5 Haziran 2026 00:08

İdealist Alman Filozofu Hegel devleti aklın yeryüzünde somutlanmış hali, en mükemmel biçimi olarak görüyordu. Marx, devleti sınıflara bölünmüş toplumun içinden çıkan ve egemen sınıfın çıkarlarını savunan ve toplumun üzerinde konumlanan bir aygıt olarak tanımladı ve onu doğru bir biçimde tarif etti. İşin akılla, mantıkla ilgili bir yanı yoktu ve meselenin özü bütünüyle sınıflı toplumların kendi gerçekliğinde yatıyordu. İşte bu devletin “aklı” kime, kimlere karşıt olduğu konusunda hiç şaşmaz. Greve çıkan işçi, hakkını arayan emekçi, suyunu, ormanını, toprağını savunmak isteyen yerel halk onu “güvenlik gücüne” bürünmüş hali ile hep karşısında bulur. Açıkçası burjuva toplumlarının güncel devleti ve onun aklı sermayenin kolektif bilinci olarak ve çıkarlarının temsilcisi olarak işçi ve emekçi halkın karşısında konumlanır. Hükümetler de devlet denilen bu aygıtın yürütme komitesi olarak egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ederler. Düzen partileri de bu yürütmeye talip olarak faaliyetlerini sürdürür. Devletin özü sınıf egemenliği iken biçimi, demokrasi, faşizm, meşruti monarşi vb. gibi değişebilir.

Son zamanlarda bizde de bir ‘devlet aklı’ tartışması sürdürülüyor. Bir devlet aklının olduğunu söyleyenlerin meseleyi getirip bağladıkları yer, güncel politik gelişmeler sonrası CHP’nin seçilmiş yönetimine karşı verilen ‘mutlak butlan’ kararının onaylanması ve savunulması. Onlara göre bu, devlet kararı ve bu nedenle tüm itirazlar geçersiz ve durumun kabullenilmesi gerekiyor. Bu durumda doğal olarak şu sorunun sorulması ve yanıtlanması gerekiyor: Saray’da oturan ‘adamın’ bütün bu işlerin böyle gerçekleşmesi dışında bir isteği var mı? Bu soruya politikayı yakından takip eden hemen herkesin dürüstçe vereceği yanıt ‘yoktur’ olacaktır.

Eğer durum buysa buradan çıkan temel gerçek, bugün devlet denilen aygıtın bütünüyle Saray’ın kontrolüne ve yönetimine girdiği, bunun dışında bağımsız hareket edebilen bir devlet mekanizmasının olmadığıdır.

İşte bu sistem adım adım demokratik kazanımları, kısıtlı da olsa hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelmişse artık orada bir tek adam yönetiminden, bir Saray rejiminden söz etmek olanaklı hale gelir. Hükümet devletleşmiş, devlet bütünüyle politikanın emrine girmiştir. Bu durumda artık ‘devlet aklı’ Saray aklıdır ve tüm sistem adamın iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağımlı hale gelmiştir.

Tek adam denildiğinde herhalde politik sorunlarla yakından ilgilenen hiç kimse onun gerçekten tek başına bütün işleri çekip çevirdiğini, olağanüstü güçlere sahip olduğunu düşünmüyordur. O sonuçta büyük sermayenin önemli bir bölümünün, tarikat ve cemaatlerin, halkın bir bölümünün desteği ve onayına sahiptir ve bu niteliği ile onları birleştiren ve bir arada tutan kişi olarak tüm gücü kendisinde merkezileştirmiştir. Uluslararası düzeydeki ‘meşruiyet’ arayışı da ABD emperyalizminin şimdiki Başkanı Trump tarafından kendisine bahşedilmiştir.

Ama dini inanışa göre almadan vermek bir tek Allah’a mahsustur! Trump da verdikleri karşılığında İsrail ile anlaşmayı dayatmakta, İbrahim Anlaşmalarına katılmayı zorlamaktadır. Dışişleri Bakanı Fidan’ın açıklamalarına bakılırsa “Bu biçim uygun değildir.” Önerdiği; anlaşmanın İslam ülkeleri tarafından yapılması, bazı şartlara uyması halinde İsrail’in buraya katılmasıdır! Yani ‘Adını değiştirelim, bir şeyler değişmiş gibi olsun, ama hiçbir şey değişmesin, içerik aynı kalsın’. İşte bütün bunlar Orta Doğu, bölge ve dünyada durumun değiştiği, ülkenin bu değişime ayak uydurmasının zorunlu olduğu masalları eşliğinde halka yutturulmaya çalışılmaktadır ve bütünüyle ‘yerli ve millidir’. Yuttuysanız afiyet olsun.

Evet dünyada pek çok şey değişmektedir. Bu değişimlerin başında güç dengelerinin değişmesi bulunmaktadır ve eski güç ilişkileri, onun kurduğu uluslararası sistem ve kurumlar işlevlerini yitirmektedirler. Ama bu durum birileri tarafından örgütlenen ve yönetilen bir süreç değildir. Kapitalist emperyalizmin gelişme yasaları hükmünü sürdürmüş, eşitsiz ve sıçramalı gelişme emperyalistler arasındaki güç dengelerini değiştirmiştir. ABD, Çin, Rusya ve AB ve onun büyük ülkelerinin içinde bulundukları durum işte bu gerçeklikten kaynaklanmaktadır. Şimdilik işin nasıl sonuçlanacağına ilişkin bir belirsizlik hakimdir.

Fakat bizim ülkemizde örgütlenmiş ve planlanmış bir süreç söz konusudur, belirsizlikten söz edilemez. Saray’da oturan adam bütün bu gelişmelerden kendisi ve üzerinde yükseldiği sistem için azami yarar sağlayacak bir biçimde faydalanmakta, kendisini devlet ve onun aklı olarak konumlandırmakta, kendisi için yakın tehdit olarak gördüğü muhalefeti etkisizleştirmeye ve parçalamaya çalışmakta, bütün bunların ülke ve devlet için gerekli ve zorunlu olduğunu ilan etmektedir. Buradan bakıldığında evet bir akıl vardır ve bu akıl onun ve kurduğu bu sistemin aklıdır! Burada bir belirsizlik, bir karışıklık yoktur.

Peki Saray’daki hesap çarşıya uyar mı? Zorbalıkla uydurulmaya çalışıldığını görüyoruz ve yaşıyoruz. Ama aynı zamanda buna karşı bir direnişin ve mücadelenin olduğunu, bu mücadelenin her geçen gün güçlendiğini, yaygınlaştığını ve kararlılık kazandığını da görüyoruz. Sonuçta şu oluyor: Saray’ın aklına karşı halkın aklı isyan ediyor! Halk ona senin bir aklın varsa bizim de bir aklımız, vicdanımız, sağduyumuz ve bir araya geldiğimizde karşımızda duramayacağın bir gücümüz var diyor. Dahası ne sen ve iç destekçilerin ne de dış destekçilerin gerici hesaplarınızı gerçekleştirebileceksiniz, biz bunları engellemek için sonuna kadar mücadele edeceğiz diyor.

Halkımızın bir sözü var: “Akıl akıldan üstündür” der. Bazı durumlarda da “Aklını peynir ekmekle yemiş” der. Yani akıl ve akılsızlık üzerine söz fazladır. Ama sözün bittiği, akıl sınırlarının, haddin aşıldığı bir yerdeyiz. Artık burada karşıdakinin anlayacağı dilden konuşmanın zamanıdır. İşçi ve emekçi kitleler kendi tarihlerinin de pek çok kez gösterdiği gibi kendi usullerince konuşmaya başladıklarında karşıdakinin aklı da, kurduğu mekanizma da yerle bir olacaktır.

Ahmet Yaşaroğlu

Bu akıl kimin?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et