Gezi’den bugüne bitmeyen hesaplaşma
AKP’nin büyük korkusu Gezi’nin, 13. yıl dönümündeyiz. AKP’nin 2002’den sonra Meclis çoğunluğunu kaybettiği, HDP’nin, aldığı yüzde 13.1 oy ile bu sonuçta etkili olduğu 7 Haziran 2015 seçimleri, Gezi’de ortaya çıkan kitlesel değişim arzusunun rüzgarını da yansıtıyordu. Bu değişim iradesi, 31 Mart 2024 tarihli yerel seçimleriyle AKP’yi ikinci parti durumuna düşürerek, kendisine yeni bir eşik belirlemiş oldu.
Aradan geçen yıllar, AKP iktidarının, benzer bir isyanla yüz yüze kalmamak için Gezi ile hesaplaşmayı sürekli gündemde tuttuğu yıllardı. ‘Gezi’nin finansörlüğü’ ile suçlanan ve kasım 2017’den bu yana iç hukukun -ve Anayasa’nın 90. maddesi ile iç hukukun bir parçası olan uluslararası insan hakları hukukunun- sağladığı bütün hukuki güvenceler hiçe sayılarak cezaevinde tutulan Osman Kavala, savunmasını yaparken de söylemişti: “Bir masa, bir hoparlör, bir sandalye, poğaça ve eczaneden alınmış maskeleri götürerek Gezi’nin finansmanını sağladığım iddiası akla uygun değildir.”
25 Nisan 2022’de, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, ‘Gezi davasında’ dosyada kabul edilebilir hiçbir delil bulunmamasına rağmen, Osman Kavala’nın 2013 Gezi Parkı protestolarını ‘organize ve finanse ettiği’ ve bu yolla ‘Hükümeti devirmeye teşebbüs ettiği’, Can Atalay, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ekmekçi’nin de ona ‘yardım ettikleri’ iddiasına dayanarak Kavala’yı ağırlaştırılmış müebbet, diğer hak savunucularını 18 yıl hapis cezasına mahkum etti. Yargıtay, 28 Eylül 2023 tarihli kararı ile alt derece mahkemesinin Mücella Yapıcı, Hakan Altınay ve Yiğit Ekmekçi hakkında verdiği mahkumiyet kararını bozarken, diğer beş isim hakkındaki kararı onadı.
Osman Kavala, kasım 2017’den, diğer dört hak savunucusu da İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin mahkumiyet kararı ile birlikte nisan 2022 tarihinden bu yana cezaevindeler. Anayasa Mahkemesinin TİP Hatay Milletvekili Can Atalay’ın seçilme hakkı, kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiğine ve milletvekilliğinin düşürülmesinin “yok hükmünde” olduğuna karar vermiş olduğunu da hatırlatalım.
31 Mart 2014 yerel seçimlerinde yaşadığı kayıptan tedirgin olan iktidar, CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 18 Mart 2025 günü diplomasını iptal ettirip bir gün sonra da gözaltına alınması için düğmeye basınca, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin barikatları yıkarak Saraçhane’ye akmasının ardından oluşan güçlü karşı koyuş, Türkiye’nin en büyük kentine kayyım atanmasını engellemeyi başarmıştı. Gezi’de başlayan, 2015 seçimleriyle devam eden ve 2024 yerel seçimlerinde pik yapan kitlesel değişim isteği, 19 Mart’ta kayyım girişiminin karşısında barikat olmuştu.
Saray’ın 19 Mart operasyonunun devamı olarak CHP’ye atanan kayyım, bu güçler dengesinin yeni bir momentini ifade ediyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun, iktidar yargısının marifeti ve polis desteğiyle yerleştiği CHP Genel Merkezinde, taşıma bir kalabalığın önünde, bir yılı aşkın süredir cezaevinde olan partisinin belediye başkanları için, iktidar yargısından da önce hüküm verecek bir performans sergilemesi, kitle desteği aşınan ‘tek adam’ rejimine atılmış bir can simidi oldu.
“Korkmayın kardeşlerim; masum belediye başkanlarımızı kurtaracağız ama kirliye bulaşana da göz yummayacağız” diyen Kılıçdaroğlu, Silivri’de sürmekte olan dava dosyalarına yeni deliller mi sunacak ya da tanıklık mı yapacak? Bundan sonra her şey mümkün.
Kılıçdaroğlu’nun aynı konuşmadaki şu sözleri de iktidara CHP’ye yönelik yeni operasyonlar için pas atmak anlamına geliyor: “Bu milletin kurtuluşu, adaleti ve aydınlık geleceği için başlattığım o kutsal yürüyüşe arkamızdan sinsice sızan, ruhunu satmış FETÖ terör örgütü ajanlarını zamanında fark edemediğim için sizlerden özür diliyorum.”
ABD’den AB’ye kadar uzanan hatta, kendi çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece, Erdoğan tipi dikta rejimleriyle yol yürümekte sıkıntı duymayan bir siyasal iklimin egemen hale gelmesinin, ‘mutlak butlan’ için trafiği müsait hale getirdiği yadsınamaz. Ancak, bütün hikaye onların tercihleri ve eylemlerinden ibaret olamaz. Kayyım rejimine tepki olarak Güvenpark’ta bir araya gelenler, Özgür Özel’in de ifadesiyle, sadece tarihin doğru yerinde duranlar değildi. Aynı zamanda ve daha da önemlisi, kendi tarihlerini yazmayı avcılara bırakmaya niyetleri olmayanlardı.
Sürece bütünlüklü bakanlar, asıl meselenin, etrafındaki sınıfsal ve küresel çıkar ağıyla birlikte Saray rejiminin tahkimi olduğunu, CHP’nin fabrika ayarlarına döndürülmesi operasyonunun da bunun bir parçası olduğunu görmekte zorlanmayacaktır. Yenilmiş bir siyasetçinin kırılan gururu ve intikam hırslarıyla sınırlı süreç okuması ise bir cehalet örneğidir.
Evrensel'i Takip Et