Türkiye kapitalizmi, yeni anayasa ve “devlet aklı”
"Türkiye Kapitalizmi ve Mutlak Butlan" yazısında, Türkiye'nin içinde bulunduğu sürecin parti içi ya da liderler arası parlamenter çekişmeden ibaret olmadığını; küresel sistemle bütünleşmiş ekonomik düzlemin yeniden yapılanmasıyla bağlantılı olduğunu birkaç başlıkta incelemiştik.
Jeo-ekonomik konjonktüre ve emperyalist güç ilişkilerine, enerji ve ticaret koridorlarındaki rekabetlere odaklı yeni yapılanma aşamasına baktığımızda, siyasal rejimin değişimiyle sınırlı kalmayan, devlet-biçimini dönüştüren ve bu dönüşümden etkilenen bir süreçte olduğumuz daha net biçimde görülüyor. İç politikada "sonuç" gibi görünen gelişmelerin çoğu bir uğrak olmaktan öteye geçemiyor; bir sonraki uğrak ise Yeni Anayasa olacak.
"Kurucu norm arayışı" veya "yeni toplumsal sözleşme" kulvarlarında ilerleyen anayasa tartışmaları, genellikle iç politikanın demokratik konsolidasyonu ekseninde şekilleniyor ya da Erdoğan'ın şahsına endekslenerek yeni tip "sultancılık" okumaları eşliğinde değerlendiriliyor. Özünde Max Weber'in otorite (Herrschaft) teorisinden beslenen bu yorumlar, idari ve hukuki değişikliklerin Erdoğan'ın "şahsi" çıkarlarına göre belirlendiğini ileri süren hatalı bir bakışın ürünüdür. Bu sorunlu kavrayışlar, yeni anayasa tartışmasında bir kez daha karşımıza çıkmaktadır.
Erdoğan'ın yıllara yayılmış güç temerküzünden kaynaklanan şahsi iktidar hırsı artarak sürmekte olsa da onun iktidarında cisimleşen çok katmanlı çıkar ilişkilerinin post-Erdoğan döneminde hukuksal düzlemde sürdürülebilirliği ve devlet içinde tanımlanarak kökleşmesi bakımından Yeni Anayasa kritik bir işlev üstlenmektedir.
Anayasalar yalnızca çatı metinler değildir; hakim ideolojik yapının ve üretim ilişkilerinin normatif ifadesidir. Başka bir deyişle devlet iktidarının ve devlet-biçiminin yapısını, iktidarı oluşturan sınıf kompozisyonunu ve dünya görüşünü, mülkiyet biçiminin niteliğini, devletin uluslararası sistemdeki konumunu ve hak ile özgürlükler üzerinden hangi sınıflara temsilde öncelik verileceğini belirler. Anayasa metinleri, siyasi egemenliğin koordinat sistemi olduğundan, sınıf içi ya da sınıflar arası talepler ve ihtiyaçlara göre "dondurulmuş" bağıtlardır.
Server Tanilli'nin "Devlet ve Demokrasi" adlı eserinde belirttiği üzere, hukuk ve anayasanın temel işlevlerinden biri, devlet iktidarının sınıfsal kuruluşunu, kurumsal işleyişini ve meşruiyetini güvence altına almaktır. Anayasal biçimler "demokratik" olabileceği gibi "otoriter" ve "diktatoryal" yönetim tiplerinin yansımaları da olabilir; ancak bu durum şahsi arzu ve kaprislere göre değil, sınıf mücadelesinin yoğunluğuna, devlet biçiminin yapısına ve üretim ilişkilerinin niteliğine göre belirlenir. Bu bağlamda Evgeny Pashukanis'in hukuksal ve anayasal formları mübadele ilişkileriyle ele alan yaklaşımı da değer taşımaktadır. Anayasa metinleri, üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı belirli bir toplumsal formun ifadesidir.
Devlet içinde Erdoğan'ın temsil ettiği çıkar ilişkilerinin ve bu toplumsal formun post-Erdoğan döneminde de sürmesini güvence altına almanın yollarından biri, başkanlık rejiminin hukuksal kuruluşunu tamamlamaktır. Bu süreci üç aşamada özetleyebiliriz:
I) Oluşturulma Süreci: 2017 yılındaki anayasa değişikliği referandumuyla Türkiye'nin siyasi rejim yapısı değiştirilerek başkanlık sistemi yürürlüğe girmiş olsa da hukuksal kuruluş tamamlanamamıştır. 1982 Anayasası'nın temelleri üzerine inşa edilen başkanlık rejiminin "Türk tipi" olarak anılmasının başlıca nedeni, "de facto" (fiili) ile "de jure" (hukuksal) arasındaki uyumsuzluktur. Cumhurbaşkanı kararnamelerinin yine cumhurbaşkanı kararnameleriyle değiştirilmesi, idarenin eylem ve işlemlerinin pek çok durumda Anayasa'ya aykırı olması, mahkeme kararlarının birbiriyle çelişmesi ve Anayasa Mahkemesi ile yürütmenin sık sık karşı karşıya gelmesi; temelde başkanlık kodeksine uygun bir anayasal tasarımın bulunmayışından kaynaklanmaktadır.
"Anayasasızlaştırma" tartışmalarındaki eksik nokta da tam bu aşamada belirginleşmektedir: Erdoğan, Türkiye'yi anayasasız biçimde değil, başkanlık kodeksine sahip bir anayasa olmaksızın yönetmektedir; asıl sürdürülemez olan da budur. Nitekim Anayasa, 2017 referandumuna kadar 19 kez, referandumla birlikte 20 kez değiştirilmiştir; metinde dokunulmayan bölüm hemen hemen kalmamıştır.* Türkiye egemen sınıflarının ihtiyacı, salt anayasa değişikliğinden ibaret değildir; uluslararasılaşmış Türk burjuvazisinin farklı bileşenlerine iç ve dış politikada daha geniş bir manevra alanı açacak "yeni" bir anayasadır.
II) Örgütlenme Süreci: Mutlak butlan kararının ardından Kemal Kılıçdaroğlu'na yakın isimlerin "devlet aklı" olarak nitelendirdiği tutum, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack'ın Ortadoğu'da demokrasilerin başarısız olduğu ve en işlevsel yönetim modellerinin "müşfik monarşi" (benevolent monarchy) ya da meşruti monarşi olduğu yönündeki görüşleriyle örtüşmektedir.
Yeni Anayasa; Türkiye'nin uluslararası iş bölümündeki konumu doğrultusunda, başkanlık sisteminin hukuki kodifikasyonunu tamamlayarak Türkiye kapitalizminin coğrafi ve idari örgütlenme ihtiyaçlarına doğrudan yanıt verecek, hakim ideolojiye göre yapılandırılacak yeni bir "kurucu" perspektif arayışının ürünüdür.
"Devlet aklı" (Raison d'état) kavramı, analiz birimi olarak sorunludur; devlet aygıtını tarihsizleştirerek, idealize ederek ve mistikleştirerek soyut bir olguya dönüştürür. Bununla birlikte burada hem Barrack'ın önerdiği hem de Kılıçdaroğlu'na yakın isimlerin dile getirdiği "devlet aklı" ifadesi, gerçekte devletin uluslararasılaşması (Türkiye'nin başta Kuzey Suriye, Kuzey ve Doğu Afrika, Kıbrıs, MENA gibi alanlardaki askeri ve sivil toplum faaliyetleri) ve sermayenin uluslararasılaşması (başta savunma sanayi, enerji, maden, ulaştırma ve sağlık sektörleri olmak üzere Türk burjuvazisinin faaliyetleri) ile uyumlu bir eğilimin ifadesinden başka bir şey değildir. "Devlet aklı", gayriresmi iktidar kompleksine göre hareket eden ulus-devlet merkezli hükümet anlayışını betimlemek amacıyla kullanılmaktadır.
Kurucu ve yeni perspektif arayışı, bir ölçüde eski çıkar ortaklığının sürdürülmesine dayandığından, anayasa değişikliğinin başka değişikliklerle gölgelenmemesi hedeflenmektedir. Ulaş Karadağ'ın “Hukukun Üstünlüğü ve Otoritarizm” kitabında Jan-Werner Müller'den yararlanarak kullandığı "anayasal ele geçirme" kavramı, biçimsel olarak yürürlüğe girme sürecinin nasıl işlediğini anlamak için göz önünde bulundurulabilir. Müller, anayasal ele geçirmenin bir anayasadaki denge ve fren mekanizmalarını zayıflatmayı, daha da önemlisi iktidar değişimini güçleştirmeyi amaçladığını vurgular. Bu durum, anayasalarda biçimsel değişiklikler yoluyla sağlanabileceği gibi, devletin baskı ve ideolojik aygıtlarının, toplumsal alanın ele geçirilmesi ve denetim altına alınmasıyla da gerçekleştirilebilir.
Erdoğan döneminde hayata geçirilmesi planlanan anayasa değişikliğinin ardından, post-Erdoğan döneminde yeni bir anayasa değişikliğinin gündeme getirilmemesine özen gösterilecektir. İdarenin eylem ve işlemlerinde “hukuksal meşruiyet”in varlığına ilişkin tartışmalara son verilmesi amaçlanacaktır.
III) Siyasal-İdeolojik Formasyon: Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanması sürecinde küresel ve yerel sermaye bloğu ile siyasi temsilcileri arasında imzalanacak yeni anayasanın en önemli işlevlerinden biri, devletin yeni ideolojik biçimini tanımlamak olacaktır. Mutlak butlan kararının ardından Kemal Kılıçdaroğlu'nun danışmanlarından birinin "Tam da bu noktada yaşadığımız mesele bir kurultay ya da 'kim genel başkan olacak' gündemi değildir; Türkiye Cumhuriyeti'nin güvenliğidir." şeklindeki açıklaması bu bağlamda anlam kazanmaktadır.
İktidar ve muhalefet arasındaki parlamenter rekabet ve çekişmeler bir ayrıntı görünümü kazanırken, Türkiye kapitalizminin coğrafi örgütlenmesinde ve devlet-biçiminin dönüşümünde mutlak uzlaşının sağlanması temel motivasyonu oluşturmaktadır.
Rahmi Koç'un Koç Holding'in 100. yılı vesilesiyle verdiği röportajda Türkiye'nin vizyonuna ve devletin rolüne ilişkin değerlendirmeleri, büyük burjuvazinin tamamında olmasa da ağırlıklı kesiminde taleplerin karşılandığını ve çıkarlarla uyumlu bir yönetsel sistemin oluştuğunu gözler önüne sermektedir: “Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Birleşmiş Milletler'in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok ilginç. Ona göre oyunu oynamamız gerekiyor. Türkiye'nin gücü: üç tarafı deniz, stratejik konumumuz sağlam, dört mevsimimiz var, verimli toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi, kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu 'gücün kadar konuş' dönemi."
Koç'un küresel sistemde hegemonyanın değişimiyle ilgili "gücün kadar konuş" önermesi, yukarıda devletin ve sermayenin uluslararasılaşması olarak nitelendirdiğimiz coğrafi, ekonomik ve askeri gücün koordineli biçimde harekete geçirilmesinin önemine yapılan bir vurgudur.
Yeni Anayasa, mutlak butlan ve Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanması; temelde tarihsel bloğun yeniden inşasına ilişkindir. Siyasette ve servette el değiştirmenin hız kazandığı bu dönemde cumhurbaşkanlığı yetkileriyle parlamentoyu devre dışı bırakma, yürütmenin eylem ve işlemlerini sermayenin (tikel) çıkarlarına göre düzenleme, mülkiyet ve servet transferini hukuksal zorla uyumlu kılma gibi pek çok yöntem, iç güvenlik devleti geçiş ve inşa süreçlerinde iktidara "avantaj" sağlar.
Bir yandan uluslararası kamuoyuna ve sermaye çevrelerine temsil sisteminin —biçimsel de olsa— işlediği mesajı verilirken, öte yandan iktidar bloğundaki, parlamentodaki ya da toplumsal muhalefetin içindeki rakipler "düşmanlaştırılarak" içeride yaratılan gri alanlara sıkıştırılıp hareketsiz bırakılabilir.
Otoriter devlet biçimini ayrıntılı biçimde çözümleyen Nicos Poulantzas'ın "devletin ikizleşmesi" (duplication of the state) olarak adlandırdığı bu dönemde, demokratik devlet biçimiyle istisnai devlet biçimlerinin işlevleri bir arada bulunabilir, iç içe geçebilir ve baskı unsurları artabilir.
Yeni Anayasa, “eskiden ne istiyorlardı da yapamıyorlardı, şimdi istiyorlar” sorusuna yanıt vermek yerine, “yeni sistemin hukuksal ve siyasal meşruiyeti açısından neden bu kadar önemli” sorusu ile birlikte düşünülmelidir. Ancak cevabı sadece iç politikada değildir.
Evrensel'i Takip Et