar dünyayı kavrayışın mil taşları hepimiz için tanıdık yerlerden geçiyor.

"...

Yapacak bir iş yok deme

rüzgarın ıslığından listeler yap,

anılarınla sula göğsündeki menekşeleri

bırak koparsın fırtınalar: üzülme

ben yeniden ekerim.

sen seyreyle masmavi gökyüzünü

üzerinden kuşlar geçecek."

Bazen kaldığımız yerden devam edebilmek için bir şairin "üzülme" demesine gerçekten ihtiyaç oluyor.

Google ayarlarıyla oynanıyor, bazı siteler artık hiç yok bazısına erişilmiyor. Kadeş antlaşması maddeleri her yerde aynı yazıyor ama dünkü tarihi kim nasıl yazacak, seneye nasıl okunacak bilemiyoruz. Ahmet Şık "Ayna-Heli" kitabında Kürt Meselesi'ni Osmanlı'dan bu yana olabilecek en yalın dille anlatmış. Sadece Kürt Meselesi değil, ülkenin yakın geçmişinin de her bir önemli olayı var kitapta. Yön Dergisi'nden Kawa'ya, Çiller'den Azerbaycan Darbe Girişimi'ne, Rahip Santoro'dan Habur Krizi'ne. Yakın tarihe geldiğinizde her sayfada "Evet biz neler yaşadık gerçekten" diyeceğimiz 600 sayfalık özet. Aynayı camdan ayıran arkasındaki sır. "O yüzleşme aynasına ihtiyacımız var. Korkmadan yüzleşebilmeye. Kendini sayıp seven, ötekini kucaklayan bir yüzleşmenin zayıflık değil, güç olduğunu bilerek yüzleşelim ki sır kalksın. Sır kalksın ki ayna parlasın. Yoksa cam kırılacak." diyor önsözünde.

Kitaplığımda artık olanı olduğu gibi gösteren bir ayna olduğunu bilmenin rahatlığı var içimde. Her kitaplıkta da olması gereken bir tarihçe.

Her gün haksız tutuklulukları izliyoruz. Nasıl geçer cezaevinde günler diye düşündükçe daralıyor ruhumuz. Herkes kendini hazır etmeye çalışıyor aslında bilinçaltında. Bu coğrafyada her canlı bir gün elbet tadacaktır tutukluluğu. Cesaret korkunun üzerine gitmek. Ercüment Akdeniz son kitabını cezaevinde yazmış. Uzun zamandır dalıp gittiği yerin kardeşi Erduran'ı, Boro'yu yazma isteği olduğunu keşfetmesinin sonucu, beklenmedik şekilde kitabın cezaevinde ortaya çıkışı... "Kanatlarını Göçte Bırakanlar, Kardeşim Boro" Ercüment Akdeniz'in kardeşi nezdinde Varto, Muş, Gebze, İskenderun, Romanya, Almanya göçün hikayesinde emek sömürüsü olanca açıklığıyla yer buluyor. Ve her bölüm başında bize Silivri'nin kuşları eşlik ediyor. Serçeler, martılar, leylekler. Dört duvar arasında dahi serçeleri farelerden korumaya çalışan bir yüreğiniz varsa cesaret buram buram insan kokuyor.

Kitabı okurken, aklıma Tom Sawyer'e verilen duvar boyama cezasını nasıl cazip kıldığı geldi. Siz Akdeniz'i tutsak etmediniz, bize bu kitabı yazabilmesini sağladınız, dedim kendi kendime.

Bir de Melike İlgün’ün Hep Eksik romanı var artık kitaplığımda. İlgün’ün bir sırrı var, bugünü öyle bir anlatıyor ki kendimizi bulmamak imkânsız. Sonra o bugünün içinde hissettirmeden açtığı sayfada geçmiş hatırlatıyor bize. Genetiğimizde hikayelerin de aktarımı var neticede. Kendimizi kanıtlama arzumuz en tanıdık haliyle çıkıyor karşımıza. Benim neslim için hele, 90'lara denk gelen tüm anılar burun sızlatarak, gülümseterek geçiyor gözlerimizin önünden. Kendi film şeridimize geçiyoruz zaman zaman, hafızamız tazeleniyor. Mutluluğu herkes farklı tasvir eder bunu bilirim ama yanlış yerde aramanın nelere mal olabileceğini idrak ediyorum okurken. İnsan tamamlanmak için en az bir çocukluk hayalini gerçekleştirmeli diye bir makale okuduğumdan beri çıkmaz bu cümle aklımdan. Tamamlanmak dediğimiz nedir üzerine sorgulara yanıt bir roman, hem de sınıfsal olanından. İnsan sınıfına aittir ve tüm duyguları en çok orada hakikidir.

Ve en sonuncusu; annesinin tabiriyle “Herkesin omzuna konmuş bir kelebekti o”. Hakan Tosun'un tevazuyla yaşadığı hayatının hoyratça çalınması ardından şiirlerini kitaplaştırdı dostları ve ailesi. Davası sürüyor Tosun'un. Böyle bir kıyıda köşede can alıp yürüyüp gitmek kimi ne kadar tanıdığında doğru orantıda kolay sanıyorlardı. O canın bu dünyadaki karşılığını düşünmeden. Hakan Tosun her ekoloji mücadelesinin, hak mücadelesinin kayda geçireni, arşivini herkese açan, karşılık dahi beklemeyen bir aktivist, nadir bulunur güzellikte bir insan. Meğer iyi de bir şairmiş, hayatına yaydığı o tevazunun gölgesinde bilememişiz. Şiirlerinde aşk da var özlem de, dün de var yarın da -o göremese de- günümüz kelimelerini nasıl da yakıştırmış kimi şiiirine. Öyle cesur yazmış ki okurken şaşıyor insan şu coğrafyada bu yıllarda yazıldığına.

Bir otobüs yolculuğunun şiirini yazmış mesela, zaman aşımı düşleri yazmış. Bir şiirin adını vereceğim yalnızca, merakınızı cezbederse kitap rafınızda yerini alır umuduyla. "Beklemek, Muayyen Gününde Sevişmesi Gibidir Kadının"

Bu yazı içinse şu satırları seçtim:

"...

Ve yalnızlık

Tanrıya kaldı yine

Ukala bir gülümseme

Kibirli bakışlar altında

Sefasını "O"

cefasını biz sürdük."

 

Bu hafta bir yola girdiğimdeki hedefi kendime hatırlatmak istedim ve yalnızca kitaplardan bahsettim. Geniş zamanlarda yer bulacak yazılar yazabilmek hayalimdi.

Buraya kadar okuyan herkese, hayalime sahip çıkmak adına şu çabamda bana eşik ettiği için teşekkür ederim.

Edebiyatımıza iyi bakalım dilerim.

Bizi hala en iyi okumak aydınlatıyor.

Ayşen Şahin

Dar olan zamanlarda geniş bakma arzusu
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et