Devlet aklı akılsızlığı
Kavramların, görüşlerin, tarafların birbirine karıştığı, aklın ve izanın rafa kaldırılıp bağırış çağırışın öne çıktığı bugünleri iyi anlatan deyimlerden birisi: “At izi it izine karıştı”. At ya da köpeklere dönük bir aşağılama içermeyen bu deyim, avcılık ve kırsal yaşamda, birbirine karışması nedeniyle iz sürmenin zorlaştığı koşulları anlatır.
Ama neyse ki, Türkiye düzen siyasetinin elinde her türlü karmaşayı çözeceği varsayılan, sorgulanamaz, kutsal ve biraz da bilinemez bir araç var: “Devlet aklı”.
Mutlak butlan kararıyla yeniden göreve gelen ve Kılıçdaroğlu’nun MYK’sına İdari ve Mali İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak giren Bülent Kuşoğlu’nun içinden geçtiğimiz süreci “devlet aklı” ile açıklaması Bahçeli’den sık sık duyduğumuz, Erdoğan’ın ise “beka” ile ikame ettiği bu kavramı yeniden gündeme getirdi.
DYP ve Demokrat Parti gibi merkez sağ partilerle siyasete girip Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı ile CHP’ye devşirildiği için Kuşoğlu’nun, Türkiye sağının muhafazakâr “devlet aklı” ve bekası söylemini benimsemesi normal. Öte yandan içinden geçtiğimiz süreci; mutlak butlanla kendisine de yollar açıldığından, eleştiriler karşısındaki sıkışmışlıktan ve sağcılıktan “devlet aklı” ile açıklamasının kendisine kolaylık sağladığı söylenebilir. Ona göre, akıl sahibi devlet, Erdoğan sonrası kaosu ve karmaşık dünya konjonktürünü dikkate alarak, devletin bekası için yeni rejimin çerçevesini çiziyor. Kayyım kararı da rejime uygun bir CHP hamlesi. Röportajından anlaşılan, bu CHP, şimdikinden farklı olarak “yerli ve milli” olmalı. Dışarıda ülkesini şikâyet etmemeli, İngilizlerden yardım istememeli falan.
Kuşoğlu’nun aklı biraz karışık olmalı ki, klasik sağcılığının etkisiyle “devlet aklı”nın devleti korumasına olumluluk vehmederken, birden eski CHP genel başkan yardımcısı bir sağcı olduğunu hatırlayıp CHP “böyle bir rejime karşı son kale” diyor.
Devlet akılları
Kuşoğlu’nun aklına göre “devlet aklı” devlet bürokrasinin aklıdır. Bu akıl iyi mi, kötü mü, açıktan söylemese de olumlu bir paye biçtiği ortada.
Türkiye’nin faşist damarı da dahil muhafazakâr sağ siyaset “devlet aklı”nı günlük siyasi çıkar ve kargaşanın ötesinde, uzun vadeli çıkarları esas alan, bir tür gizli el/akıl olarak görmüş, böyle tanımlamış ve güncel siyasi tartışmalarda ileri sürmüştür. Buna göre, günümüz devleti ve devlet aklı, Türklerin yüzlerce yıllık devlet iradesinin ya da İslam’la hemhal olmuş Osmanlı devlet geleneğinin güncel bir devamıdır. Şu ya da bu kesimin değil tüm milletin çıkarlarını temsil ettiği ileri sürülen bu devlet ve aklı, tarihsel bir misyonu ve varlığı geleceğe taşımakla görevlidir. Burada, her türlü “akli” icraat, devletin bekası ile karakterize olmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olarak CHP’nin de bu akılda söz sahibi olması doğaldır. CHP koalisyonu içindeki milliyetçi kimliği öne çıkan siyasi damar, Türkiye’de “devlet aklı”nın uzun süre etkili ve faydalı olduğunu varsaydı. Aradan darbeler, cemaatlerin teşviki vb. karmaşık süreçler geçmiş olsa da askeri ve sivil bürokrasinin etkili olduğu bir devlet aklının, Refah Partisi gibi İslamcı partilere karşı laikliği korumak açısından işlevli olduğunu düşündüler. Ancak, AKP ile başlayan, Ergenekon, Balyoz davaları, 2010 referandumu ile hız kazanan süreçte, AKP’nin devleti ve devlet aklını geri çekilmeye zorladığını düşünüp, devlet aklı yenildiği için kendilerini de yenilmiş saydılar. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından AKP’nin yeni siyasal ittifakları ile ulusalcılara ve eskinin Kemalistlerine yol açması sonrasında, Gülen cemaati üyelerine ve “teröre karşı mücadele” ile devlet aklının bir yerlerde durduğu, AKP’yi de millici bir çizgiye çektiği konusunda bir süre umutlandılar.
Kuşoğlu da, devlet aklı yaklaşımını İttihat ve Terakki geleneğiyle açıklıyor. Çoğunlukla Birikim çevresi ve liberal sol geleneğin sözcülüğünü yaptığı, liberal ve kimi İslamcı çevrelerin de benzer tespitleri dile getirdiği bu okumaya göre, İttihat ve Terakki’den bu yana, Türk milliyetçiliğini ve laikçi “devlet dini”ni merkezine alan, Jakobenci, orducu bir devlet aklı iş başında. Bu akıl-fikir ile liberal sol, AKP’yi “devlet aklı”na karşı mücadele eden, Anadolu burjuvazisi ve halkını temsil eden, bir tür demokratik devrim partisi olarak gördüler. Övdüler de övdüler. Bu, değişmez, eğilip bükülmez İttihatçı akla karşı mücadele söz konusuysa varsın İslamcı, varsın sermaye dostu, varsın muhafazakâr olsundu!
Sonraki gelişmeler demokratik devrim değil de demokrasi diyeni boğazlama yönünde ilerledikçe, bu liberal solcular, acaba bizim kadiri mutlak İttihatçı devlet aklı teorimizde bir sorun mu var diye sormak yerine işin kolayını buldular: İttihatçı devlet aklı, AKP’yi de kandırmış, ikna etmiş ya da kendine benzetmişti! İttihatçılığı açıktan savunan ve tarihsel dayanak olarak popülerleştirmeye çalışan yeni-faşist düşünce de, devam eden bir devlet aklına işaret ederken, bu liberal yaklaşımla tersten ortaklaştı.
Kimin aklı, kim haklı?
Bir yanda muhafazakâr milliyetçi tarih okuması, diğer yanda seküler ulusalcı yaklaşım, son olarak da “eleştirel” liberal solculuğa dayalı bu devlet aklı tariflerinin tamamı ortak sorunlardan muzdarip.
Çünkü, devlet, gökyüzünde hoş bir seda bırakmaz. Toplumun içinden çıkar, dolayısıyla toplumdaki sınıfsal, ulusal, toplumsal cinsiyet temelli tüm eşitsizliklerle var olur. Mevcut düzenin işlevsel bir bileşeni, içsel bir boyutu olarak varlık kazanır. İlk elden şu ifade edilebilir: Devlet toplumdaki arızalardan, sorunlardan, yozlaşmadan, sömürüden, eşitsizlikten, tahakkümden bağımsız değildir. Bizzat onlarla birlikte vardır ve dolayısıyla ne kendi ne de aklı kutsaldır.
İkincisi, devlet, pek tabi, tanımı gereği bir egemenlik ilişkisinin somutlaşmış halidir. Mevcut düzenin varlığının sadece bir unsuru değil çelişki ve çatışmaların uyumlulaştırılması ya da bastırılması için “egemen”, yetkili ve silahlı bir güç olarak var olur. “Milletin egemenliği” lafta esastır ama milletin büyük kısmının bu egemenlikten haberi yoktur. Elbette, bu durum diktatörlük rejimleri ile az çok -burjuva olsa da- demokrasi arasındaki kritik farkı önemsizleştirmez.
Aslında ikincisinden ayrılamayacak üçüncüsü, günümüz devleti sadece genel bir egemenlik ilişkisinin değil, somut bir iktisadi sömürü ilişkinin siyasal boyutta somutlaşmasıdır. Zenginlerin ve sermayedarların mülkiyetini korumak, sermaye birikimini (ekonomik büyüme adına) teşvik etmek ve kolaylaştırmak, bu bakımdan emekçiler üzerindeki sömürüyü -karşı mücadele olmadığı sürece- arttırmak, kapitalist bir devletin içsel niteliğidir. Bu, devletin basitçe sermayenin egemenlik ve baskı aracı olmasının değil, bunun yanı sıra tarihsel özgünlükleri ile toplumsal düzenin korunması ve yeniden üretilmesinin bir sonucudur.
Dördüncüsü, devlet yekpare bir bütün değildir. Tekelci sermaye başta olmak üzere egemen sınıfların yoğun etki sahibi etkili olduğu ama sermaye fraksiyonları arasında mücadelenin etkide bulunduğu, -güçleri iyice azalmış olsa da- askeri ve sivil bürokrasinin katıldığı, siyasi partilerin -ve liderlerinin- minderinde güreştiği bir yoğunlaşma alanıdır. Bu bakımdan “devlet”in tek bir aklından ziyade ortak bir zeminde (mevcut düzenin korunması) farklı “akılları” vardır.
Elbette, belirli uluslararası ve ulusal konjonktürde, belirli bir siyasal/toplumsal mirasla, belirli bir sınıfsal ve toplumsal mücadele düzeyinde devlet güçleri ortak ya da ağırlıklı bir yönelim belirleyebilir: Devlet aklı da budur. Ancak bu yönelim, muhafazakâr-milliyetçi okumanın varsaydığı gibi Türk devlet geleneğinin sürdürülmesi ya da liberal solcuların hayal ettiği gibi İttihatçı aklın mutlak egemenliği biçiminde değildir. Evet, bu tarihsel atıflar, bir rejimin inşasında, hatta bir tür muhalefet için halkın motivasyonunda etkili olabilir. Elbette, siyaset yapma tarzı ve devlet yönetimine dair -güncellenmiş- tarihsel süreklilikler de vardır, kaçınılmazdır. Ancak, sermayesi, bürokrasisi, hükümeti ve partileriyle somut/gerçek bir devlet aklı sabit, ulvi, kutsal değil, bağımlı kapitalist bir ülke olmanın da getirdiği kısıtlarla pragmatist, değişebilen, çıkarcı ve -temelde- halka karşıdır.
Bugün devlet aklı ne yapıyor?
Bugün devletin aklı hiç olmadığı kadar karışık.
Çünkü, siyaset sahnesi ve devlet sahası içinde farklı ittifaklar ve mücadeleler söz konusu. Bir yanda, uluslararası düzendeki değişimlerle birlikte önemli bir destek ve zemin bulan AKP ve MHP iktidarı ve ittifakı, bu ittifakla birlikte tekelleşmiş, ihalelerle, rantla yol alan bir sermaye fraksiyonu, mevcut iktidarla kaderini birleştirmiş üst bürokrasi... Diğer yanda, -genelleme yaparak söylersek- muhalefet partileri, Batı ile iktisadi ve siyasi ilişkileri önceleyen sermaye grupları, bürokrasi içindeki çatlaklar... İşçi sınıfı ve sol/sosyalist, demokrat toplumsal muhalefetin mücadelesi ise şimdilik, bu iki sermaye bloğunu geriletecek düzeyde değil ve bu da mevcut rejime önemli bir hareket alanı sağlıyor.
Saray rejiminin kurmak istediği, muhalefetin, iktidar değişimi gerektirmeyecek sınırlar içinde tutulduğu, seçimlerin olduğu ama mümkünse sonuçların baştan belli olduğu, emperyalizm üzerindeki örtünün kalktığı yeni dünyada yerini almaya hazır, “yerli ve milli” bir saray rejimi, elbette toplumsal sosyolojiye, muhalefet partilerine, sömürü girdabındaki işçiye, yıkım halindeki orta gelir gruplarına, kemer sıkan emekliye, gençliğin kolayca kalıba girmeyen serbestliğine uymuyor. Dolayısıyla inşa edilen ve mutlak butlanla yol yapılan bu saray rejimi, tüm sermaye gruplarının ve düzen partilerinin üzerinde az çok uzlaştığı bir “devlet aklı” konusu değil. Olsa olsa devlet akıllarından biri.
Çünkü uygulama sahası bulan bu “devlet aklı”; yıllardır bürokraside, kurumlarda, “sivil toplum”da etki alanlarını genişleten, bir bakıma devletleşen AKP iktidarının aklından bağımsız değil. Bu bakımdan uygulamadaki “devlet aklı” aynı zamanda “siyasal iktidar aklı”dır. Çeyrek yüzyıldır siyasal yönetime hâkim olan hükümet ile devlet iç içe geçmiştir. “Devlet başka hükümet başka” iddiası, kutsal devlet varsayımının varsaydığı bir hayalden ibarettir. Devlet budur. Devletleşen AKP-MHP iktidarının aklı, elbette çelişki ve karşıtlıkları da içererek devlet aklını oluşturmaktadır.
Siyasal iktidarın kendi “aklı”nı “muhalif” milliyetçi muhafazakarlara, geçmiş özlemi içindeki CHP’lilere “devlet aklı” olarak pazarladığı bir dönemdeyiz. Kuşoğlu gibiler hem çıkarları hem de meşrepleri gereği bu pazarın içinde. “İktidar aklı” ile hareket edenlerin, saray rejimine uygun bir muhalefet olarak bunu, iktidardan ayrı bir “devlet aklı” olarak genelleştirmesi ve neredeyse savunması, pek de sürpriz sayılmaz.
Ama bu mevcut devlet-iktidar aklını reddedenlerin, az çok devlet aklı olarak korunduğunu söyleyebileceğimiz NATO’culuk gibi ortak paydalara vurgu yaparak sözde muhalefet etmeleri de, günümüz konjonktüründe anlamsız olmasa da, politik sınırlılığı ve devrimci alternatiflerin gerekliliğini gösteriyor. Çünkü çözüm de, saray rejiminin karşısında diğer bir “devlet aklı”nı değil, çıkarlarıyla, talepleriyle, özlemleriyle halkın hakkını ve aklını egemen kılmaktan geçiyor.
Evrensel'i Takip Et