3 Haziran 2026 00:12

Türkiye siyasetinde son günlerde yaşananlar, kendisi de aslında bir tür içerilme sürecinin ürünü olan AKP’nin iktidar stratejisinin önemli bir yanıyla muhalefeti koopte etme, içerme çabası olduğunu ve iktidarın uzun süreli olma niteliğinde bu stratejinin önemli bir unsur olduğunu bir kez daha gösteriyor. 

AKP’nin bizzat kendisi Cihan Tuğal’ınkiler başta olmak üzere çeşitli çalışmalarda vurgulandığı üzere İslami muhalefetin neoliberal kapitalizme massedilmesi sürecinin bir örneği ve taşıyıcısı olmuştur. Ancak AKP de uzun iktidar süreci içinde çeşitli muhalif kişi, kurum ve yapıları benzer biçimde koopte ederek, kendi içine çekerek iktidarını sürdürmüştür.     

AKP’nin önceki süreçte merkez sağda yer alan isimleri içererek genel bir meşruiyet arayışı ile iktidar sürecine başladığını söylemek mümkün görünüyor. Ertuğrul Yalçınbayır, Cemil Çiçek gibi merkez sağ ve muhafazakâr gelenekten örneklerle AKP’nin başlangıçta yalnızca İslamcı bir hareket gibi görünmemek için ANAP ve DYP çevrelerinden ciddi kadro transferleri yaptığı biliniyor.

Ancak adı Mesut Yılmaz sonrası merkez sağın potansiyel lider adayları arasında görülen Erkan Mumcu’nun nispeten erken bir dönemde AKP’ye içerilmesi bu kooptasyon stratejisinin önemli bir örneği olarak görülmelidir. Bu içerilmenin neticesi Mumcu için önce Millî Eğitim Bakanlığı, ardından da Kültür ve Turizm Bakanlığı oldu. Sadece sağdan da değildi bu içerilme süreci CHP-SHP çizgisinden, CHP Genel Sekreterliği de yapmış olan Ertuğrul Günay 2007 seçimleri öncesinde Erdoğan’ın davetiyle AKP’ye katıldı ve ardından o da Kültür ve Turizm Bakanı yapıldı.   

Stratejinin daha büyük hamlesi AKP iktidarına rağmen, sistem dışı kalmış dindar-muhafazakâr alanın ve İslamcı eleştirilerin içerilmesiydi. AKP, “Millî Görüş gömleğini çıkardıktan" sonra iktidar olsa da bu tabandaki İslamcı itirazların tamamen soğurulduğu anlamına gelmedi. Numan Kurtulmuş ve onun Medeniyet Hareketi, HAS Parti bünyesinde bu itirazları sahiplenerek Erdoğan’a yükleniyordu. AKP, tabandaki İslamcı itirazları sönümlendirmek için kısa bir zaman içinde HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş’u ve hareketini bünyesine kattı. 2011-2012 yıllarında Erdoğan’a yönelik sert eleştirileri ile öne çıkan Kurtulmuş 2012 sonunda partisinin büyük bir kesimi ile birlikte AKP’ye geçecekti. Böylece AKP’ye yönelik muhafazakâr eleştiri de önemli ölçüde eritildi. İyi bilindiği üzere Kurtulmuş bugün TBMM Başkanlığı’nı yürütüyor.

İçerilme süreci her zaman bir koltuğa tahvil edilmedi şüphesiz. Geleneksel olarak devleti demokrasi, piyasa ekonomisi ve gelişmenin önünde bir engel olarak gören sivil toplumcu liberal entelektüeller de "demokratikleşme", “vesayet” ve Avrupa Birliği söylemleri ile sisteme içerildi. Liberaller, iktidara uluslararası alanda ve seküler kamuoyunda güçlü bir meşruiyet sağlarken, işlevleri bittiğinde sistemin dışına itileceklerdi.

Aynı dönemde sistem için büyük bir kırılma potansiyeli taşıyan Kürt seçmeni ve entelektüelleri, “Oslo Görüşmeleri” "Çözüm Süreci" ve "Kürt Açılımı" gibi hamlelerle yukarıdan aşağıya doğru sisteme dahil edilmeye çalışıldı. 2010 Eylül’ündeki Anayasa değişikliğinde Fethullah Gülen mezardakilere bile evet oyu kullandırmak lazım derken o zamanki adıyla BDP süreci boykot etmekle yetindi. Çıkan evet kararı ise bugünlerin yollarını döşeyen önemli taşlardan biri oldu. 

“Masanın devrilmesi” ile birlikte 2015 sonrasında yaşanan eksen kayması ve 2016 darbe kalkışması arkasından içine girilen süreç AKP iktidarı açısından milliyetçi dalganın içerilmesi dönemidir. Bu dönemde kooptasyon çarkı, seküler veya mukaddesatçı fark etmeksizin, yükselen milliyetçi itirazları sistemin çeperine bağlamak için muazzam bir hızla döndü.

Bu stratejinin öncü adımı, merkez sağda alternatif bir milliyetçi-muhafazakâr odak olma potansiyeli taşıyan Demokrat Parti eski genel başkanı Süleyman Soylu’nun 2012 sonlarında AKP’ye içerilerek sisteme dahil edilmesi ve ardından 2016-2023 döneminde İçişleri Bakanlığı gibi kritik bir koltuğa oturtulmasıydı. Soylu’nun kabineye alınması, sadece tek bir aktörün kazanılması anlamına gelmiyordu; onun şahsında, taşradaki geleneksel merkez sağ/milliyetçi ağlar iktidarın merkezine bağlandı. Soylu, yürüttüğü sert güvenlik politikalarıyla, AK Parti’nin Çözüm Süreci döneminde milliyetçi tabanda yarattığı erozyonu durduran bir figür oldu.

7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından bu strateji, Devlet Bahçeli ve MHP ile kurulan kurumsal ortaklıkla yapısal bir boyuta ulaştı. 2015 öncesine kadar AK Parti’nin en amansız muhalifi olan MHP, 15 Temmuz sonrası süreçte inşa edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ana meşruiyet taşıyıcısı ve kurucu ortağı kılındı. MHP, hükümete resmi olarak bakan vermedi ancak bürokraside, yargıda ve emniyet teşkilatında geniş alanlar kazanarak sistem içinde ustalıkla içerildi. Bu hamleyle iktidar hem milliyetçi sosyolojinin rızasını devşirdi hem de devletin geleneksel reflekslerini kendi liderliği etrafında topladı. Milliyetçilik artık dışarıdan gelen bir tehdit değil, iktidarı içeriden tahkim eden ana ideolojik yakıt haline geldi.

Stratejinin bir diğer halkası ise 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde beliren Sinan Oğan hamlesiydi. Seçimin ilk turunda hem iktidara hem de ana muhalefete tepkili olan seküler-milliyetçi oyları (üçüncü yol arayışını) arkasına alarak yüzde 5.2’lik kritik bir oy oranı elde eden Oğan, ikinci tur öncesinde çok hızlı bir manevrayla Cumhur İttifakı’na eklemlendi. Bu içererek eritme operasyonu, seçim sürecinde muhalefetin oylarına ihtiyaç duyduğu dinamik milliyetçi dalganın kısmen de olsa iktidarın arkasında yer almasına yol açtı. Tabandaki itirazın sandığa yansıyan enerjisi, bizzat o enerjiyi üreten lider eliyle sistemin havuzuna akıtıldı.

Bugün CHP etrafında gelişen süreç de bu çerçevede okunabilir. Çok sayıda CHP’li belediye başkanının AKP saflarına geçme süreci, bu içerilme sürecinin yeni yöntem ve dinamiklerle ilerlediğini gösteriyor. Hele ki Kılıçdaroğlu meselesi. Öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu bugün AKP’nin iktidar stratejisinin üzerinden yürütüldüğü “yeni” isimdir. CHP’nin daha kontrol edilebilir, daha düşük gerilimli ve sistem açısından yönetilebilir bir hatta çekilme çabası, dolayısıyla Cumhur İttifakı’nın yinelenen iktidarı Kılıçdaroğlu’nun içerilmesi yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.   

Ancak bu kadar geniş çaplı bir içerme, kooptasyon sürecinin yalnızca muhalefeti dönüştürmesi beklenemezdi, şüphesiz bu süreç içereni yani iktidarı da değiştirdi. AKP bugün artık yalnızca kuruluş dönemindeki reformist muhafazakâr kadroların partisi değil. İçine kattığı milliyetçi, güvenlikçi, devletçi, merkez sağ ve farklı bürokratik damarlarla birlikte bizzat kendisi de dönüştü. Bir zamanlar vesayet karşıtlığı ve AB reformlarıyla tanımlanan siyasi hareket, bugün çok daha farklı bir ideolojik ve kurumsal karakter taşıyor. Belki de bu nedenle Türkiye’de son yirmi yılı yalnızca bir partinin iktidarı olarak değil, farklı siyasal geleneklerin aynı merkez etrafında yeniden biçimlenmesi ve bu süreçte merkezin de sürekli değişmesi olarak okumak gerekiyor.

Bir de şunu eklemek gerekiyor sanıyorum yazının sonuna, ya da en azından yazıdan şu sonuç çıkıyor: İktidarı mümkün kılan tek adamın varlığı değildir, bu iktidarı mümkün kılan kısmen bahsettiğimiz gibi başka adamların varlığıdır.

 

Koray R. Yılmaz

AKP’nin iktidar stratejisi
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et