Abraham ekseni, Türkiye ve mutlak butlan
ABD Başkanı Trump, 28 Şubat’ta İsrail siyonizmi ile başlattıkları ve 8 Nisan’dan bu yana zaman zaman ihlal edilse de ateşkesin uygulandığı İran savaşının sona erdirilmesi için ilk bakışta ‘ilginç’ gelebilecek bir koşul öne sürdü: Trump, İran’la anlaşma için Türkiye, S. Arabistan, Pakistan, Katar, Mısır ve Ürdün’ün içinde yer aldığı bölge ülkelerinin ‘İbrahim Anlaşmalarına (Abraham Accords) katılmasının zorunlu olduğunu söyledi. Mısır ve Ürdün, İsrail ile ilk “barış anlaşmaları” imzalayan Arap ülkeleri olarak öne çıkmalarına rağmen Trump tarafından İbrahim Anlaşmalarına dahil olmalarının istenmesi, meselenin sadece İsrail ile “normalleşme” olmadığını, bunun da ötesinde bölge ülkelerinin ABD ekseninde birleştirilmek istendiğinin görülmesi bakımından önem taşıyor.
Peki, İbrahim/Abraham anlaşmaları nasıl ortaya çıktı, neyi hedefliyor ve Trump neden İran’la anlaşma öncesinde Türkiye’nin içinde yer aldığı bölge ülkelerinin bu anlaşmalara dahil olmasını istiyor?
İbrahim Anlaşmaları, Trump’ın başkanlığının ilk döneminde 15 Eylül 2020’de İsrail ile BAE ve Bahreyn arasında imzalanan “normalleşme” anlaşmalarına verilen addır. Daha sonra bu anlaşmalara Sudan, Fas ve Kazakistan katıldı. S. Arabistan ve İsrail arasında “normalleşme” görüşmeleri yapılırken Hamas’ın Aksa Tufanı saldırısı ve ardından da İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırı, işgal ve soykırıma varan katliamlarının başlaması bu görüşmelerin askıya alınmasına neden olmuştu.
Trump, İbrahim Anlaşmalarının imzalanmasının öncesinde 28 Ocak 2020’de İsrail Başbakanı Netanyahu ile “yüzyılın anlaşması” adı altında Filistin sorununun Arap ülkeleri ile İsrail arasında bir “sorun” olmaktan çıkartılmasını amaçlayan bir plan açıklamıştı. Filistin yönetiminin muhatap alınmadığı ve Filistin yönetimine rağmen açıklanan bu plan ile işgal altında olmayan bölgelerde kağıt üzerinde sembolik bir Filistin devletinin tanınması karşılığında İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki “normalleşme” sürecinin başlatılması hedefleniyordu.
Bu planın ve devamında imzalanan İbrahim Anlaşmalarının en önemli özelliği şuydu: O güne kadar İsrail-Arap/Filistin çatışmasının (anlaşmazlığının) çözümüne dair alınmış bütün uluslararası kararlar (Birleşmiş Milletler kararları) ‘barış’ için İsrail’in işgalinin sonlandırılması koşulunu öne sürüyordu. Oysa bu plan ve devamında imzalanan anlaşmalar İsrail’in işgallerini meşrulaştıran bir zeminde gündeme getiriliyordu.
Öte yandan İbrahim Anlaşmaları ile ilgili bir dikkat çekici nokta da 6 Kasım 2025’te Washington’da yapılan C5+1 (5 Orta Asya ülkesi; Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile ABD) zirvesinin ardından 7 Kasım’da Kazakistan’ın İbrahim Anlaşmalarına dahil olduğunun açıklanmasıydı. Arap ve Ortadoğu ülkesi olmayan ve dahası İsrail ile iyi ilişkileri bulunan Kazakistan’ın bu anlaşmalara dahil olması, bu anlaşmaların İsrail ve Körfez’deki Arap ülkeleri ötesindeki hedeflerinin bulunduğunu ortaya koyuyordu.
Bu noktada Trump’ın, İran’la anlaşmak için Türkiye ve Pakistan’ın aralarında yer aldığı bölge ülkelerinin İbrahim Anlaşmalarına katılmasının zorunlu olduğunu söylemesinin yanı sıra ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Türkiye ve İsrail savaşacak mı?” sorusuna verdiği “Türkiye ve İsrail savaşmayacak. Bu olmayacak ve Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir iş birliği göreceksiniz” yanıtını hatırlatmak gerekiyor.
Bu yönüyle ABD emperyalizminin Abraham Anlaşmaları için çizdiği ekseni, büyük/genişletilmiş Ortadoğu projesi’nin güncellenmiş bir versiyonu olarak tanımlamak yanlış olmaz.
ABD emperyalizmi İbrahim Anlaşmaları üzerinden bir yandan İsrail’in varlığı ve işgallerini güvenceye almak isterken öte yandan da Hazar Denizi ve Karadeniz’den Hürmüz Boğazı, Süveşy Kanalı ve Doğu Akdeniz’e kadar geniş bir coğrafyaya hükmetmek; bu coğrafyadaki enerji kaynakları, enerji ve ticaret geçiş yolları ve nadir toprak elementlerine sahip olmak istiyor. Dolayısıyla Trump’ın Türkiye’nin içinde yer aldığı 6 ülkenin İbrahim Anlaşmalarına katılmasını istemesi aynı zamanda nüfuz alanlarının sınırlarının çizilmesi bakımından önem taşıyor.
Çin uzunca bir süredir 2013’te açıkladığı Yol-Kuşak projesiyle de bağlantılı olarak Ortadoğu ülkeleri ile kendisi için stratejik bir önem taşıyan enerji kaynaklarını güvenceye almak ve bu temelde ekonomik iş birliğini geliştirmeye yönelik bir politika izliyor ve bölgedeki etkisi de giderek artıyor. Çin’in 2025 yılında Ortadoğu ülkeleri ile 495 milyar dolarlık ticaretine karşı ABD’nin bu dönemdeki ticaretinin 146 milyar dolarda kalması, bu iki ülke arasında bölgedeki rekabetin seyri bakımından fikir vericidir.
İşte ABD emperyalizmi Abraham ekseni ile; Çin’in Ortadoğu’da artan etkisini sınırlamak, bu plana Orta Asya ülkeleri ve Pakistan’ı dahil ederek Çin’in Yol-Kuşak projesinin önünü kesmek ve aynı zamanda bir diğer önemli rakibi Rusya’nın da Transkafkasya’daki gücünü zayıflatmak istiyor.
Kuşkusuz Çin ve Rusya’nın en önemli bölgesel müttefiki İran’da bir rejim değişikliğinin gerçekleştirilmesi -ki savaş bu yüzden başlatılmıştı- ABD emperyalizminin bu hedeflerine ulaşabilmesi bakımından stratejik bir hamle olacaktı. Ancak özellikle Çin’in hem ekonomik ve hem de askeri-teknolojik desteğinin de sayesinde İran, bu saldırganlığı önemli oranda püskürttü ve dahası savaşı daha geniş alanlara yayarak ABD ve Körfez’deki müttefikleri bakımından bu savaşın maliyetini büyüttü. Dolayısıyla bugün Trump’ın İran ile anlaşmak için Türkiye, Pakistan ve S. Arabistan’ın aralarında yer aldığı ülkelerin İbrahim Anlaşmalarına dahil olmasının zorunlu olduğunu söylemesi; ABD’nin bölgedeki pozisyonunu koruması, İran’a yönelik kuşatmayı büyüterek destekçileri Çin ve Rusya’nın gücünün Ortadoğu’dan Kafkasya ve Orta Asya’ya kadar geniş alanlarda sınırlanması politikası olarak anlam kazanıyor.
Peki, Erdoğan ve Saray rejimi bu gelişmelerin neresinde yer alıyor ve ayrıca bu gelişmeler en son CHP’yle ilgili “mutlak butlan” kararıyla somutlanan iç politikadaki müdahaleleri bakımından ne anlam ifade ediyor?
Birinci olarak; zamanında kendini “BOP’un eş başkanı” ilan eden Erdoğan ve onun Saray rejimi, bugün ne kadar aksi söylemler kullanıyor olsa da gerçekte Trump’ın Gazze’de kolonyal bir yönetim kurma ve burayı Filistin’den koparma planının garantörlüğünü üstlenerek, ABD ve İsrail’in bölge politikaları için stratejik bir önem taşıyan Suriye’deki rejim değişikliğinde ve Azerbaycan-Ermenistan savaşı başta Kafkasya’da oynadığı rollerle ABD planının en önemli aktörlerinden biri konumunda bulunuyor.
İsrail siyonizmi ile birlikte İran’a karşı başlattığı savaş nedeniyle ABD emperyalizmine karşı tek bir laf bile etmemesi, Erdoğan ve Saray rejiminin ABD ve Trump yönetimi karşısındaki gerçek pozisyonunu da ortaya koyuyor.
Erdoğan ve Saray rejiminin Kürt sorunundaki süreci de Kürt silahlı güçlerinin tasfiye edilmesi ya da kontrol altına alınması üzerinden bölgede ABD emperyalizmi ile uyumlu müdahaleler gerçekleştirebilmek ve iç politikada da muhalefeti bölerek “İç cepheyi güçlendirme” adı altında kendi güçlerini tahkim etmek için kullanmaya çalıştığı da biliniyor.
Tam bu noktada Erdoğan ve Saray rejiminin iç politikadaki müdahalelerini anlamak bakımından ABD’nin Ankara büyükelçisi ve aslında Trump’ın Ortadoğu özel temsilcisi olan Tom Barrack’ın iki açıklamasını hatırlamak yerinde olacaktır.
Birinci açıklama Barrack’ın 24 Eylül 2025’te, yani 25 Eylül’deki Trump-Erdoğan görüşmesinden bir gün önce düzenlenen bir panelde yaptığı “Erdoğan 71 yaşına geldi. Türkiye bir demokrasi ama otoriter gibi. Başkan Trump dahice bir şekilde ‘Çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim’ dedi. Şu an bu oluyor. Bence bunun sonucunda büyük değişiklikler göreceksiniz” konuşmasıydı.
İkinci konuşma da geçtiğimiz nisan ayında Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’da “Ortadoğu’da demokrasilerin başarısız olduğu ve güçlü liderlik rejimlerinin işe yaradığını” söylemesi ve devamında “Erdoğan’ın güçlü ve merkezi liderliği”ni övmesiydi.
ABD emperyalizminin bölge politikalarında Türkiye’ye biçtiği rol ve Trump’ın her fırsatta Erdoğan’ı “sert adam” ve “mükemmel müttefik” sözleriyle övdüğü dikkate alındığında “mutlak butlan” kararıyla muhalefete karşı yargı eliyle gerçekleştirilen siyasi darbeden önce Erdoğan’ın Trump ile telefon görüşmesi gerçekleştirmesi rastlantı olabilir mi? Elbette böylesi siyasi gelişmeler rastlantı ile açıklanamaz ve bu nedenle bu görüşme tam da Barrack’ın söylediği gibi bu siyasi darbe (mutlak butlan kararı) öncesinde Trump tarafından Erdoğan’a verilmiş bir meşruiyet olarak anlam kazanmıştır.
Trump, “İbrahim Anlaşmalarına katılma” açıklaması ile “sadık müttefiki”, “değerli dostu” Erdoğan’ın ve Saray rejiminin önüne yeni bir ev ödevi koyuyor; Türkiye işçi sınıfı ve halklarına 80 yıldır ağır ekonomik, siyasi ve askeri bedeller ödeten ABD emperyalizminin eksenine ve bölge politikalarına daha ileriden bağlanmayı dayatıyor.
Böylesi bir siyasi tabloda “mutlak butlan” kararını “hukuki bir karar” ya da “CHP’nin iç meselesi” olarak değerlendirenler, ABD emperyalizminin bölge politikalarına yedeklenmekten ve Saray rejimine aradığı meşruiyeti vermekten öteye gidemezler. Çünkü “mutlak butlan” kararı; mücadelenin giderek ABD emperyalizmi ve iş birlikçi Saray rejimi ile her milliyetten işçi sınıfı ve Türkiye halkları arasında bir saflaşmaya doğru ilerlediğinin işaret fişeklerinden biri olmuştur.
Evrensel'i Takip Et