Devlet Aklı: Koç’un Sabancı’nın Beşli Çete’nin aklı
CHP Kayyımı Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan yardımcılığına getirdiği Bülent Kuşoğlu’nun Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda kullandığı ‘devlet aklı’ tanımı ilk kez kullanılmış olmasa da içinden geçtiğimiz ‘akıl almaz’ süreci anlamlandırma gayretinin eşlik ettiği tartışmaya yol açtı.
’90’lı yılların ortalarında Susurluk’ta bir mafya lideri, bir milletvekili ve eski bir emniyet müdürünün öldüğü trafik kazası o zamanlar ‘derin devlet’ olarak tanımlanan soyut ve gizemli yapının bileşenlerini alenileştirmişti. Görünür mevkilerinde Çiller, genelkurmay başkanı, Mehmet Ağar’ın bulunduğu ama ‘Yeşil’in ve Beyaz Torosların simgelediği, özel timin, JİTEM’in, yasal olmayan paramiliter yapılanmaların bulunduğu devletin yasa dışı faaliyetlerinin deşifre edilmesinde Susurluk önemli bir milattı.
Susurluk kazası günlerce süren halk eylemlerine yol açtı. Kontrol edilemez ve hazmedilemez hale gelen güç yığınağından bağırsaklarını temizlemeye çalışan devletin de işine geldi bu milat. Teröre karşı oluşturulan resmi olmayan ‘güvenlik aparatları’nın sorumlularından gelen itiraflar, faş olan gerçekler sayesinde Türkiye yeni bir eşikteydi.
Cumhurbaşkanı, yardımcıları, kritik bakanlıklar, başbakan, kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanı tarafından alınan tavsiye kararları ile yönetilen Türkiye’nin ‘temiz’ devlet aklı; güvenlik, ekonomi ve dış ilişkilere kadar her konuda izlenecek genel hattı çiziyordu. Sonrası malum. Erdoğan yönetimi süreç içinde ordu içinde başlattığı operasyonlar ile genelkurmay başkanını bakanlığa, bakanları kendisine bağlayıp başbakanlık mevkisini de ortadan kaldırdığı tekelleşmiş iradenin sahibi haline geldi. MİT, hükümetin emrinde operasyonel bir güce dönüşürken devlet de şirketleşti. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra devletin kendisi de tekelleşti. Bugün devlet aklı denen şey bu tekelleşmiş gücün fonksiyonudur.
Tekelleşmenin tek başına Erdoğan’ın koltuk hırsıyla ve iktidarını koruma hırsıyla açıklanması doğru olmaz. Yaşanan süreç onun şahsında en elverişli yürütücüyü bulmuş veya daha iyi bir deyimle onun müsait yeteneklerini şekillendirmiştir. ’90’ların tekinsiz iklimini ve onun simgelerini hatırlatarak seçim kazanmaya çalışan Erdoğan olmazsa, halkın kaosa teslim olacağı propagandası yapan AKP elitleri milli güvenlik, devletin bekası, kırmızı çizgiler, ortak iç ve dış düşmanlar, şimdilerde de iç cephe dış cephe retoriğiyle ördükleri kalkanın semeresini bir hayli aldılar.
Bu siyasetin karşı cephesi olarak görünen ve devletin kurucu partisi olmakla övünen CHP’nin Erdoğan iktidarına taşıdığı su, kutsal devlet mitini yeniden üretmekten başka bir şeye yaramadı. CHP eski bir deyimle iktidarın ‘Koltuk değneği olma’ misyonunu üstlendi, en kritik zamanlarda ‘Yeni Kapı’nın cümle kapısına koştu. Sonuçta iç ve dış siyasette ‘Başka bir yol yok’ noktasında birleştikleri için değerleri ve kültürel kodları üzerinden kutuplaştırılmış ancak son tahlilde apolitize edilmiş bir toplumun oluşmasını el birliğiyle sağladılar. Tekelleşmiş rejimden hak ettiği payı alamamaktan mustarip ve öfkeli Kılıçdaroğlu’nun varlığı sayesinde demokratik, onunla girilen söz dalaşlarını sandıkta yenilgiye uğratmak suretiyle meşruiyet kazanan iktidar, ana muhalefet sayesinde devlet aklı denen şeyin yasal temsiliyetini üstlendi.
Aynı refleksle butlan kayyımı olarak atanmayı Kılıçdaroğlu ve ekibi devlet aklının tercihi olarak görüyor. Kuşoğlu devlet aklının temiz olması gerekiyor, arkasında başka akıllar olmaması lazım diye şerh koşuyor.
Başka bir akıl ya da güdü çoktan var zaten. AKP iktidarıyla başlayıp Saray rejimi boyunca daha büyük olanaklar elde ederek büyüyüp semirmiş, çoktan beri Misakımilli’ye sığmayan Türkiye burjuvazisinin bölgede ve dünyada nüfuz ve sömürü alanları elde etmek için geliştirdiği taktiklerin siyasi ifadesinden başka bir şey değil bu akıl. O akıl, yayılma alanlarındaki rakipleriyle dalaşmayı dış cephe, nüfusun topyekûn iktidarın arkasında olması ihtiyacını ise iç cephe olarak adlandırıyor; süper zenginlerin, tekellerin sermaye birikimini bu ülkede yaşayan yurttaşlar bundan hiçbir pay halde almadığı yerli ve milli dava olarak ilan ediyor.
Günümüzde her devlet, kendi niteliğini halktan gizlemek için bir dizi yönetim mekanizmasının arkasına gizlenmiş, emekçi sınıflara karşı güç uygulamaktan kaçınmayan bir sınıf aygıtıdır. Dünya devleri arasındaki rekabetin ve paylaşımın bir varlık yokluk davası haline geldiği bu çağda, yasa kural-kayıt tanımaz saldırganlığın iç siyasetteki yankısı da karşı çıkışlara karşı yıldırma siyasetinin öncelikli hale gelmesi. Meşruiyetini Trump’tan yüklü ticaret karşılığında satın alan iktidarın, ‘yurtta güç cihanda güç’ peşinde koşarken üzerindeki ‘hak, hukuk, adalet’ gibi kavramsal yükleri sırtından atmaya çalışması bu sermaye aklının marifetidir. Rahmi Koç’un, beşli ve çoklu çetenin beyanıyla iktidarın pratiği aynıdır. Bilindiği gibi bu kavramları en çok kullanan da vaktiyle Kılıçdaroğlu idi.
Halkın bir aklı olduğunu yok sayan devletin müstesna bir aklı olduğu kozunu kullanmak bir mistifikasyondan medet ummak anlamına gelir. Emekten yana partileri, bu devlet aklının dışladığı ama aklın ta kendisi olmak isteyen bir dizi başka parti ve daha önemlisi halk dinamiğini karşısına alan butlan pratiği tekelci devlet aklını sobelemiş bulunuyor. Numan Kurtulmuş 2016’da ‘Devlet aklı millet aklıyla birleşti’ diyordu ama devlet aklı hiç bu kadar gayrimilli, kral bu kadar çıplak görünmemişti.
Evrensel'i Takip Et