1 Haziran 2026 00:39

“Mahkeme bir iktidar organıdır. Liberaller bunu bazen unuturlar, ama bir Marksistin bunu unutması affedilmez bir suçtur.”*

Türkiye’nin son çeyrek asırlık ekonomi-politik serüveni, sadece bir hükümet etme biçiminin değil; devletin, hukukun, coğrafyanın ve toplumsal muhalefetin baştan aşağı yeniden dizayn edildiği yapısal bir dönüşümün hikayesidir. Hikayenin geldiği noktada, seçilmiş yerel yönetimlerin sistematik olarak devlet tarafından atanan kayyımlarla değiştirilmesi ve ana muhalefet partisi CHP’nin liderliğinin “mutlak butlan” adlı bir “hukuk garabeti” ile iptal edilmesi gibi iki temel gelişme kendini gösteriyor. Bu olaylar birbirinden bağımsız siyasi gerilemeler değil, ‘hukukun üstünlüğü’nün aşınmasının hem siyasi istikrarsızlığa hem de ekolojik ve ekonomik talana doğrudan zemin hazırladığını ortaya koyan gelişmelerdir.

Yargının silahsallaştırılması

Türkiye’de siyasi muhalefet ve yerel demokrasi, adli ve idari mekanizmaların birer baskı aracına dönüştürülmesiyle tasfiye ediliyor. CHP’nin 38. Olağan Kurultayının Ankara Bölge Adliye Mahkemesi tarafından “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal edilmesi ve mevcut yönetimin görevden uzaklaştırılarak eski yönetimin tedbiren başa getirilmesi, rejimin demokratik süreçleri içeriden boşaltmak için kullandığı bir otoriter rejim uygulaması olarak nitelendiriliyor. Bu kararın, siyasal rekabeti mahkeme salonlarında dizayn etme çabası ve “seçilmiş” iradenin yerine “atanmış” bir yapının getirilmesi anlamına geldiğine yönelik hükümet kanadı dışında toplumun çok büyük bir kesiminde genel bir kanı oluşmuş durumda.

Bir başka yönüyle ise olan biten; zaten hep siyasal olan mahkemelerin siyasi iktidar tarafından, hukuksal metinlerin eğilip bükülerek kendi çıkarları için silah olarak kullanılması, silahsallaştırılmasıdır.

Yerel yönetimlerde ise bu durum kayyım politikalarıyla vücut buluyor. Belediye meclislerinin devre dışı bırakılmasıyla yerel denetim mekanizmaları tamamen ortadan kaldırılıyor. Otoriterleşmenin bu yerel ve ulusal düzeydeki eşzamanlı uygulamaları, devletin hukuku bir tahakküm aracı olarak kullandığını ve gücü tek merkezde topladığını gösteriyor.

Otoriter mülksüzleştirme

Demokratik denetimin ortadan kalkması, kamusal varlıkların fütursuzca tasfiye edilmesine ve devasa bir borç batağının yaratılmasına neden oluyor. Bu sistemde doğa ve kamu arazileri, yandaş müteahhitlere kaynak aktarmak ve iktidarın sermaye ağlarını finanse etmek için nakde çevrilecek varlıklar olarak görülüyor. Bu doğa talanında halkın yaşadığı ekolojik ve sosyal maliyetler siyasi iktidarın umurunda bile değil! Siyasi iktidarı ele geçiren oligarşik yapı yol açtığı ekolojik-ekonomik yıkım nedeniyle halkın ödediği bedelleri tamamen görmezden gelerek kısa vadeli kârlarını nasıl daha da arttıracaklarından ötesini düşünmüyor bile.

Merkezi otoritenin aldığı kararlar, yerel halkın itirazları dinlenmeden zorla uygulanıyor. Akbelen-İkizköy’de olduğu gibi, Giresun-Gümüşhane, Artvin, Ordu Yaylalarında olduğu gibi...

Fıstık çamlarından taşkın yataklarına doğanın sömürü aracı haline getirilmesi

Bu rant odaklı ve denetimsiz sistemin acı sonuçları, özellikle madencilik faaliyetlerinde doğa katliamlarına dönüşüyor. Aydın Muğla sınırındaki Madran Dağı’nda tapu yerlerinin kaydırılarak yöre halkının geçim kaynağı olan asırlık fıstık çamlarının kesilmesi ve sit alanlarının maden şirketleri tarafından çepeçevre kuşatılması, otoriter mülksüzleştirmenin tipik örneklerinden sadece ikisi.

Benzer şekilde Kaz Dağları bölgesi, iktidar yandaşı sermayenin çıkarları için geri dönüşü olmayan bir yıkımla karşı karşıya bugün. Cengiz Holdingin Hacıbekirler köyü yakınlarındaki Halilağa bakır ve altın madeni projesi için devasa ormanlık alanların yok edilmesi ve yörenin su kaynaklarının kuruma tehlikesiyle baş başa kalması; keza Nurol Holdinge ait TÜMAD’ın siyanürlü altın madeninin kapasite artışının yarattığı kirlilik ve ekolojik baskı, siyasal iktidarın doğayı salt bir sömürü aracı olarak görmesinin sonuçları arasında sayılabilir.

Verdiğimiz bu örnekler bir başka yönüyle, düzen partilerinin doğanın sömürüsünde birbirinden pek de farklı yerlerde olmadığının da örnekleri. Madran Dağı’nda Seferler köylülerinin fıstık çamlarını kesen, asırlardır kullandıkları yaylaları tapuları kaydırarak ellerinden alan şirketin sahibi CHP’den milletvekilliği ve iki dönem Çine belediye başkanlığı yapan Osman Aydın. Aydın’ın adı son dönemde Aydın büyükşehir belediye başkan adayları içerisinde geçiyor ve şimdiden bu yönde çalışmaları olduğu gözlemleniyor.

Giresun Sekü köylülerinin yaylalarını, Gümüşhane’nin ormanlarını, nehirlerini talan eden, kirleten ise AKP’nin Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz. Cengiz, Nurol, Limak, Çalıklar... gibi şu an Türkiye’nin en zengin holdingleri zaten adeta birer AKP şirketi gibi her taşın altından çıkıyor, her ihalede boy gösteriyor ve alıyorlar. İş, ceplerini doldurmaya, bunun için doğayı talan edip, köylünün arazilerine çökmeye geldiğinde yok aslında birbirinden farkları!..

Doğayı, emeği ve demokrasiyi savunanlar ‘devlet düşmanı’!

Halkın iradesinin “mutlak butlan” veya “kayyım” kararlarıyla gasbedildiği bir düzende, Kaz Dağlarını veya Madran’ı savunacak hukuki ve siyasi kalkanlar da devlet şiddetiyle parçalanıyor.

Ekolojik ve siyasal hakların gasbı, doğrudan doğruya halka ve emekçilere yönelik bir şiddet sarmalı yaratıyor. İktidar, çevre direnişlerini ve yerel hareketleri “devlet düşmanı” veya “ulusal güvenlik tehdidi” olarak damgalayarak, maden ve enerji projelerini protesto eden vatandaşlara karşı polis şiddetini meşrulaştırıyor.

Kayyım atamalarına veya doğa talanına karşı yapılan protestolar; gaz bombaları, plastik mermiler, ters kelepçe ve eylem yasaklarıyla ağır bir polis şiddetiyle bastırılıyor, çevreyi ve kentini savunan insanlar suçlu ilan edilerek tutuklanıyor.

Yaşanan bu krizlerin temelindeki tartışma, demokrasi ve hukukun üstünlüğü olmadan doğanın ve kamu kaynaklarının korunamayacağı gerçeğidir. CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı ile yaratılan siyasi belirsizlik, belediyelere atanan kayyımlar ve Kaz Dağlarından Madran’a kadar uzanan doğa talanı aynı otoriter rejimin farklı yüzleridir.

Şiddet sarmalını kıracak güç işçi sınıfı

Siyasetin yargı sopasıyla dizayn edildiği, yerel demokrasinin askıya alındığı bir ülkede; toprağın, suyun, emeğin ve halkın çıkarlarını korumak giderek zorlaşırken, kuşkusuz tüm bu süreç kendi karşıtını, halkın demokrasiye-hukuka, emeğine ve özgürlüğüne sahip çıkma iradesini ve kararlılığını da yükseltiyor. CHP üzerinde oynanan son oyunlara verilen tepkinin siyasi iktidarı ve CHP’nin başına atananları rahatsız etmesinin temelinde de bu var. Ki bu tepki daha işçi sınıfının ana gövdesinin ağır bir sendikal bürokrasi nedeniyle kıpırdayamadığı, olan bitene yeterince tepki gösteremediği bir ortamda gelişmiş durumda. İşçi sınıfının, ülkedeki demokrasi, hukuk ve tırpanlanan seçme-seçilme hakkına yönelik ağır saldırılara karşı hareketlenmesi ve başta kendisini kuşatan sendikal bürokrasi olmak üzere bu otoriter sömürü rejimine ‘dur’ demek için ayağa kalkması tüm bu ekonomik-ekolojik-hukuksal kötü gidişi durduracak bir tabloya yol açabilir.

* Lenin (Devrim Sınavından Geçen Anayasal Yanılsamalar makalesi)

Özer Akdemir

Demokrasi askıda, doğa kuşatmada
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et