29 Mayıs 2026 00:08

Türkiye, Avrupa ve otoriter rejimlerin normalleşmesi

Son bir haftadır Avrupa basını ve kamuoyu, Türkiye’de muhalefet üzerindeki baskıları büyük bir hayret ve ilgiyle izliyor.

18 Mayıs’ta 12 yıl aradan sonra toplanan “stratejik diyalog mekanizması” toplantıları kapsamında Türk-Alman ilişkilerini canlandırmak üzerine verilen mesajların arka planında, değişen dünya koşullarında iki ülkenin birbirine duyduğu ihtiyaç vardı. Almanya, Ortadoğu’da sadık bir müttefike, Erdoğan kendisine ekonomik ve siyasi destek veren Almanya’ya ihtiyaç duyuyor.

Bu kapsamda, Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul, uzun bir süredir yüksek sesle ifade edilmeyen Türkiye’nin AB üyeliği meselesini gündeme getirmiş ve açıktan yeşil ışık yakmıştı. Ve aynen şöyle demişti: “Eğer Türkiye AB’ye katılmak istiyorsa, Almanya’da dostane ve güvenilir bir ortak bulacaktır.” (zeit.de, 19.05.2026)

Bu, Dışişleri Bakanı Fidan ve Türkiye yönetiminin son yıllarda Avrupa cephesinden duyduğu ve duyabileceği en olumlu mesajlardan biriydi. Ne de olsa, siyasi iktidarın temel hak ve özgürlüklere saldırılarına yönelik eleştirilerin yerini, otoriter rejimi normalleştiren bir yaklaşım almıştı.

Bu görüşmeden üç gün sonra CHP’ye yönelik başlatılan kayyım operasyonunu yorumlayan muhafazakar Frankfurter Allgemeine gazetesinden Friederika Böge, olup bitenleri “Son uyarı mı?” başlığı altında toparladığı yazısında, operasyonun hedeflerini sıralarken, “Uluslararası ortamın Erdoğan’ın Türk demokrasisinin son dayanaklarını yıkmasına uygun” olduğuna işaret ediyor. Bunu, Erdoğan’ın Trump ile kurduğu “iyi ilişki”yle açıklıyor. Ancak, bu sadece Trump ile sınırlı değil. Erdoğan, Avrupa’daki “dostlarından” da sert tepkilerin gelmeyeceğini biliyordu.

AB kurumları ve ülkelerinden gelen formalite tepkiler de bunu gösterdi. Batı’dan Erdoğan’a verilen uluslararası destek, 7-8 Temmuz’daki NATO zirvesinde bir kez daha, hem de görülür şekilde yenilenecek. Rejimin otoriter karakteri görmezden gelinmeye devam edilecek, bölgesel çıkarların ve iş birliklerinin altı çizilecek.

Buna rağmen basın, Türkiye’yi, “otoriter rejimler” arasında saymaya devam ediyor. Daha önce birçok analizde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, iktidardaki partinin ömrünü uzatma konusunda Türkiye ile Macaristan ve Rusya arasında benzerlikler kuruluyordu. Macaristan’da 16 yıl boyunca iktidarda kalan aşırı sağcı Orban, 12 Nisan’da yapılan seçimleri kaybetti ve iktidarı rakibine teslim etti. Böylece, “Seçimi kaybetse de iktidarı bırakmaz” söylemini boşa çıkardı.

Haftalık Die Zeit Gazetesinin Yazarı Michael Thumann da Erdoğan’a otoriter rejimler arasında yer ararken, Rusya ve Mısır örneklerini öne çıkarıyor. Liderin siyasi ömrünü uzatma konusunda Putin Rusya’sı, örneği az olan ülkelerden biri. 2000 yılından bu yana Putin değişmeyen lider konumunu koruyor ve rakiplerini devreden çıkararak, kendisine uygun muhalefet yaratarak iktidarda kalmayı başarıyor. Bir süre daha Rusya’nın başında kalacak gibi görünüyor. Thumann, Erdoğan ile Putin arasında paralellikleri “Çökmekte olan ekonomiyi ya da devletteki kayırmacılığı değil, muhalefeti yeniden yapılandırma” olarak özetliyor.

Thumann’ın Türkiye’de oluşan rejimi kıyasladığı bir diğer ülke Mısır. Seçimle işbaşına gelen ve Erdoğan’ın da sahip çıkarak iç politikada kullandığı Müslüman Kardeşleri darbeyle görevden uzaklaştıran, liderlerini katleden General Abdülfettah Sisi, kendi iktidarı için tehlike oluşturmayacak bir “yapıcı muhalefet” oluşturdu. Müslüman Kardeşler ise terör örgütü ilan edilerek yasaklandı. Böylece, 72 yaşındaki Sisi’nin uzun bir süre iktidarda kalmasının önü de açılmış oldu.

Thumann’ın yazısında Alman tarihiyle paralellik kurarak, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Almanya’da SPD ve KPD’nin Sovyetlerin isteği üzerine zorunlu birleşmesi”yle başlayan “otoriter sistem” anlatısı ise ne bugünkü Türkiye’de olanlara benziyor ne de tarihsel gerçeklikle örtüşüyor.

Eğer, bugün Türkiye’de olanlara Alman tarihinde bir yer aranıyorsa, o da 27 Şubat 1933’teki Reichstag yangını komplosu ve ardından siyasi partilerden başlayarak siyasi ve toplumsal muhalefeti yok etmeye başlayan baskı dönemidir. Faşist Hitler rejimine karşı çıkan partiler ve sendikalar yasaklanırken, siyasetçiler tutuklanmış, meclisler devre dışı bırakılmıştı. Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg öldükten sonra, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık yetkileri birleştirilmiş, ardından tek adam ve tek parti dönemi başlamıştı. Paralellikler bulunmakla birlikte Türkiye henüz o aşamada da değil.

Canlı ve güçlü bir toplumsal muhalefet devam ediyor. Avrupa’nın görmediği ya da görmek istemediği temel gerçeklerden biri de bu. Egemen siyasetin ise görmeye niyeti de yok. Çünkü mevcut olandan memnun. Bu nedenle var olan toplumsal muhalefeti gösterme görevi Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenlilere düşüyor...

Yücel Özdemir

Türkiye, Avrupa ve otoriter rejimlerin normalleşmesi
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et